Az gittim, uz gittim, dere tepe düz gittim…
Masallar böyle başlar. Benim hikâyem de öyle başladı ama o yolda iki kişiyi kaybettim.
Annemle babam Almanya’ya çalışmaya gittiklerinde beni anneannem Kiraz Hanım ve dedem Süleyman Efendi’nin yanında bırakmışlardı. Önce annemin babamdan ayrıldığını öğrendim. Ardından da vefat ettiğini… İki ay sonra babamı da kanserden kaybettim.
Onları kaybettikten sonra iyice içime kapandım. Anneannem Kiraz Hanım beni hocalara götürüyor, okutuyor, okunmuş sular içiriyordu.
“Bu çocuğun üzerinde büyük bir nazar var,” diyorlardı. Oysa içimden bir sürü şey söylüyordum. Bazen ne söylediğimi ben bile bilmiyordum.
Bir gün mahalledeki elektrikçi Erol Amca, dedem Süleyman Efendi’ye bir evcil hayvan almamızı tavsiye etti. Böylece birlikte Sirkeci’ye gidip bir papağan aldık.
Papağanın adı Cavit oldu.
Cavit bazı kelimeler söylüyordu: “Babacık”, “Cici kuş”, “Aşkım”, “Çay koy”, “Kiraz”, “Fıstık”… Sabah yedide uyanıyor, bütün apartmanı ayağa kaldırıyordu.
Garip bir şekilde kendimi Cavit’e benzetiyordum. O da terk edilmişti, ben de sevdiklerimi kaybetmiştim. İkimizin de ailesi yoktu.
Radyoda sık sık Müzeyyen Senar’dan “Bursa’nın Ufak Tefek Taşları” çalardı. Dedem bu şarkıyı anneanneme söyler, Kiraz Hanım da ona gülümserdi.
Yıllar geçti. Önce anneannem Kiraz Hanım vefat etti. Cavit yaşlandı. Dedem Alzheimer oldu. Ben ise avukat olmuştum ve ona ben bakıyordum.
Bir gün dedem balkonda otururken yine o şarkı çaldı. Tam o sırada Cavit, “Kiraz Hanım…” dedi.
Dedemin gözünden bir damla yaş süzüldü. Benim de…
O gece dedemi kaybettik. Kısa bir süre sonra da Cavit’i.
Yine de şükrediyor, tebessüm etmeye çalışıyordum.
Belki de kendimi sevmeyi öğrenmeliydim.
Sonuçta karıncalar bile yuvalarına yiyecek taşıyordu. Bir karınca kadar olamaz mıydım? Olmalıydım.
Az gittim, uz gittim, dere tepe düz gittim…
Ve artık bu masalın içindeydim. Kaçmak olmazdı. Yaşamaya devam etmeliydim.
