İğneyle kuyu kazımak gibidir yazmak. O kuyunun kapsamlı bir analizini yapmak da şiir yazmaktır. Kaleme ve onun satır satır yazdıklarına yemin eden, kutsiyet atfeden önce okumanın önemine dikkat çekmiştir. Bir başka deyişle yazmak mühim okumak ehemdir. Günümüz Türkçesi ile ifade edecek olursak mühim önemli, ehem daha önemli, en önemli diyebiliriz.
Reşit Ergener bir şiirinde “Şairler susacak herkes şair olduğunda” diyordu. Şairler susacaksa susmanın önceliğini elinde bulundurur ve susar, birilerinin onları susturmasına fırsat vermeden. Susayan; susmaz, susamaz çünkü. Şairler susarsa şehir de susar akan nehir de.
Biliyorum, şiir karın doyurmuyor ama benim karın ağrılarıma iyi geliyor diyen bir şairi; önleyici hekimlik yönünden çok tedavi edici hekimlik kriterleri çerçevesinde yorumlamak gerekir. Şiirin kendisi başlı başına bir karın ağrısıdır diyenlere de gönlün akıldan aldığı pay kadar muvazaalı bir hisse bırakıyorum.
“Bir çocuk sesine dünyayı vermek isterdim” diyen bir şairi kaç kişi merak etmiştir sosyal medyada, arama motorlarında ya da dijital bir vicdanın estetik sınırları arasında? Şairin, derdi olmayana veresiyesi yoktur. Derdi olana pazar günleri de açıktır şair. “Hayat dizine yatamadıklarımıza bir şey anlatmamamız gerektiğini/ne zaman bana da öğretecek” diyordu bir şiirinde Bülent Parlak. Sizce de haklı değil mi?
Şair arkasını dönüp giden kişi değildir. Yasal varisidir şair bulduğu her acının. Bu acının uzanımı, yoğunluğu değil kazanımı daha çok ilgilendirir şairi. Birini babasız bırakmak yakışmaz hiçbir şaire; bu yüzden evlat edinirler yalnızlığı, hüznü ve kimsenin dönüp bakmadığı kırgınlığı.
“Ama bir devrimciyi haklı kılan/Biraz da acılardır unutma” diyen Ataol Behramoğlu’nu, “Yaşamak/ bizim için dokunaklı bir şarkı değil ki” diyen İsmet Özel’i, “Kadınlar geçiyor omuzlarında gözyaşı bezleriyle/…/Odalar dolusu çocuklar okşanmak için bekliyor” diyen Cahit Zarifoğlu’nu ne zaman anlayacak çağın insanı. Ya da bir şair nasıl geçebilir dünyadan, ıstırapsız ve parmak ucunda?
Genel anlamda edebiyat ve onun bir alt disiplini olan şiir sağaltır, sağaltan bir yanı vardır. Yalnızlığa aşerir şair ama onu hep ikinci el yalnızlıklar bulur. Şiir de yorulur, dünya gibi. Şairine sığınmayı unutur, dünyanın yorgun olduğunu öngöremediği için belki de. El değmemiş yalnızlıklar zaten şairin miri malı değil özel mülküdür.
Bazen şiir de masum değildir şair gibi. Patronaj şiir patinaj tehlikesine açıktır örneğin. Bu nedenle şairlere yakışan meslek, istiğna mesleğidir. Elbette kastımız müstağni olmak değildir. Kastımız kelimenin lügatteki ikinci anlamı olan ‘gönül tokluğu’ dur. Tıpkı Esrar Dede’nin dediği gibi:
”Bendelik eyler isen kendinedir
Sanma biz hûr u naîmin kuluyuz
Gevher-i kâbiliyyet âşıkıyız
Anlama kim zer ü sîmin kuluyuz.”
İnsan simgelere sığınır kendini anlatmak için şairse imgelere. Beslenme kaynaklarına, fıtratına uygun olarak da kimi yayılgan imgeden yanadır kimi de radikal imgeden yana kullanır imgelem hakkını. Yayılgan imge şaşırtmacadan beslenirken radikal imge zıtlıklardan beslenir ekseriyetle.
Şiir bahçeleri bırakır şairler doğal vârislerine. Bir aşk çeşididir maliki olmak, şairlerin bıraktığı yüzde yüz hisseli gayrimenkulünün. Muris seçici olursa varis de bundan payını alır. Simadan imaya giden şiir, kimyadan simyaya giden şiirle yarışıyor şimdi. Bir de yapay zekâ destekli dijital şiir pandemisine karşı tedbiri elden bırakmaması gerekiyor şairin.
Şiir bir çağrıdır. Şiirin çağıran bir sesi vardır. Kendine çağıran şiir mi, kendini çağıran bir şiir mi arasında bir karar vermek zorundadır şair. Şiir, şairi çağrıştırır sadece, şairi çağırmaz. Şiirin; o uyarıcı, ayartıcı sesinin peşinden gider okur da. Şiir mi şairi çağırır, şair mi şiiri çağırır sorusu biraz mugalatayı biraz da kısırdöngüyü barındırır iç dinamiğinde.
Sesinden tanıyabilirsiniz bir şiiri. Biraz daha ileri giderek şiirin ayak sesinin izini sürenleri şiir yanıltmaz. İyi şiirin sesine kulak verene şiir de kulağı da ihanet etmez. Burada yerelden merkeze ya da merkezden yerele doğru giden şiir sesi gibi bir ayırım yapma düşüncesinde değilim. Şiirin merkezde olduğu bir dünya, dünyanın merkezidir zaten.
Bir şair gibi geçmeli yeryüzünden: İncinmesin sesimiz, nefesimiz diye. Şiir gibi ölmek için ölümü şiirleştiren şairler gibi olmayı denemeli. Şair, iftihar ve iştihar aşkına düşmeme şiarına tutunan şuurun adıdır çünkü.
Bir yanı hep çocuk kalır şairlerin. Şairler ne zaman büyür ya da ne zaman büyük şair olur? Bu sorunun tek bir cevabı olmamakla birlikte sözü çok da uzatmadan şöyle diyebiliriz kısaca: Şairler yaşarken büyümez, ölünce büyür şairler.
