Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
WhatsApp
Sosyal Medya

Bir artist karakter: Dava adamı ve şair Necip Fazıl’da ben-3

Murat Ertaş yazdı: Belki hâlâ edebiyat sahasında ve fikir dünyasında, lûgatlar bu ismin arayışında… Herkesin bildiği dilden Necip Fazıl, kimdir, anlaşılmış mıdır?

Murat Ertaş yazdı: Belki hâlâ edebiyat sahasında ve fikir dünyasında,

Necip Fazıl yazılarında ve cemiyette daha çok ilk ben’iyle öne çıkmıştır. Ona yapılan hücûmlar da işte bu ben’inedir. Kadir Mısıroğlu Necip Fazıl’ın bu ben’ini “O benim için, bir ferdden ziyâde İslâmî cemaatin müşterek ruhu, karakteri, öfkesi, sesi, liyâkat ve kifâyeti gibidir.”[1] sözleriyle tanımlamıştır. Beşir Ayvazoğlu da benzer tespitte bulunmuştur: “Başka bir deyişle, kendisini kalabalıkların kaybedilmiş şuuru gibi hissetti. Onların yerine de başkaldırdı ve ‘Durun Kalabalıklar!’ diye haykırdı.[2] Başkaldıran bir ruh, “trajik bir neslin beyni”[3] olması ondaki mağrur edâyı tavlamıştır. Ayvazoğlu bu duruma dikkat çekmiştir: “Necip Fazıl’ın müthiş “ben” duygusunu körükleyen biraz da cemiyetin büyük bir kısmını istilâ eden aşağılık taklitçiliktir… Yine de o, başkalarına rağmen, başkaları için var olmaya çalıştı. Fakat hiçbir zaman başkalarının normlarına uymadı. Bu yüzden hangi gruptan yüz çevirdiyse, asıl şahsiyetini yapan tarafları zaaf gibi görülmüş, hangi tarafa geçtiyse, zaafları bile meziyet olarak kabul edilmiştir. Peşinden sürüklediği fertler ve gruplar onu hep kendilerinden olduğu ölçüde kabul etmişlerdir. Hâlbuki o kendini, yani hakikati arıyordu.”[4]

İnsanların hayatları pahasına değer verdikleri ve kazanmak için müthiş gayret gösterdikleri “statü” onun doğuştan elde ettiği bir ayrıcalık gibidir. O kimi zaman şövalyeye, bir İngiliz soylusuna benzetilen artist bir karakterdir. Necip Fazıl farklı kültürlerle oluşmuş hayat tarzlarını yaşayan, beynindekini ve yüreğindekini -söylemekten çekinmek şöyle dursun- orta yerde haykıran, birçok zıt iklimlerden bir ömürde geçmiş, renkli, çileli, yalnız, yalnız olduğu kadar etrafında muazzam kalabalıklar bulunan, her milletin tarihinde çok nadir bulunabilecek bir mütefekkir, şair, edebiyatçı ve cemiyet adamı…  Aykırı ve özgün mizaç… İşte bütün bunlar hem onu anlamayı hem de onun hakkında yazı yazmayı güç kılmakta…

Onun ifadelerinde ortalama insanların bile yüzleşmekten kaçtıkları, inkâr ettikleri, sakladıkları kendi vicdanı, inançları, değerleri ile nefsi arasındaki çetin çelişkiyi apaçık bulabiliriz. O tüm şiirlerinde sadece kendi ben’inin değil, esasında modern insanın ve cemiyetin içinde bulunduğu çelişkiyi ifşa eder. Kalabalıkların statü elde etmek için gösterdikleri trajikomik çabayı, samimiyetten uzak değerleri Necip Fazıl’ın kıymet vermek bir yana hafife alması, kalabalıkları ona ve onun mizacına hayranlıkla karışık kıskanç ve düşman edebilmiştir. Cümlelerindeki, tavırlarındaki kendinden emin hali ve keskin sözcükleri, hücûm oklarını ben’ine çekmiştir. O hem karşısında olduğu hem içinde bulunduğu dünyanın en ulaşılmaz şubelerine cesurca eleştirilerde bulunmuştur. Kaba görünümüyle aynı inanç ve fikir temellerini paylaştığı sanılan çevreye yönelik şiddetli hücûmları, onu iyice yalnızlığa sürüklemiştir. Böylelikle kaba planda içinde bulunduğu iki dünyayı da karşısına almıştır. Artık onun her tavrı büyüteç altındadır. Artık; Necip Fazıl, mahşerî kalabalıklar içerisinde davası ve izzeti uğruna yalnızdır. Hemen şunu belirtmek lâzım: İzzet, cemiyette genelde dik başlılıkla, bencillikle karıştırılmıştır… İzzet ki insan olma yokuşunun vazgeçilmezi, yürüdükçe uzayan mesafesi…  Necip Fazıl da izzetine oldukça düşkündür. Bu izzet, inançlara ve değerlere bir vefa, bir samimiyet mihengi…

Acaba bir toplumdan, milletten, ülkeden kendisine azap edecek kadar böyle fikir, cemiyet ve hayat üstüne düşünen kaç şair veya fikir adamı çıkar?

Bir fikir ki, sıcak yarada kezzap,

Bir fikir ki, beyin zarında sülük

Selâm, selâm sana haşmetli azap;

Yandıkça gelişen tılsımlı kütük.”

Ruhu, vücudunu da iyice törpüleyen Necip Fazıl, içinde bulunduğu halet-i ruhiyenin kimse tarafından anlaşılmamasından mı, yoksa ruhundaki zonklamanın şiddetinden midir, bu ruh haline bir isim verememiştir:

Lûgat bir isim ver bana halimden:

Herkesin bildiği dilden bir isim!

Eski esvaplarım, tutun elimden:

Aynalar, söyleyin bana, ben kimim?

Belki hâlâ edebiyat sahasında ve fikir dünyasında, lûgatlar bu ismin arayışında… Herkesin bildiği dilden Necip Fazıl, kimdir, anlaşılmış mıdır? O, bir benlik heykeli mi, usta bir şair mi, büyük fikir adamı mı, çilekeş dava adamı mı, muhalif ruhlu bir meczup mu, abuk sabukçu mu, patavatsız mı, gösteriş meraklısı mı, ihtirasları olan çağ dışı mı, çağ içi mi, yoksa ruhunda kendi çağını kendi imar etmiş bir bahtiyar mı, bir dahi mi?..

1939 tarihli “Ben” şiirinde benliğini “kör ve çilekeş beygir” olarak tasvir eden Necip Fazıl, nefis muhasebesi yapmakla birlikte cemiyeti de muhasip gözüyle tasvir etmiştir:

Ben, kimsesiz seyyahı, meçhuller caddesinin;

Ben, yankısından kaçan çocuk, kendi sesinin.

 

Ben, sırtında taşıyan işlenmedik günâhı;

Allah’ın körebesi, cinlerin padişahı.

Ben, başı ağır gelmiş, boşlukta düşen fikir;

Benliğin dolabında, kör ve çilekeş beygir.

Ben, ben, ben; haritada deniz-görmüş, boğulmuş;

Dokuz köyün sahibi, dokuz köyden kovulmuş.

Necip Fazıl, cesur bir itirafçıdır; yazılarında ve şiirlerinde kaçmak istediği taraflarının olduğunu itiraf ve ifşa etmişti. 1935 öncesi kurtulmaya çalıştığı huyları kendi ifadesi ile kumar, kadın ve paradır. Bu alışkanlıkları -yine kendi ifadelerinden anlaşılacağı üzere- malûm tarihten itibaren mazinin çöplüğüne atmıştır. Ancak yıllar sonra; Necip Fazıl “Hep O” şiirinde “kendimden kaçabilsem” cümlesiyle hâlâ kendi çöplüğüne atmaya çabaladığı bir şeyleri olduğunu ima etmiştir:

Hep nefs çıkar karşıma, ölüp ölüp dirilsem;

İnsandan kaçmak kolay; kendimden kaçabilsem…

Necip Fazıl’ın 1973’te kaleme aldığı “Hep O” adlı şiirinde yaptığı özeleştiri, büyük düşünce adamlarına mahsus bir eda olarak algılanmalıdır. Büyük düşünce adamları, cemiyetteki yalnız kişilerdir. Düşünce adamlarının büyüklükleri ve yalnızlıkları, avamın ulaşamadığı gerçeğin en mahrem, en muamma, en çetin, en derin, en sıkıntılı ve en lezzetli noktalarını idrak etmelerinden kaynaklanmaktadır. Üstün ruh halinin gereği… Ama, asla kimse; öz eleştiri yaparken onlardan, bir tellâl edâsı beklememelidir. Bir nevi tefekkür hali… Usta şairlerin ve büyük fikir sancısı çekenlerin yüreği; suskun bir volkanın kaynayan, kanayan yüreği gibidir. Nefisle mücadele ve itiraf yine itiraf:

Dünyayı yererken de yine onunla ilgim;

Nefse el süremiyor kara tahtada silgim.

Peygamberler bile nefisleri ve günahları için dua ve tövbe etmişlerdir. Bir Müslüman’ın nefsinden şikayetçi olmasını, onun Allah karşısındaki utangaçlığına, acziyetini kabûlüne, tevazûuna ve kâmil sıfatlarına vermek lazımdır. Necip Fazıl’ın inandığı da aynı doğrultudadır.

Öyle bir devim ki, ben hakikatte pireyim,

Bir delik gösterin de utancımdan gireyim.

Necip Fazıl, 1935’te Abdülhâkim Arvasî’nin sohbetlerinde duyup çok etkilendiği Şeyh Safiyüddin Hazretlerinin: “Biçâre Safî, sen tek ayağı yanmış bir köpeksin ki/Üç ayakla o şan kervanının ardından koşmaktasın” mısralarından etkilenerek kaleme aldığı “Sonsuzluk Kervanı” nda tevazûyu ifade etmekte zirveye çıkmıştır. Kendisini, yüce insanlara, veliler ordusuna nazaran, onlardan bir kırıntı için, kervanın peşinde “üç ayakla seken topal köpek” olarak kabul etmiştir: Bir kırıntı… Peşlerinde olmak… Dört değil üç ayakla sekmek…Ve köpek olmak!..

Sonsuzluk Kervanı, “peşinizde ben,

Üç ayakla seken topal köpeğim!”

Bastığınız yeri taş taş öpeyim;

Bir kırıntı yeter, kereminizden!

Sonsuzluk Kervanı, peşinizde ben…

Necip Fazıl, bir yazısında, nefsinin, Efendi hazretlerinin yanında insan, onun yanından ayrılışında hayvan olduğunu dile getirmiştir: “Ben bir alçaktım! Efendi hazretlerini her görüşümde insan, ondan her ayrılışımda hayvanım. Yalnız ağzı ve kalbiyle birtakım doğruları geveleyen, fakat teniyle çöplükte yaşayan bir hayvan…Tam da filozofun dediği gibi metafizik hayvan… Ben artık kimseye kızmak hiçbir hakaretten kırılmak hakkına malik değilim… Ben kaatilden, ırz düşmanından, yankesiciden, esrar satıcısından da âdi ve sefilim. Bunların arasında bulunmaktan eza duymak, nefs çığlığından, o zalim ve kâfir ejderhanın hâlâ üstünlük gayretinden başka bir şey değil.”[5]

Necip Fazıl, olaylardan çok etkilendiğini, bazen çok hissî olduğunu ve işte mizacının bu yönünü beğenmediğini; kimsenin kendisini anlayamadığını ifade etmiştir: “Kimse beni; beğendiğim taraflarımda benim kadar beğenmez! Beğenmediğim taraflarımda da benim kadar çekiştirip paylayamaz![6] Birilerinin onun alışkanlıklarını ve içinde bulunduğu çelişkiyi ifşa etmesine fırsat vermeden kendisi sürekli nefsini hesaba çekmiş, yaşadığı çelişkileri, bayağılıkları bizzat kendisi ifade etmiştir. Onun hakkında söylenen olumsuzlukların onun tartışılmaz sanat istidadını, güçlü kalemini, zekâsı ve mantığıyla delilik ve dâhilik arasındaki şahsiyetini, mücadelesini itibarsızlaştırmak için mi, yoksa kendisinin de muzdarip olduğu bazı zaaf ve alışkanlıklarını dile getirmek için mi ifade edildiği daha önemlidir. Cevap birinci seçenek ise yapılan olumsuz eleştirilerin bir karalama kampanyası olduğunu kabul etmemiz gerekir. Cevap eğer ikinci seçenekse özeleştirisini yapıp kendinden nefret edercesine kendisine ağır ithamlarda bulunan bir şahsiyet için yapılan olumsuz eleştiri oldukça sığ ve amaçsız kalmaz mı?

Necip Fazıl, ancak davasının karşısında olanlar tarafından kötülendiği zaman çok güçlü ve faziletli olduğunu ifade etmiştir:

“Ben methedilirken faziletli değilim. Ne yaptığım ne yapmak istediğim, bu davayı ne gibi zorluklara karşı muzaffer kılmaya çalıştığım, nasıl bir fikir mimarîsi kurduğum, siyasî bir metotla hesap edilirken de faziletli değilim! Birinden nefsim hisse alabilir; öbüründen de en ince hatalara pay zuhur edebilir. Ben (Allah’ın nimetini takdis için söylüyorum) sadece üzerime iftira ve tahrik eliyle çamur, irin, tükürük ve türlü levs atılırken faziletliyim! O zaman o kadar faziletliyim ki, bu vatanda hiç kimsenin fazileti benimkine eş olamaz?… Ben, müsbet kıymetler tablosunda bir hiçim, sıfırın, en aşağı mü’minin ayak tozu olamayacak derecede bir müflisim; fakat beni menfileştirmek isteyen mel’un cereyanın iç yüzü ruhu ve gayesi karşısında ben, bir eşi bulunmaz bir iffet ve kahramanlık örneğiyim…”[7]

Necip Fazıl’ın mağrur, hareketli ve aksiyoncu mizacının beslediği iki ben vardır:

Birincisi, Batı’nın tesiriyle oluşmuş pozitivist-materyalist modern çağın evlâdı olarak içinde oluşan ve bir ömür başını ezmek için uğraştığı maddeci mağrur ben; ikincisi değerlerini ve inançlarını paylaştığı, yıllarca ezilmiş, cahil kalmış, mağlubiyet psikolojisiyle başını içine çekmiş, hakkını bilememiş veya olan hakkını da arama cesaretini, şuurunu kaybetmiş bir toplumun izzet ve haysiyeti adına meydana çıktığı dış dünyada izzetine düşkün mağrur ben; ruhçu, aksiyoncu, ahlâkçı ve toplumcu… Birinci ben’i kendi nefsi, vicdanı ve hesabı adına yalnız kendisini alâkadar eder ki yazı boyunca belirttiğimiz gibi bu yönünü en adi ve aşağılık kelimelerle kendisi her fırsatta dile getirmiştir, hiçbir insanın uluorta itiraf edemeyeceği kadar. Belki de Necip Fazıl şunu diyordu: Siz beni benim kadar tanıyamaz, tarif edemezsiniz!

Netice-i kelâm; öfkeli, aceleci, aksiyoncu ve cemiyetçi Necip Fazıl Kısakürek benliğindeki ruh ve madde çatışmasıyla uğraşırken alevlenen tedirginlik haliyle -ömrü boyunca- en çok kendisini hırpalayan bir şahsiyet olarak karşımıza çıkar.

Son

[1] Kadir Mısıroğlu, Üstâd Necip Fazıl’a Dâir, Sebil Yay., İst.1993, s.62.

[2] Beşir Ayvazoğlu, Defterimde 40 Suret, Ötüken Yay., İst.1996., s.30.

[3] a.g.e., s.31.

[4] a.g.e., s.31,32.

[5] O ve Ben, s.184, 252, 261.

[6] Konuşmalar, s.44.

[7] Çerçeve-2, s.149.