Ramazan ayı, sadece bir takvim yaprağının değişimi değil, kalplerin, nefsin dizginlendiği ve ruhun asıl vatanına özlem duyduğu kutsal bir zaman dilimidir. İslam’ın beş temel şartından biri olan oruç ibadetiyle taçlanan bu ay, dışarıdan bakıldığında bir açlık sınavı gibi görünse de aslında manevi bir ziyafettir.
Oruç, ibadetler içerisinde riyanın en az karışabileceği tek eylemdir. Bir insan namaz kılarken görülebilir, zekat verirken bilinebilir; ancak bir insanın gerçekten oruçlu olup olmadığını Allah’tan başka kimse tam manasıyla bilemez. Bu yönüyle oruç, kul ile Rabbi arasındaki en mahrem ve en sadık gizliliktir. İslam geleneğinde ibadetin gizli olanı makbuldür. Kişi oruçlu olduğunu ilan etmekten ziyade, bunu bir “sır” gibi saklamayı tercih edebilir. Bu yüzden “Oruç musun?” sorusuna verilen cevaplar genelde mütevazıdır. Eğer kişi oruçluysa, bunu bir gurur meselesi yapmadan, sadece durumu beyan eder. Bazı insanlar sağlık sorunları veya özel durumlar nedeniyle oruç tutamayabilirler. Toplum içinde bu sorunun sorulması, bazen kişiyi açıklama yapmak zorunda hissettirebilir. Bu noktada nezaket devreye girer. Bu nedenle bu soruyu sormak haddimize değildir.
Bakara Suresi’nde ifade edildiği üzere, oruç bizden öncekilere farz kılındığı gibi bize de “takvaya ulaşmamız” için farz kılınmıştır. Kul, gün boyu helal olan rızıklara bile “Senin rızan için” diyerek el sürmediğinde, iradesini Allah’ın iradesine teslim eder. Bu teslimiyet, kulu Allah’a yaklaştırırken, ona sadece muhtaç olduğu gerçeğini hatırlatır. Ramazan, kulun kendi acziyetini fark edip Allah’ın sonsuz kudretine sığındığı bir tevazu mektebidir.
Pek çok insan Ramazan’ı sadece mideyi yemekten uzak tutmak sanır. Oysa gerçek bir oruç, sadece ağza değil; dile, ele, ayağa ve hatta zihne tutturulur. Peygamber Efendimiz’in (sav) buyurduğu gibi, “Yalanı ve yalanla amel etmeyi bırakmayanın yemesini içmesini terk etmesine Allah’ın ihtiyacı yoktur.”
Ramazan’da en çok dikkat edilmesi gereken hususlardan biri kul hakkıdır. Açlığın verdiği yorgunlukla trafikte birine bağırmak, iş yerinde çalışana kötü davranmak veya birinin gıybetini yapmak, o günkü orucun manevi sevabını bir çırpıda tüketebilir. Gerçek oruçlu, çevresine güven ve esenlik, huzur veren kişidir. Bu ay, kırdığımız kalpleri onarmak, üzerimizde hakkı olanlarla helalleşmek ve toplumun en zayıf halkalarına el uzatmak için eşsiz bir fırsattır. Allah kendi hukukunu yani, namazı, orucu, zekat vermeyi veya haramlardan kaçınmayı affedebilir ancak kul hakkını doğrudan muhatabına bırakmıştır. Bu nedenle çok önemlidir.
Ramazan denilince akla gelen en sıcak görüntülerden biri de iftar sofralarıdır. Ancak bu sofraların kıymeti üzerindeki çeşit çeşit yemeklerden değil, etrafındaki gönül birliğinden gelir. Modern dünya bizi bireyselliğe iterken, Ramazan bizi aynı sofrada buluşturur.
SADELİK VE BEREKET
Güzel bir sofra hazırlamak sadece görsel bir şölen değil, nimete duyulan saygının ve misafire verilen değerin bir göstergesidir. Fakat bu güzellik, israfla gölgelenmemelidir. En güzel sofra, helal kazançla hazırlanan ve içinde yoksulun, yetimin, komşunun payı olan sofradır. sosyal medyanın “görsel şov” dünyasına kurban edilebiliyor. Maalesef, iftar sofraları birer şükür mekanı olmaktan çıkıp, lüksün ve israfın yarıştırıldığı birer dekor haline geldi.
İNFAK VE SADAKA
“Komşusu açken tok yatan bizden değildir” düsturu, Ramazan sofralarında ete kemiğe bürünür. Zenginle fakirin aynı safta durduğu, aynı lokmaya el uzattığı bu, toplumsal barışın en güçlü teminatıdır. Bu yıl soframızdaki bereketi paylaşırken kalbimiz ve dualarımız, büyük bir imtihan veren Gazze’deki kardeşlerimizle olmalı. Gerçek infak; sadece yakınımızdakini değil, dünyanın öbür ucunda zulüm ve açlıkla mücadele eden mazlumları da soframıza manevi bir ortak yapmaktır. Onların acısını yüreğinde hissetmeyen bir kalp, Ramazan’ın tam manasına erişmiş sayılmaz.
Oruçlu bir insanın yaşadığı huzur, kelimelerle tarif edilmesi güç bir haldir. Gün boyu süren açlık, bedeni yorsa da ruhu hafifletir. Maddi dünyadan bir nebze olsun uzaklaşan insan, kendi iç sesini daha gür duymaya başlar.
Akşam ezanına dakikalar kala, sofranın başında beklerken hissedilen o “sabırlı bekleyiş”, insana hayattaki pek çok zorluğa karşı metanet kazandırır. İftarın ilk yudum suyunda duyulan şükür, hayatın akışında unuttuğumuz en basit nimetlerin ne kadar büyük birer mucize olduğunu hatırlatır. Teravih namazlarıyla, okunan mukabelelerle ve seher vaktindeki sahur sessizliğiyle bu huzuru sosyal medyanın gürültülü vitrinlerinde değil, sofranın sadeliğinde ve kalbin sessizliğinde aramalıyız.

YORUMLAR