Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
WhatsApp
Sosyal Medya

Edebiyatta Ankara: Bir şehrin edebî yolculuğu

Eyüp Beyhan yazdı: Türk edebiyatı tarihinde cami, medrese, tekke ve dergâhlar yalnızca dinî mekanlar değil, aynı zamanda edebî üretimin de merkezleri olmuştur. Ankara’da da Saraç Sinan Medresesi, Melike Hatun Medresesi, Ahi Şerafeddin Zaviyesi, Kızılbey Medresesi, Bayrâmî Dergâhı ve Taceddin Dergâhı gibi mahfiller, asırlar boyunca hem ilmî hem de edebî faaliyetlerin sürdüğü önemli merkezler hâline gelmiştir.

Eyüp Beyhan yazdı: Türk edebiyatı tarihinde cami, medrese, tekke ve

“Bozkırın kalbinde vakur bir sükût gibi,
Taşında Selçuklu, ruhunda devlet gizli;
Rüzgârı maziden esen bir dua gibi,
Ulu devletin başkenti, her adımda belli.”
*

E.B

Giriş: Bozkırın Derin Hafızası: Ankara’nın Tarihsel Serüveni

Şehir, insanın zamanı taşa, sokağa ve hatıraya dönüştürdüğü büyük bir medeniyettir. Bir yanda kalabalığın sesi, öte yanda insanın kendini aradığı derin bir aynadır. Ankara ise bunların ötesinde, birikmiş zamanın ağır sessizliğiyle kurulan bir şehirdir. İlk bakışta sade, hatta sıradan görünen bu bozkır başkenti, aslında binlerce yılın izlerini katman katman içinde saklayan derin bir hafıza mekânıdır. Bu nedenle Ankara’yı anlamak, yalnızca bugünün caddelerinde dolaşmakla değil, geçmişin izlerini taşıyan suskun taşları dinlemekle mümkündür.

Ankara’nın tarihi, insanlık tarihinin erken dönemlerine kadar uzanır. Paleolitik çağdan itibaren bölgede yerleşim izlerine rastlanması, bu coğrafyanın çok eski bir yaşam alanı olduğunu gösterir. Gâvurkale, Ergazi ve Etiyokuşu gibi alanlarda ortaya çıkarılan buluntular, Ankara’nın yalnızca bir geçiş noktası değil, aynı zamanda süreklilik arz eden bir yerleşim alanı olduğunu ortaya koymaktadır. Bu erken dönemler, Ankara’nın kaderini belirleyen en önemli özelliğin coğrafi süreklilik ve geçiş güzergâhı olma niteliğinin temellerini atmıştır.

Zaman ilerledikçe Ankara, farklı medeniyetlerin elinde şekillenen bir şehir hâline gelir. Hititlerden Friglere uzanan süreçte şehir, doğrudan büyük bir başkent olmaktan ziyade, çevresindeki uygarlıkların etkisiyle gelişen bir merkez olarak varlığını sürdürür. Frigler döneminde Gordion’un yakınlığı, Ankara’yı mitolojik ve tarihsel anlatıların parçası hâline getirir. Kral Midas’a atfedilen anlatılar, şehrin tarihini yalnızca arkeolojik bir veri olmaktan çıkarıp, kültürel bir hafızaya dönüştürür. Bu yönüyle Ankara, sadece yaşanan değil, aynı zamanda anlatılan bir şehir kimliği kazanır.

Helenistik dönemle birlikte şehir, daha geniş bir ticaret ağının parçası hâline gelir; ardından Galatlar döneminde “Ankyra” adıyla anılmaya başlanır. Bu isim, bir gemi çapası anlamına gelir ve aslında Ankara’nın tarihsel rolünü de sembolik olarak anlatır. Farklı coğrafyalar arasında bir tutunma noktası, bir geçiş ve denge alanı… Roma dönemine gelindiğinde ise Ankara, artık yalnızca bir yerleşim değil, aynı zamanda idari ve ticari bir merkezdir. Roma İmparatorluğu’nun önemli şehirlerinden biri hâline gelen Ankara, yolların kesiştiği, orduların geçtiği ve kültürlerin birbirine temas ettiği bir kavşak noktasıdır.

Bizans döneminde bu stratejik önemini koruyan şehir, zaman zaman istilalarla sarsılsa da varlığını sürdürür. Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde ise Ankara, büyük başkentlerin gölgesinde kalan fakat ticaret ve üretimle ayakta duran bir Anadolu şehri olarak varlığını devam ettirir. Özellikle tiftik üretimiyle anılan bu şehir, dışarıdan bakıldığında sessiz, fakat içeriden bakıldığında kendine özgü bir ritme sahip bir hayatın mekânıdır.

Ankara’nın tarihindeki en büyük kırılma ise hiç kuşkusuz 20. yüzyılın başında yaşanır. Bir Anadolu kasabası görünümündeki bu şehir, kısa sürede yeni kurulan bir devletin merkezi hâline gelir. Başkent oluşuyla birlikte Ankara, yalnızca fiziki olarak değil, düşünsel ve kültürel olarak da yeniden inşa edilir. Bu dönüşüm, şehrin tarihine yeni bir katman ekler: artık Ankara, sadece geçmişin değil, geleceğin de temsilidir.

Ankara’nın tarihsel serüveni, bir medeniyetten diğerine devredilen bir mirasın hikâyesidir. Bu şehir, hiçbir zaman en gürültülü, en gösterişli merkez olmamış, fakat her dönemde varlığını koruyan, içine kapanarak derinleşen bir karakter geliştirmiştir. Belki de bu yüzden Ankara, kendini hemen ele vermez. Onu anlamak için bakmak yetmez, hissetmek, sabretmek ve o derin sessizliği duymak gerekir.1

CUMHURİYET’LE BİRLİKTE ANKARA’NIN EDEBÎ DÖNÜŞÜMÜ

Ankara’nın gerçek anlamda “yazılmaya başlanması”, onun başkent oluşuyla birlikte mümkün olmuştur. 1923’ten önce daha çok tarihsel bir durak, ticari bir geçiş hattı olarak varlığını sürdüren bu şehir, Cumhuriyet’le birlikte bir fikrin, bir idealin ve yeni bir insan tasavvurunun mekânına dönüşür. Bu dönüşüm, yalnızca mimaride ya da şehir planlamasında değil; edebiyatta da kendini güçlü biçimde hissettirir. Çünkü artık Ankara, sadece yaşanan bir şehir değil, aynı zamanda anlatılan, tartışılan ve sorgulanan bir şehir hâline gelir.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında Ankara, edebiyat için bir “kuruluş sahnesi” dir. Yeni rejimin inşa ettiği değerler, şehir üzerinden görünür kılınır. Bu bağlamda Ankara romanı, şehrin edebî kimliğini anlamak açısından merkezî bir metin olarak öne çıkar. Yakup Kadri, Ankara’yı üç farklı dönem üzerinden ele alırken aslında bir şehrin değil, bir idealin geçirdiği dönüşümü anlatır. Başlangıçta umut ve dinamizmle kurulan başkent, zamanla bürokrasinin, yalnızlığın ve hayal kırıklıklarının mekânına dönüşür. Böylece Ankara, edebiyatta sadece bir “başkent” değil, aynı zamanda bir ruh hâli olarak yer bulur.

Bu dönemde Ankara, İstanbul’un aksine bir ihtişamın değil, bir yeniden inşanın bir arayışın şehridir. Şair ve yazarlar için Ankara, dış dünyadan çok iç dünyayı çağıran bir mekân hâline gelir. Geniş caddeleri, planlı yapısı ve devlet merkezli kimliğiyle şehir, bireyin yalnızlığına, modernleşmenin getirdiği kırılmalara ve yeni hayatın sancılarına zemin hazırlar. Bu yüzden Cumhuriyet sonrası Ankara edebiyatı, çoğu zaman yüksek sesli bir anlatıdan ziyade, daha içe dönük, sorgulayıcı ve mesafeli bir dil kurar.

Cumhuriyet’le birlikte Ankara, fiziksel olarak büyüyen bir şehir olmanın ötesinde, edebiyatta anlam kazanan, tartışılan ve zamanla derinleşen bir mekâna dönüşmüştür. Bu dönüşüm, Ankara’yı yalnızca siyasi bir merkez değil, aynı zamanda modern Türk edebiyatının önemli bir düşünce ve duygu alanı hâline getirmiştir.

CUMHURİYET ÖNCESİ ANKARA’DA EDEBÎ HAYAT: MEKANLAR VE ÖNCÜLER

Ankara, Cumhuriyet’ten önce de güçlü bir kültürel birikime sahip bir şehir olarak dikkat çeker. Şehrin edebî muhit olma serüveni, Türkleşme ve İslâmlaşma süreciyle birlikte başlamış, özellikle Selçuklu döneminde edebiyata verilen önemle birlikte gelişme göstermiştir. 12. yüzyılda Selçuklu sultanı Muhyiddin Mesud’un şair ve yazarları Ankara’ya davet etmesi, bu şehirde edebî hayatın bilinçli şekilde desteklendiğini gösterir. Bu dönemde yetişen Bediî-i Engüriyevî, Muhyevî-i Engüriyevî ve Mahmud-i Engüriyevî gibi isimler, Ankara’nın erken dönem edebî kimliğinin önemli temsilcileri arasında yer alır.2

Türk edebiyatı tarihinde cami, medrese, tekke ve dergâhlar yalnızca dinî mekanlar değil, aynı zamanda edebî üretimin de merkezleri olmuştur. Ankara’da da Saraç Sinan Medresesi, Melike Hatun Medresesi, Ahi Şerafeddin Zaviyesi, Kızılbey Medresesi, Bayrâmî Dergâhı ve Taceddin Dergâhı gibi mahfiller, asırlar boyunca hem ilmî hem de edebî faaliyetlerin sürdüğü önemli merkezler hâline gelmiştir. Bu mekânlar, özellikle tasavvufî hareketliliğin etkisiyle divan ve tasavvuf edebiyatının gelişimine zemin hazırlamıştır.3

17.yüzyılda Ankara’yı ziyaret eden Evliya Çelebi, Seyahatnâme’sinde şehrin ilim, irfan ve edebiyat çevrelerinin zenginliğini vurgulayarak Ankara’da çok sayıda âlim, şair ve sanat ehlinin bulunduğunu ifade eder. Bu gözlem, Ankara’nın sadece idarî değil, aynı zamanda kültürel bir merkez olduğunun önemli bir göstergesidir. “Ankara’nın a‘yân [u] eşrâf [u] vüzerâ ve ulemâ ve sulehâ ve meşâyih [u] sâdâtı ve erbâb-ı ma‘ârif şâ’irân-ı yârân-ı bâ-safâları bî-hadd ü bî-kıyâsdır”( Ankara’nın ayânı, eşrafı, vezirleri, âlimleri, salihleri, şeyhleri ve seyyidleri, maarif ehli, safalı yaran dost şâirleri hadsiz hesapsızdır.)4

Prof. Dr. Mustafa İsen Ankaralı Divan Şairleri başlıklı bir yazısında, Ankara’daki edebî hayatın en belirgin halkalarından birinin ise 14. yüzyılda Hacı Bayram Veli etrafında oluşan tasavvufî çevre olduğunu belirtmektedir. Mustafa İsen, ayrıca Hacı Bayram-ı Velî ile birlikte Ankara’da Aydî, Dem’î, Ayaşlı Esat Muhlis Paşa, Feyzî, Hâtifî, Kenzî, Meylî, Meyyâl, Pertev, Rüsûhî İsmail Ankaravî, Sadullah Efendi, Sadullah Râmî Paşa, Süheylî, Tal’atî ve Vâlî gibi toplam on altı divan şairinin yetiştiğini belirtir. İsen’e göre bu sayı, Ankara’nın Osmanlı kültür coğrafyasında önemli bir yer edindiğini gösterir.5

Prof. Dr. Fatma Ahsen Turan’ın araştırmalarıyla bu liste daha da genişletilmiştir. Fatma Ahsen Turan, Beypazarlı Mahmut Arşî, Zekeriya Efendi, Abdî, Nidaî, Şaban Şeyh Mustafa Efendi, Şifahî, Ayaşlı Mustafa Mehmet Hıfzı Efendi, Rüşdî, Nusret Bey, Ayaşlı Muallim Şakir Efendi, Şuurî mahlaslı Avşarlı Hacı Ali Efendi, Hamdullah Efendi, Hüseyin Hüsnü, Tevfik, Salih Hayri, Ayaşlı Galip ve Müştak Baba’yı bu listeye eklemiştir.6

Prof. Dr. Filiz Kılıç, XVII. Yüzyıl Tezkirelerinde Şair ve Eser Üzerine Değerlendirmeler adlı çalışmasında Ankaralı divan şairlerine   ise Iydî ve Zamîrî isimlerini eklerken, Prof. Dr. Cemal Kurnaz ise Beypazarlı Şakir Efendi’yi zikreder. Prof. Dr. Avram Galanti’nin çalışmalarında ise Ankaralı Nidaî, Tezkireci Taceddin Efendi, Hüseyin Talatî Efendi, Şeyhülislam Zekeriyazâde Yahya Efendi, Sakip Mustafa Efendi, Yazıcı Salâhaddin ve Zemî gibi isimlere yer verilir.7

Bütün bu veriler birlikte değerlendirildiğinde, 10. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar Ankara’nın yaklaşık kırk altı divan şairi yetiştirdiği anlaşılmaktadır. Bu durum, şehrin Cumhuriyet’ten önce de önemli bir edebî merkez olduğunu açıkça ortaya koyar. Her ne kadar bu şairlerin çoğu tezkirelerde ikinci derecede isimler olarak anılsa da Ankara’nın süreklilik arz eden bir edebî zemin oluşturduğu gerçeğini değişmemektedir.

Ankara, Cumhuriyet öncesinde yalnızca siyasî veya coğrafî bir merkez değil; aynı zamanda medrese, tekke ve dergâhlar etrafında şekillenen canlı bir edebî hayatın da taşıyıcısı olmuştur. Bu birikim, sonraki dönemlerde gelişecek olan edebî hareketler için de güçlü bir zemin hazırlamıştır.

DİVAN ŞİİRİNDE ANKARA: MISRALARDA GİZLENEN BİR ŞEHİR VE GÖNÜL MEDENİYETİ

Ankara’nın edebiyat içindeki yeri, çoğu zaman doğrudan anlatılan bir şehir olmaktan ziyade, mısraların arasında hissedilen bir anlam alanı olarak ortaya çıkar. Bu şehir, tarih boyunca büyük edebî merkezlerin gölgesinde kalmış gibi görünse de aslında farklı dönemlerde şairlerin dikkatini çeken, hatta onların şiirlerine sızan bir derinliğe sahiptir. Bu yönüyle Ankara, açıkça anlatılmayan fakat sezdirilen bir edebî mekân olarak karşımıza çıkar.

Klasik Türk edebiyatında Ankara, İstanbul kadar görünür bir merkez değildir, fakat bu durum onun şiirde yer almadığı anlamına gelmez. Aksine Ankara, Divan şiirinde doğrudan bir “başkent” olarak değil, daha çok sezilen, övülen ve kaderle ilişkilendirilen bir şehir olarak yer alır. Bu da Ankara’nın edebî varlığını, açık anlatımdan ziyade mısralar arasında gizlenen bir anlam katmanına dönüştürür.

Bu sezginin en erken izlerinden biri, Arap şiirinin büyük isimlerinden biri olan İmruülkays’a atfedilen dizelerde görülür. Şairin Anadolu coğrafyasıyla kurduğu temasın bir yansıması olarak kabul edilen bu mısralarda Ankara isminin geçmesi, şehrin çok erken dönemlerde bile şiirle ilişkilendirildiğini gösterir:

Rubbe hutbetin mushanfirah ve ta’netin mus’ancirah

Ve cefnetin mutehayyırah hallet biardı Ankarah

Bu dizeler, Ankara’nın sadece bir coğrafya değil, aynı zamanda farklı yolların ve kaderlerin kesiştiği bir yer olduğunu düşündürür. Şehir burada bir durak değil, insanların, sözlerin ve hikâyelerin buluştuğu bir merkezdir.

Klasik Türk edebiyatında Ankara’nın asıl derinliği ise tasavvufî şiir geleneği içinde belirginleşir. Bu bağlamda Hacı Bayram Veli’nin dizeleri, şehri maddî bir mekândan çıkararak doğrudan insanın iç dünyasına taşır:

Çalabım bir şâr yaratmış iki cihân âresinde

Bakıcak didâr görünür ol şârın kanâresinde

Nagehan ol şâra vardım ol şârı yapılır gördüm

Ben dahi bile yapıldım taş u toprak âresinde

Ol şârdan oklar atılır gelir ciğere batılır

Ârifler sözü satılır ol şârın bâzâresinde

Şakirtleri taş yonarlar yonup üstâda sunarlar

Çalab’ın ismin anarlar ol taşın her paresinde

Şar dedikleri gönüldür ne âlimdir ne cahildir

Aşıklar kanı sebildir ol şârın kanâresinde

Bu sözü arifler anlar cahiller bilmeyip tanlar

Hacı Bayram kendi banlar ol şârın minaresinde

Bu şiirde geçen “şar”, yani şehir, insanın gönlüdür. Böylece Ankara, fiziki sınırları olan bir yer olmaktan çıkar; kalp, vicdan ve iç derinlikle özdeşleşen bir anlam kazanır. Bu durum, Ankara’nın edebiyatta neden çoğu zaman içe dönük, sessiz ve derin bir şehir olarak hissedildiğini de açıklar.

Osmanlı düşünce ve şiir dünyasında Ankara’ya dair dikkat çekici bir başka örnek, Şeyhülislam Yahya Efendi’nin dizelerinde ortaya çıkar. Onun şiirlerinde Ankara doğrudan isim olarak yer almasa da insanın iç dünyasına yönelen sorgulayıcı bakış, Ankara’nın temsil ettiği ruh hâliyle örtüşür:

Âdeme cübbe vü destarı keramet mi verir

Ve

Bülbüller öter, güler açar, şâd gönül yok

Hiç böyleliğin görmemişiz faslı baharın

Bu mısralarda görülen hakikat arayışı ve içsel yalnızlık, Ankara’nın edebî kimliğinin temelinde yer alan içe dönüklüğü yansıtır.

Divan şiiri geleneğinde Ankara’nın doğrudan övgüyle anıldığı örnekler de vardır. Bunların en dikkat çekici olanlarından biri Râzî’nin dizeleridir:

Ey mülûk-ı Âl-i Osman içre şehbâz Engüri

Eyledi Hak seni her vechile mümtâz Engüri

Bu mısralarda Ankara, sıradan bir şehir değil, seçilmiş, ayrıcalıklı ve kaderle öne çıkarılmış bir mekân olarak tasvir edilir. Şairin diliyle Ankara, henüz büyük bir merkez değilken bile, gelecekte taşıyacağı anlamın işaretlerini barındırır.

Bu kader vurgusu, tasavvufî şiirin bir başka önemli isminde de karşımıza çıkar. Müştak Baba, Ankara’nın gelecekteki konumuna dair dikkat çekici bir öngörü dile getirir:

Mevâ-yı nâzenine kim elf olursa efser

Lâ-büd olur o mevâ İslâmbol ile hemser

Bu dizelerde Ankara’nın İstanbul ile eşdeğer bir konuma ulaşacağı düşüncesi dile getirilir. Bu, yalnızca bir temenni değil, tarih içinde gerçekleşecek bir dönüşümün şiirsel ifadesidir.8

Divan şiirinde Ankara’nın izleri yalnızca büyük şairlerin genel tasvirlerinde değil, doğrudan şehri konu edinen yerel şairlerde de açıkça görülür. XIX. yüzyılda yaşamış olan Ahmed Nuri Baba, Ankara ile adeta özdeşleşmiş bir şair olarak dikkat çeker. Şiirlerinde Ankara’yı kimi zaman bir cennet bahçesi, kimi zaman ise insanî zaafların ve hayatın gerçeklerinin yaşandığı bir mekân olarak ele alır. Bu yönüyle onun dizeleri, Ankara’nın hem idealize edilen hem de yaşanan yüzünü birlikte yansıtır:

Anķara şehr-i cinan-misl vatan

Haki farķ eyleyene müşg-i Hoten

 

Şehrimiz Anķara’dır Pay-ı Hisar

Bağ-ı cennetde misal-i gülzar

Bu mısralarda Ankara, cennetle kıyaslanan bir güzellik ve aidiyet duygusuyla yüceltilirken; Nûrî Baba’nın diğer dizelerinde şehir, gündelik hayatın çelişkileriyle birlikte daha gerçekçi bir zemine oturur. Böylece Ankara, Divan şiirinde yalnızca bir övgü nesnesi değil aynı zamanda yaşanan, hissedilen ve yorumlanan bir şehir hâline gelir.9

CUMHURİYET’TEN GÜNÜMÜZE ANKARA’DA DÜŞÜNCE VE EDEBİYATA KATKI SUNANLAR

Ankara, yalnızca bir başkent değil; aynı zamanda Türkiye’nin fikir, edebiyat ve kültür damarlarının birleştiği bir merkezdir. Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren bu şehir, şairlerin, yazarların, akademisyenlerin ve fikir adamlarının yolu üzerinde duran bir durak değil; bizzat onların düşüncelerini şekillendiren bir mekân olmuştur. Bu yönüyle Ankara, kalemlerin sadece yazdığı değil, aynı zamanda olgunlaştığı bir şehir kimliği taşır.

Millî Mücadele yıllarında Ankara’nın ruhuna en derin katkıyı sunan isimlerin başında Mehmet Akif Ersoy gelir. Taceddin Dergâhı’nda kaleme aldığı dizelerle bu şehrin hafızasına kazınan Akif, Ankara’yı sadece bir mekân değil, bir diriliş alanı hâline getirmiştir. Aynı dönemde Halide Edib Adıvar, Falih Rıfkı Atay ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu gibi isimler, Cumhuriyet’in fikrî temelini bu şehirde kuran kalemler arasında yer alır. Yahya Kemal Beyatlı ise Ankara’yı, mücadeleci ve kararlı ruhuyla yeni devletin sembolü olarak yorumlamıştır.

Cumhuriyet ilerledikçe Ankara, yalnızca siyasetin değil; düşüncenin de merkezi hâline gelir. Necip Fazıl Kısakürek, konferansları ve fikir hareketleriyle Ankara gençliği üzerinde etkili olurken; Sezai Karakoç ve Cahit Zarifoğlu gibi isimler bu şehirde şekillenen entelektüel atmosferin önemli temsilcileri olmuştur. Nuri Pakdil, Ankara merkezli çıkardığı dergilerle edebiyatı bir dava ve bilinç meselesi hâline getirirken; Mehmet Akif İnan ve Erdem Bayazıt gibi isimler bu damarı besleyen güçlü sesler arasında yer almıştır.

Şiir ve düşünce dünyasında Ankara’nın etkisi yalnızca bu isimlerle sınırlı değildir. Abdurrahim Karakoç, Arif Nihat Asya, Attilâ İlhan ve Behçet Necatigil gibi isimler de bu şehirle temas kurmuş; eserlerinde Ankara’nın düşünsel ve kültürel izlerini taşımışlardır. Modern şiirin önemli temsilcilerinden Turgut Uyar, Özdemir Asaf, Haydar Ergülen ve Nurullah Genç ise Ankara’nın modern insanını, yalnızlığını ve iç dünyasını şiire dönüştüren isimler olarak öne çıkar.

Akademik ve düşünsel alanda ise Ankara, güçlü bir entelektüel zemin oluşturmuştur. Mehmet Kaplan, Erol Güngör, Mümtaz Turhan, Cemil Meriç, Osman Turan ve İbrahim Kafesoğlu gibi isimler, Ankara’da yürüttükleri çalışmalarla Türk düşünce hayatına yön vermişlerdir.

Edebiyatın farklı türlerinde de Ankara güçlü bir temsil alanı oluşturur. Peyami Safa, Tarık Buğra, Mustafa Kutlu ve Rasim Özdenören gibi isimler Ankara’daki kültürel çevrelerle ilişki içinde olmuş, Oğuz Atay ve Alev Alatlı ise modern bireyin krizini bu şehrin entelektüel atmosferiyle birlikte ele almıştır. İsmet Özel, Ankara’daki fikir çevrelerinde güçlü bir etki oluşturmuş, Osman Yüksel Serdengeçti, Nihal Atsız, Galip Erdem ve Dündar Taşer gibi isimler ise Ankara merkezli fikir hareketleriyle öne çıkmıştır.

Siyaset ile edebiyatın kesiştiği noktada da Ankara ayrı bir yere sahiptir. Bülent Ecevit, Yılmaz Karakoyunlu, Yavuz Bülent Bakiler, Şevket Süreyya Aydemir, Samet Ağaoğlu, Vedat Nedim Tör, Rıza Tevfik Bölükbaşı ve Behçet Kemal Çağlar gibi isimler, bu şehirde hem siyaset hem de edebiyat alanında iz bırakmıştır.

Bütün bu isimler arasında modern Türk şiirinde bir kırılma noktası oluşturan Garip Akımı özel bir yer tutar. Orhan Veli Kanık, Melih Cevdet Anday ve Oktay Rıfat, Ankara’da başlayan dostluklarını şiire taşıyarak Türk edebiyatında yeni bir dil kurmuşlardır.

Ankara, tek bir edebî damarın değil; birbirine eklemlenen çok sayıda fikrî ve sanatsal çizginin buluştuğu bir şehir olmuştur. Bu şehirde yaşayan, yazan, düşünen her isim; Ankara’nın sessiz ama derin edebiyat hafızasına bir iz bırakmış, başkentin ruhunu kelimelerle yeniden kurmuştur.10

Ankara’nın edebî ve kültürel hayatını şekillendiren isimler arasında D. Mehmet Doğan, kurucu bir irade ve süreklilik bilinciyle öne çıkar. Türkiye Yazarlar Birliği’nin kurucu başkanı olarak, Ankara’yı yalnızca bir başkent değil; aynı zamanda bir edebiyat ve fikir merkezi hâline getirme çabasının öncülerinden biri olmuştur. Onun gayretiyle Ankara’da edebiyat, sadece bireysel üretim alanı olmaktan çıkmış; dergiler, toplantılar, paneller ve kültürel faaliyetlerle kurumsal bir zemine kavuşmuştur. Ankara’ya olan bağlılığı, eserlerine ve kültürel çalışmalarına da yansımış; şehrin tarihî, kültürel ve edebî birikimini görünür kılma yönünde önemli katkılar sunmuştur. Bu yönüyle D. Mehmet Doğan, Ankara’nın edebiyat hafızasını diri tutan, onu geçmişten geleceğe taşıyan müstesna isimlerden biri olarak değerlendirilmelidir.

GÜNÜMÜZDE ANKARA’DA SÜREKLİLİK GÖSTEREN BİR EDEBİYAT VE DÜŞÜNCE HALKASI

Ankara, yalnızca geçmişin büyük isimleriyle değil; günümüzde de edebiyat ve düşünce dünyasına katkı sunan kalemleriyle yaşayan bir şehir olma özelliğini sürdürmektedir. Bu şehirde kalem, sadece yazmak için değil; aynı zamanda bir bilinç inşa etmek, bir kültürü diri tutmak ve yeni nesillere istikamet kazandırmak için hareket eder. Bugün Ankara’nın kültür ve edebiyat iklimine bakıldığında, farklı alanlarda üretim yapan ama ortak bir noktada buluşan güçlü isimlerin varlığı dikkat çeker.

Bu halkada yer alan Aydın Ünal, yazıları, konferansları ve medya çalışmalarıyla düşünce dünyasına katkı sunan önemli isimlerden biridir. Ankara’da özellikle gençlerin nitelikli metinler kaleme alabilmesi, dil bilinci kazanması ve ifade gücünü geliştirmesi yönünde yürüttüğü çalışmalar, onun edebiyatı yalnızca bir yazı faaliyeti olarak değil; aynı zamanda bir terbiye, inşa ve bilinç süreci olarak gördüğünü ortaya koymaktadır.

Prof. Dr. Hasan Doğan, Ankara’daki kültürel ve entelektüel hayatın en canlı damarlarından birini temsil eder. Akademik kimliği ile edebî duyarlılığı bir araya getiren Hasan Doğan, yalnızca eser veren bir isim değil, aynı zamanda yetiştiren, yön veren ve etrafında bir fikir iklimi oluşturan bir şahsiyettir. Özellikle gençlik halkalarıyla kurduğu sürekli okuma ortamları, onu diğer isimlerden ayıran en önemli özelliklerden biridir. Bu halkalarda kitap, sadece okunacak bir metin değil; üzerinde düşünülmesi, tartışılması ve hayata taşınması gereken bir bilinç alanı hâline gelir. Üniversite ortamlarından sivil toplum kuruluşlarına, öğrenci kulüplerinden kültürel platformlara kadar uzanan bu faaliyetler, Ankara’da edebiyatın ve düşüncenin canlı kalmasını sağlayan önemli zeminler oluşturur. Onun bu çabası, yazının masa başında kalmaması; hayatın içine karışması gerektiğine dair güçlü bir duruşun ifadesidir.

Bu çizgide Prof. Dr. Mustafa İsen hem bürokrasi hem de edebiyat alanındaki birikimiyle Ankara’nın kültürel hafızasında önemli bir yer tutarken; Ercan Yıldırım’ın, çağdaş düşünce ve ideoloji üzerine yaptığı çalışmalarla, edebiyat alanında yazdığı eserler ve dergi yazılarıyla; Necmettin Evci ise dergi yazıları ve edebiyat sohbetleriyle Ankara’nın edebiyat ortamına canlılık kazandırır.

Bu halkada Mehmet Sait Uluçay, edebiyat projeleri ve organizasyonlarıyla şehrin kültürel hayatına yön verirken; Dr. Necdet Subaşı, akademik çalışmaları ve konferanslarıyla düşünce dünyasını besler. Şaban Abak, şiir, yayıncılık ve medya alanındaki üretimleriyle çok yönlü bir katkı sunarken; Ebubekir Kurban, yazıları ve programlarıyla edebiyatı hayatın içinden besleyen bir anlatı kurar.

Ankara’nın kültürel sürekliliğini sağlayan isimlerden Erbay Kücet, dil ve edebiyat çalışmalarına öncülük ederken; Ömer Faruk Ergezen, uzun soluklu dergicilik faaliyetleriyle Türk edebiyatında kalıcı izler bırakmıştır. Ergezen’in öncülüğünde Ankara merkezli Hece dergisi, Türk edebiyatı ve düşünce hayatına uzun yıllardır yön veren önemli yayınlardan biridir. Şiir, deneme ve fikir yazılarıyla edebiyat dünyasına nitelikli katkılar sunmaktadır. Mehmet Aycı, şiir, deneme ve edebiyat alanındaki eserleriyle Ankara merkezli kültürel üretimi sürdürmektedir. Millî Mücadele döneminde önemli bir fikrî rol üstlenen, Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un başyazarı olduğu Eşref Edib Fergan’ın imtiyazındaki Sebilürreşad, Ankara merkezli olarak 2016’dan bu yana yeniden yayımlanmaktadır.

Ankara merkezli edebî çalışmalarını sürdüren şair Atilla Maraş, edebiyat faaliyetlerini sivil toplum kuruluşlarında yürütmektedir. Maraş’ın şiirlerinde toplumsal hafıza, insanın iç yalnızlığı ve memleket duygusunu güçlü bir lirizmle buluşturmaktadır.

Yazar ve şair Mehmet Kurtoğlu, Ankara merkezli Edebiyat Ortamı dergisinin genel yayın yönetmenliğini yürütmekte; şiir, deneme ve hikâye alanındaki çalışmalarıyla Ankara’nın edebî hayatına katkı sunmaktadır.

Mehmet Ali Bulut’un başkanlığını yürüttüğü, Server Vakfı çevresinde sürdürülen edebiyat, kültür ve sanat faaliyetleri ise Ankara merkezli düşünce ve sanat çalışmalarına önemli bir zemin oluşturmaktadır.

Muhterem Şahin’in koordinesinde Genç Yürekler dergisi, Ankara’da bir araya gelen gençlerin kültür, sanat ve edebiyat alanındaki yolculuğu sürdürmektedir.

Gerçek Tarih Derneği bünyesindeki Ankara Edebiyat ile Gerçek Tarih yayımları, şehrin kültür, sanat ve edebiyat hayatına önemli katkılar sunmaktadır.

Ankara merkezli Yazarlar Akademisi, yazarlık okulu başta olmak üzere sinema, sanat, kültür ve edebiyata yönelik önemli çalışmalar yürütmektedir.

Bu halkaya Hakan Albayrak da araştırma, otobiyografi, romanları, denemeleri ve konferanslarıyla katkı sunarken, Yazar Gökhan Özcan, deneme ve düşünce yazılarıyla modern insanın yalnızlığını, hakikat arayışını ve iç dünyasını güçlü bir üslupla ele almaktadır. Edebiyat ve fikir hayatına yaptığı katkılarla geniş bir okuyucu kitlesine hitap etmektedir.

Araştırma, Deneme ve eleştiri yazarı Necmettin Turinay, edebiyat araştırmaları ve düşünce yazılarıyla Ankara’nın kültür, dil ve edebiyat hayatına önemli katkılar sunmaktadır.

Prof. Dr. Muhammet Enes Kala, akademik çalışmaları ve yayıncılığıyla düşünce dünyasına yeni açılımlar kazandırır. Türkiye Yazarlar Birliği Genel Başkanlık görevini üstlenmesiyle Ankara’da önemli çalışmalara öncülük yapmaktadır.

Serhat Buhari Baytekin’in öncülüğünde sürdürülen Kadim Yayınları ve Yeşil Yayınları çalışmaları, Ankara’da düşünce, edebiyat ve kültür hayatına önemli katkılar sunmaktadır.

Cumali Ünaldı, gelenekle bağ kuran şiirleriyle, Sıtkı Caney ise şiirin derinlikli ve musikiyle iç içe yönünü sürdüren çalışmalarıyla bu zincirin önemli halkaları arasında yer alır.

Sadık Yalsızuçanlar, İbrahim Demirci, Ali K. Metin, Burhanettin Saygılı, İbrahim Eryiğit, Mehmet Poyraz, Abdurrahim Zararsız, Emin Gürdamur, Serkan Oral, Hatice Bildirici, Talip Işık, Mehmet Taştan, Müslüm Işıklar, Ali Osman Özdemir, Hıdır Yıldırım, İbrahim Demirkan, Şahin Ali Şen’de Ankara’nın edebiyatına katkı sunan kıymetli isimler arasındadır. Bu arada sayamadığım kıymetli isimler beni affetsin.

Bütün bu isimler, farklı alanlarda üretim yapsalar da ortak bir noktada buluşurlar: Ankara’da edebiyatı ve düşünceyi diri tutmak. Bu şehirde kalem, sadece bireysel bir ifade aracı değil, bir medeniyet iddiasının, bir kültürel sürekliliğin ve bir fikrî dirilişin taşıyıcısıdır. Ankara’nın sessiz ama derin edebiyat dünyası, işte bu isimlerin gayretiyle bugün de varlığını sürdürmekte ve geleceğe doğru akmaktadır.

ŞAİRLERDE, ŞİİRLERDE, MARŞLARDA VE TÜRKÜLERDE ANKARA

Ankara, şiirde çoğu zaman bir şehir olmaktan çıkar; insanın iç dünyasına dokunan bir hâle, bir duyguya, bir kader çizgisine dönüşür. Bu şehir bazen ayazıyla insanı içine kapatır, bazen kalabalığıyla yalnızlaştırır, bazen de geçmişin ve hatıraların taşıyıcısı olur. Ankara’yı anlatan şiirlerde ortak olan şey, onun dış görünüşünden çok insanda bıraktığı izdir. Ankara’yı yazan şairler, onun sokaklarını değil; o sokaklarda yürüyen insanın iç dünyasını kaleme alırlar.

Cemal Süreya, Ankara’yı belki de en çarpıcı şekilde tanımlayan isimlerden biridir. Onun metinlerinde Ankara, sabrın, bekleyişin ve içsel yalnızlığın şehridir:

“İnsanlar Ankara’da beklerler, kim bilir bekledikleri hayattır.”

Bu bekleyiş, yalnızca bireysel bir duygu değil; şehrin karakterine sinmiş bir hâl olarak karşımıza çıkar. Süreya’nın dizelerinde Ankara ile insan arasında kurulan mesafe de dikkat çekicidir:

“Biliyor musun başkentim nedense

Birbirimizden çekiniyoruz ikimiz de,

Sen yaslarına hiç yaslanmaz oldun

Ben acılarıma yeterince.”

Bu dizelerde şehir, artık dışarıdaki bir mekân değil; insanla konuşan, onunla mesafe kuran bir varlığa dönüşür. Yine Süreya’nın bir başka çağrısı, Ankara’yı içe dönüşün ve düşünmenin şehri olarak işaret eder:

”Şair arkadaş

Bir derdin mi var,

Bir şeyler çıkarmak mı istiyorsun derdinden?

Ankara’ya gelmelisin.”

Ve o şehirde yürümek, sıradan bir eylem değil; duyularla kurulan bir temas hâline gelir:

“Bende tarçın sende ıhlamur kokusu

Yürürüz başkentin sokaklarında”

Ankara, sadece yazılan değil; yaşanan bir şiir hâline gelir.

Ahmed Arif ise Ankara’yı daha sert, daha derin ve daha içli bir dille anlatır. Onun dizelerinde Ankara, hasretin ve bekleyişin ağırlaştığı bir şehirdir:

“Duvarları katı sabır taşından

Kar altındadır varoşlar,

Hasretim nazlıdır Ankara.”

Bu dizelerde Ankara, sabrın, ayazın ve ertelenmiş duyguların şehri olarak belirir.

Metin Altıok ise Ankara’ya duyduğu bağlılığı doğrudan ifade eder ve şehri bir kader mekânı olarak görür:

“Ankara, benim aziz kentim;

 Sen kendini biraz fazla koyverdin…”

Ve devamında bu şehre duyduğu derin aidiyeti şu sözlerle dile getirir:

“Ölürsem senin toprağına gömülmek isterim Ankara.”

Bu ifade, Ankara’nın sadece yaşanan değil; uğruna ait hissedilen bir şehir olduğunu gösterir.

Nazım Hikmet ise Ankara’yı daha çok bir atmosfer, bir duygu yoğunluğu üzerinden anlatır. Onun gözünde Ankara Garı bile sıradan bir mekân değildir:

“o kadar ki kalkacak tirenlerini ses-büyütenlerle haykırdığı zaman boş bulunursa insan şaşırır, başka bir dünyadan sesleniyorlarmış gibi.”

Bu anlatımda Ankara, gündelik olanın içindeki derinliği barındıran bir şehir olarak karşımıza çıkar.

Ankara, şiirlerde ne tam bir sevda şehridir ne de tamamen bir yalnızlık mekânı… O, bu iki hâlin arasında gidip gelen, insanı hem kendine yaklaştıran hem de kendisiyle yüzleştiren bir şehirdir. Şairler için Ankara; bağırarak değil, susarak konuşan; kalabalıkların içinde bile insanı kendi içine çağıran bir şehir olarak varlığını sürdürür.

Yılmaz Erdoğan, Ankara’yı bir hatıra, bir çocukluk ve bir iç sızı olarak anlatır. Onun dizelerinde şehir, karla birlikte hatırlanan bir geçmişe dönüşür:

“Ankara’ya

Öyle yakışırdı ki kar.

Asfaltlar ışıldar,

Buz tutardı resmi yalanlar…

Kimse keman çalmaz belki ama

Çok keman çalınsın balolarında

Diye yapılmış

Gri
Sisli
Binalar…”

Bu dizelerde Ankara, yalnızca bir mekân değil; çocukluğun, hatıraların ve içe çöken bir hüznün adı olur. Şairin ifadesiyle kar, şehrin üstüne değil, insanın içine yağar.

Bedirhan Gökçe ise Ankara’yı daha çok modern hayatın sıkışmışlığı, yalnızlığı ve içsel çatışmalarıyla birlikte ele alır. Onun şiirinde Ankara, insanı kendine benzeten bir şehirdir:

“Hey gidi Ankara hey

Beni de benzettin ya kendine

Astın suratımı, resmileştirdin beni”

Ve

“Yüzümde bürokrat gülümsemesi

İçimde politik çıkmazlar…”

Bu dizelerde Ankara, bürokratik yapının, modern hayatın ve içsel sıkışmışlığın sembolü hâline gelir. Şehir, insanı şekillendirir; ona kendi rengini verir.

Nurullah Genç ise Ankara’yı daha derin ve metafizik bir acı üzerinden anlatır. “Ankara Acıları” şiirinde şehir, bir kader ve hüzün mekânına dönüşür:

“ah, bağrımda pütürlü bir bıçak kadar keskin

tabutumu bekliyor ankara acıları”

Ve

“hasretin o en uzun, acının en tazesi

neden hala tütüyor burnumda karanlığın”

Bu dizelerde Ankara, artık dış dünyadan tamamen kopar; insanın içindeki acının, yalnızlığın ve varoluş sancısının bir yansıması hâline gelir.

Şiirin yanı sıra Ankara, marşlarda da güçlü bir şekilde yer bulur. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında yazılan Ankara Marşı, bu şehri bir umut ve diriliş sembolü olarak yüceltir:

“Ankara Ankara güzel Ankara

Seni görmek ister her bahtı kara”

Aynı şekilde Millî Mücadele ruhunu taşıyan “Ankara’nın Taşına Bak” marşı da bu şehrin direniş karakterini ortaya koyar:

“Ankara’nın taşına bak

Gözlerimin yaşına bak

Biz düşmanı esir ettik

Şu feleğin işine bak”

Türkülerde ise Ankara daha sıcak, daha halktan bir yüzle karşımıza çıkar. Özellikle Ankara havalarının en bilinenlerinden biri olan türküde şehir, gündelik hayatın ritmiyle anlatılır:

“Ankara’nın bağları

Büklüm büklüm yolları”

Bu türküde Ankara ne siyasetin ne de yalnızlığın şehridir; burada Ankara, oynayan, gülen, yaşayan bir halkın şehridir.

Ankara, şiirlerde, marşlarda ve türkülerde tek bir kimlikle yer almaz. O hem bir hatıra hem bir yalnızlık hem bir mücadele hem de bir halk neşesidir. Şairlerin dizelerinde, marşların coşkusunda ve türkülerin içtenliğinde Ankara, her defasında yeniden kurulur. Bu yüzden Ankara’yı anlamak, onun sokaklarında yürümek kadar, onun için söylenmiş dizeleri duymaktan da geçer.

ROMANLARDA VE ÖYKÜLERDE ANKARA

Ankara, Türk edebiyatında yalnızca bir mekân değil; aynı zamanda bir ruh, bir zaman ve bir insan hâli olarak romanlara ve öykülere sinmiş bir şehirdir. Bu şehir bazen bir memur odasında sıkışıp kalan hayatların, bazen bir apartman dairesinde yalnızlaşan insanların, bazen de sokaklarında dolaşan hayallerin sahnesi olur. Ankara’yı yazan kalemler, aslında bir şehri değil; o şehrin içinde yaşayan insanın hikâyesini anlatır.

Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren Ankara, romanların merkezî mekânlarından biri hâline gelir. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, “Ankara” ve “Yaban” romanlarında bu şehri bir idealler ve dönüşüm sahnesi olarak ele alırken; Memduh Şevket Esendal, “Ayaşlı ve Kiracıları” ve “Vassaf Bey” ile Ankara’nın gündelik hayatını, bürokratik yapısını ve insan ilişkilerini incelikle resmeder. Sabahattin Ali, “Ses” ve “Kürk Mantolu Madonna” da şehrin iç dünyaya dokunan yalnızlığını hissettirirken; Oktay Akbal ve İlhan Tarus gibi isimler de erken dönem Ankara’sını farklı yönleriyle edebiyata taşır.

1950’lerden sonra Ankara, köyden kente göçün, toplumsal değişimin ve bireysel kırılmaların anlatıldığı bir sahneye dönüşür. Kemal Tahir, Talip Apaydın, Fakir Baykurt ve Dursun Akçam gibi isimler, Anadolu’dan Ankara’ya uzanan hayatları anlatırken; Adalet Ağaoğlu, “Ölmeye Yatmak” ve “Bir Düğün Gecesi” ile şehrin aydın ve memur çevresini derin bir sorgulamayla ele alır. Sevgi Soysal, “Yenişehir’de Bir Öğle Vakti” ve “Yürümek” te Ankara’nın sosyal ve politik atmosferini çarpıcı bir gerçeklikle işler. Nazlı Eray ise Ankara’yı düş ile gerçek arasında gidip gelen özgün anlatımıyla farklı bir boyuta taşır.

Zaman ilerledikçe Ankara, daha bireysel, daha içsel hikâyelerin mekânı hâline gelir. Barış Bıçakçı, “Bizim Büyük Çaresizliğimiz”, “Herkes Herkesle Dostmuş Gibi” ve “Sinek Isırıklarının Müellifi” gibi eserlerinde Ankara’nın sokaklarını, yalnızlıklarını ve küçük hayatlarını incelikle anlatır. Emrah Serbes, “Her Temas İz Bırakır” ve “Son Hafriyat” ile şehrin karanlık ve sert yüzünü ortaya koyarken; Sezgin Kaymaz, kendine özgü diliyle Ankara’nın gündelik hayatını hikâyeye dönüştürür.

Bu çizgide Levent Cantek, “Emanet Şehir”, “Dumankara” ve “Uzak Şehir” gibi eserlerinde Ankara’yı bir karakter gibi ele alırken; Hasan Ali Toptaş, “Kuşlar Yasına Gider” ve “Beni Kör Kuyularda” ile şehrin içsel ve metafizik boyutlarını işler. Mahir Ünsal Eriş, Şükran Yiğit, Eren Aysan ve Erendiz Atasü gibi isimler de Ankara’yı farklı perspektiflerden anlatan çağdaş kalemler arasında yer alır.

Bunun yanı sıra Aziz Nesin, Tarık Buğra, Ayla Kutlu, Feride Çiçekoğlu, Oya Baydar ve Vedat Türkali gibi isimler de eserlerinde Ankara’yı doğrudan ya da dolaylı biçimde ele alarak bu şehrin edebî hafızasına katkı sunmuşlardır.

Ankara, roman ve öykülerde tek bir yüzü olan bir şehir değildir. O; memurun masasında, öğrencinin odasında, yazarın yalnızlığında, kalabalıkların ortasında ve sessiz sokaklarda farklı şekillerde var olur. Bu yüzden Ankara’yı anlamak, onu yazan yazarları okumaktan; o yazarların kurduğu dünyalarda dolaşmaktan geçer. Çünkü Ankara, en çok hikâyelerde yaşayan bir şehirdir.

TANPINAR’IN BEŞ ŞEHRİ’NDE ANKARA

Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir’de Ankara’yı anlatırken onu yalnızca bir coğrafya olarak değil, zamanın içinden geçerek şekillenmiş bir ruh hâli olarak ele alır. Tanpınar’ın Ankara’sı, ilk bakışta sade ve sert bir bozkır görünümü taşır; fakat bu yalınlık, aslında derin bir tarih ve anlam katmanını gizler. Ona göre Ankara, dışarıdan bakıldığında kuru ve suskun görünen; fakat içine girildikçe geçmişin izlerini taşıyan bir şehir hafızasıdır.

Tanpınar, Ankara’yı eski ile yeni arasındaki gerilim üzerinden okur. Bir yanda Roma’dan Bizans’a, Selçuklu’dan Osmanlı’ya uzanan tarihî katmanlar; diğer yanda Cumhuriyet’le birlikte hızla kurulan yeni bir şehir… Bu iki zaman dilimi, Tanpınar’ın gözünde Ankara’yı sıradan bir başkent olmaktan çıkarır ve onu bir geçiş ve dönüşüm mekânı hâline getirir. Eski Ankara’nın dar sokakları, kalenin etrafında şekillenen geleneksel hayatı ve içe dönük yapısı; yeni Ankara’nın geniş bulvarları, planlı mimarisi ve modern yüzüyle karşı karşıya gelir.

Tanpınar’ın dikkat çektiği en önemli noktalardan biri, bu şehrin taşıdığı “kuruluş ruhu”dur. Ankara, onun nazarında bir hatıra şehri olmaktan çok, bir irade ve inşa şehridir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında burada hissedilen hareketlilik, bir milletin yeniden kendini kurma çabasının somut bir ifadesidir. Bu yüzden Ankara, Tanpınar’da İstanbul gibi geçmişin ihtişamıyla değil; geleceğe dönük bir dinamizmle anlam kazanır.

Ancak bu dinamizmin içinde bir yalnızlık ve mesafe duygusu da vardır. Bozkırın ortasında yükselen bu şehir, kalabalıklarına rağmen bir içe kapanıklık taşır. Tanpınar, bu durumu bir eksiklikten ziyade bir karakter özelliği olarak görür. Çünkü Ankara, gösterişten uzak durarak, daha çok düşüncenin ve iç dünyanın mekânı olmayı tercih eder.

Beş Şehir’de Ankara, ne tamamen geçmişe ait bir hatıra ne de sadece modern bir başkenttir. O, zamanın iki ucunu bir arada taşıyan; sade görünümünün altında derin bir tarih, güçlü bir irade ve kendine özgü bir şehir ruhu barındıran çok katmanlı bir varlıktır. Tanpınar’ın kaleminde Ankara, sessizliğin içinde konuşan bir şehir hâline gelir.11

SONUÇ

Ankara, edebiyatta yalnızca bir başkent olarak değil; tarih, hafıza, mücadele, yalnızlık ve düşünceyle yoğrulmuş derin bir şehir olarak karşımıza çıkar. Divan şiirinden Cumhuriyet romanına, marşlardan türkülere, modern şiirden günümüz edebiyat çevrelerine kadar Ankara; her dönemde farklı bir yüzüyle kelimelere yansımıştır. Bozkırın vakur sessizliği içinde geçmişi saklayan, Cumhuriyet’le birlikte geleceğe yönelen bu şehir, edebiyatımızda hem bir mekân hem de bir ruh hâli olarak yaşamaya devam etmektedir. Bu yönüyle Ankara, yazıldıkça çoğalan, okundukça derinleşen ve her kuşakta yeniden anlam kazanan büyük bir edebî hafızadır.

Kaynakça:

*Eyüp Beyhan: Ankara-Şiiri(https://www.antoloji.com/ankara-423-siiri/)

 1- Ankara Tarihi;  https://www.ankaratb.org.tr/lib_upload/Ankara%20Tarihi.pdf

2- Abdülkerim Özaydın, Ankara (İslami Dönem) Bölümü, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi

3- Necati Tonga, Cumhuriyet Ankarası’nın Devraldığı Edebî Miras: Cumhuriyet Dönemi’ne Kadar Ankara’daki Edebiyat Hayatı ve Edebiyat Mahfiller, Ankara Araştırmaları Dergisi

4- Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi, 1998, s. 222

5- Necati Tonga, Cumhuriyet Ankarası’nın Devraldığı Edebî Miras: Cumhuriyet Dönemi’ne Kadar Ankara’daki Edebiyat Hayatı ve Edebiyat Mahfiller, Ankara Araştırmaları Dergisi

6- Necati Tonga, Cumhuriyet Ankarası’nın Devraldığı Edebî Miras: Cumhuriyet Dönemi’ne Kadar Ankara’daki Edebiyat Hayatı ve Edebiyat Mahfiller, Ankara Araştırmaları Dergisi

7- Necati Tonga, Cumhuriyet Ankarası’nın Devraldığı Edebî Miras: Cumhuriyet Dönemi’ne Kadar Ankara’daki Edebiyat Hayatı ve Edebiyat Mahfiller, Ankara Araştırmaları Dergisi

8- D. Mehmet Doğan, Ankara’nın edebiyatı, Ankara’da edebiyat…,  Ankara Edebiyat Festivali’ni açış konuşması.( https://www.tyb.org.tr/ankaranin-edebiyati-ankarada-edebiyat-21903yy.htm)

9- Mustafa Erdoğan, Hacı Bayram-ı Veli’nin Torunlarından Şair Ahmed Nuri Baba, Divanı’ndan Örnekler, Ankara Şehrengizi ve Sergüzeşti, Ankara 2017

10- Mehmet Sait Uluçay, Ankara’yla güçlü bağı bulunan önemli isimler, (çalışma notları)

11- Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir, Dergâh Yayınları