(Bölüm 2)
Sırtımızı duvara vererek oturduğumuz ve anlaşamadığımız taze bir konuyu suskunlukla bitirdiğimiz bir gündü. “Ahmet lan.” dedi, içlenerek. Ben, seri bir yöntemle daha lezzetli hale getirdiğim çekirdek çitleme eylemini gerçekleştirmekle meşguldüm. Bu keyfin bölünmesini istemediğim için sözsüz, yalnızca jest ve mimikler vasıtası ile onu dinlediğimi belli eden bir bakışla karşılık verdim.
“Oğlum!” dedi, aynı içtenlikle. “Ben âşık oldum. Çok seviyorum lan!”
Arkadaşımın bulunduğu bu duygu yüklü itiraf karşısında çekirdek çitlemeye devam etmenin nezaketsizlik olacağını hissetmiştim. Dostuma olan vefa borcumu ödemenin zamanı gelmişti. Benim için çok zor olsa da ağzıma götürdüğüm çekirdekle bir süre bakıştıktan sonra çekirdeği külahın içine atma inceliğini göstererek “Kimi lan?” diye sordum.
“Merve’yi!”
Bizimle aynı sınıfta okuyan, güzel bir kızdı Merve. Kızların paçalarında “tozluk” olarak isimlendirdikleri aksesuarla Kartal Tibet’in canlandırdığı “Tarkan” karakteri gibi dolaştığı, eteklerine taktıkları bir düzine çatal iğne ve çantalarındaki bin bir türlü rozetle bütünleştikleri bir dönemdi. Zaten güzel ve albenili bir kız olan Merve de dönemin bu saçma aksesuarlarına rağmen talip olduğu ilgiyi elde etmeyi başarırdı. Dizinin üzerinde kalan kısa etiğinin altına ten rengi çoraplar giyinir, gömleğinin içine kolları ellerini kapatan rengârenk ve daracık badiler giyer; taze ütülenmiş saçları, daima dağınık olurdu.
Merve, çalkantılı aşk hayatı ile okulun magazin gündeminden düşmeyen bir kızdı. Düzensiz aralıklarla değiştirdiği sevgililer ve mütemadiyen devam eden flört ilişkileri ile konuşulurdu. Okulun açılmasını takip eden birkaç hafta içinde üst sınıflardan yaptığı bir sevgili ile tüm okulun dikkatini üzerine çekmeyi başarmış ve okulun “avcı” erkeklerinin hedefi haline gelmişti. Ancak ilk sevgilisi ile öğrenciler arasındaki hiyerarşide olağanüstü bir sıçrama gerçekleştiren Merve, daima yaşça kendinden büyük çocuklarla takılır ve “çömez” kategorisindeki erkeklere sorgusuz sualsiz ret cevabı verirdi. Bu yönüyle Recep, en baştan kaybediyordu ama Merve’nin “takıldığı” diğer çocukların profilini düşündüğüm zaman, kaybetmek için çok daha fazla nedene sahip olduğunu görüyordum.
Dostumu Merve’nin bir peynir türüne verilen isme uygun özellikler gösterdiğini söyleyerek kapıldığı ümitsiz aşktan vazgeçirmeyi düşündüm. Ancak sevdaya saygısızlık yapmanın dostluğumuza yaraşmayacağı inceliği ile “O kız sana göre değil Recep.” demekle yetindim.
“Niyeymiş o?” diye sordu alınganlıkla. “Neyim eksik benim?”
“Kardeşim yanlış anlama beni. Ama ne bileyim, takıldığı çocuklar genelde uçuk kaçık tipler. Sen efendi adamsın.”
“İşte!” dedi, problemin kaynağını bulmuşçasına. “İt kopuk çıkıyor karşısına hep. O da o serserilerin sözüne kanıyor be Ahmet! Benim onu ne kadar sevdiğimi bilse gerçek sevginin ne olduğunu anlar. Anlıyor musun?”
“Anlıyorum.” dedim ağzımda kalan çekirdek kalıntılarını yutkunurken. Sahiden de durumun vahameti anlaşılmayacak gibi değildi. Benim dört adamın ortasına atlayan civanmert kardeşim, bir Merve’nin işvesine yenik düşmüştü!
Recep’in Merve’ye açıldığı farklı senaryolarda, reddedilerek bir enkaza dönüşmesinin kaçınılmaz olduğunu görüyordum. Ancak rasyonel düşündüğümde Recep’in bu hayal kırıklığını yaşamasının gerekli ve faydalı olacağına karar verdim. Hayalleri, gerçekliğin sert düzlemine çakıldığında darmadağın olacak ve Recep, bir süre acı çektikten sonra kurtulacaktı.
Zihnimden geçen bu sinsi planı oracıkta uygulamaya koyuldum. Dostunun sevdasına destek veren empatik bir arkadaş rolüne bürünerek “Seviyorsan git konuş bence.” dedim.
“Konuşacam” dedi. “Ama zamanı gelmedi henüz. İlk önce arkadaşlık kurmam lazım. Beni biraz tanısın, bana alışsın. Ondan sonra açık açık söyleyecem her şeyi.”
Recep, Merve’nin kendisini tanımasına zemin hazırlayacak arkadaşlığı kuramadığı gibi ondan silgi istemek veya ona 0.7 uç vermek dışında herhangi bir etkileşimde de bulunamadı. Okuldan kaçtığımız veya parkta oturduğumuz günlerde, Merve’ye olan aşkını bana itiraf ediyor ve onunla her şeyi açıkça konuşacağı ana dair gerçekten uzak hayaller kurmaya devam ediyordu. Kimi zaman telefondan açtığı müziklerle içlenip suskunlaşıyor, kimi zaman ahşap masaya Merve’nin ismini kazıyor, kimi zaman oturduğumuz zeminden kopardığı ot parçasını kemirerek gökyüzünü seyrediyordu. “Çok seviyorum ulan!” diyordu arada bir. “Ahmet, ben Merve’yi çok seviyorum.”
Ben, çekirdek çitleyerek dinlediğim itiraflar karşısındaki teşvik edici konuşmalarımı sürdürüyordum. Ancak Recep’in, “İkinci yazılılar bir geçsin”, “Birinci dönem hele bir bitsin.”, “İkinci dönem başlasın.”, “Yüzümdeki sivilce geçsin.”, “Güzel bir saç tıraşı olayım.”, “Yeni bir takım elbise alayım, altına sivri burun bir ayakkabı çekeyim.”, “Babamdan arabayı alabilirsem bir gün okula arabayla geleyim.”, “Havalar ısınsın.” gibi gerekçelerle sürekli ertelediği ilanı aşk tarihi, bir türlü gelmiyordu.
Recep’in ötelediği tarihlerin her biri geldi. İkinci yazılılar da geçti, birinci dönem de bitti, havalar da ısındı… Recep, Merve ile yaşayacağı mutlu günlerin kapısını aralayacağına inandığı o konuşmayı hiçbir zaman yapmadı. Merve ise Recep’in aşkından bihaber, farklı aşklara yelken açmayı sürdürdü. Yılsonu geldi. Recep zaten umurunda olmayan derslerini, içini kemiren bir aşkın azgın yellerine savurmuş ve sınıfta kalmıştı.
Ben, tüm derslerimde yüksek notlar alarak bir üst sınıfa geçtim. Yaz tatilinde babam, Ankara içindeki görev yeri değişikliği ile Dikmen’e tayin oldu. Bir yerden bir yere vasıtasız gidebilecek özgürlüğe sahip olmayı bir yaşam prensibi haline getiren annem ve babam, kendi evimizi kiraya vererek babamın çalışacağı semte taşınmayı uygun gördüler. Haliyle ben de taşındığımız mahallede, yeni bir okula nakil oldum.
Sosyal medya veya internet paketleri aracılığı ile kısıtsız bir görüşme olanağının bulunmadığı yıllardı. Bundan sebep Recep’le olan sınırlı iletişimimiz, bir süre devam ettiyse de zamanla tükenen pek çok dostluk gibi neticelendi. Liseden sonra mühendislik fakültesini kazandım.
Üniversiteden mezun olduktan sonra girdiğim pek çok sınavda başarılı olamadım. İş mülakatlarında elendim. Özel sektörde, emeğimin karşılığını alamadığım birbirinden farklı pozisyonlarda çalıştım. Okul hayatında maruz kalınan akran zorbalığının yetişkinlikte yeni ve daha acımasız bir biçim kazandığını gördüm. İş hayatının ergenlik yıllarındaki gibi hoyrat davranma olanağı vermediğini anladım. Yaşamın insanı pek çok zorbalığa tahammül etmek zorunda bıraktığını, dört bir yandan saldıran hayat zorluklarının dört kişiye karşı koymaktan dahi zor olduğunu tecrübe ettim. İş hayatındaki zorluklarla dolu serüvenimden sonra yarı özel bir şirkette, çalışma şartları ve ekonomik getirisi nispeten daha iyi olan bir iş buldum. Babam emekli olduktan sonra ailem, Keçiören’deki evimize yeniden taşındı. İl dışında çalıştığım için fırsat buldukça aile evine gelebiliyordum.
Ailemi ziyarete geldiğim bir bayram tatilinin sonunda, otogara gitmek üzere bindiğim bir dolmuşta karşılaştık Recep’le. Önümdeki koltukta oturan yolcuya “Bir tam!” diyerek banknotu uzattığım sırada göz göze geldik. Dikiz aynasından bana bakarken, beni tanıyan gözler Recep’e aitti.
“Kardeşim!” diye bağırdı heyecanla. Şoför mahallinde olmasa beni kucaklayacağı her halinden belliydi. Recep’in yanındaki koltuğa oturmamla başladığımız muhabbet, son durağa dek sürdü. Recep’in sınıf tekrarı yaptığı yılın sonunda bir kez daha sınıfta kaldığını ve okula devam etmediğini öğrendim. Görüşmediğimiz süre içinde hayatımda oluşan somut değişiklikleri ana hatları ile anlattım. Bir şirkette malzeme mühendisi olarak çalıştığımı söyledim.
“Vaay, kardeşim benim!” dedi övünçle. “Çalışkandın sen, büyük adam olacağın o zamandan belliydi. Biz okumadık, sürünüyoruz.”
“Niye, dolmuş senin değil mi?”
“Yok be kardeş! Ne gezer, yevmiyeyle çalışıyoruz.”
Görünen o ki, görüşmediğimiz süre içinde ikimizin hayat beklentileri de tam anlamı ile karşılanmamıştı. Ergenlik yıllarında ortak bir paydada buluşamayan o gelecek tasarıları konusunda giriştiğimiz rekabet, hayatın uyguladığı şiddete maruz kalmış ne bir kimse galip gelmiş ne de öteki mağlup sayılmıştı.
“Zamanın varsa bekle.” dedi AŞTİ’ye yaklaşırken. “Bir çay ısmarlayayım.” Otobüsümün kalkmasına bir saatten fazla zaman vardı. Son durakta tüm yolcular indikten sonra dolmuş durağına geçtik.
“Liseden arkadaşım…” diye tanıştırdı beni diğer şoförlerle. “Mühendis kendisi…”
Recep’in kendi elleriyle doldurduğu çayları alarak büfenin yanındaki masaya geçtik. Eski günlerden, anılardan, ilkokul ve lise yıllarından konuştuk. Kaleci eldivenleri için birbirimize girdiğimiz o amansız kavgadan bahsederken gülüştük.
“Nasıl yarmıştın lan dudağımı, vicdansız.” dedi.
“Hadi lan ordan!” dedim gülümseyerek “Önce sen benim kaşımı patlattın.”
Düşmanlığımızın dostluğa dönüştüğü kavgayı anmadan geçmedik. Okuldan kaçtığımız, çay ve simitle kahvaltı yaptığımız, internet kafeye gittiğimiz, çekirdek ve kola eşliğinde parkta oturduğumuz günleri andık. Recep’in lise aşkı Merve’yi de geçmişte kalan bir hatıra olduğunu düşünerek ben hatırlattım. Fakat bu aşkın geçmişte kalmadığını, Recep’in Merve’yi hala unutmadığını o an anladım. Recep’e kalsa o Merve’yi çok sevmişti, konuşabilse her şey çok güzel olacaktı ama konuşmak için uygun koşullar oluşmamıştı.
Ben, Recep’in yıllar yılı takıntı haline getirdiği bu aşka hayret ederken sosyal medya üzerinden oluşturduğu sahte bir hesap vasıtası ile Merve’ye ulaştığını ve ara ara sohbet ettiklerini söyledi.
“Konuştuğu kişinin sen olduğunu biliyor mu?” diye sordum.
“Henüz bilmiyor ama yakında söyleyecem. Hele muhabbetimiz biraz daha ilerlesin, benim kim olduğumu iyice merak etsin, çıkacam karşısına. Diyecem Merve, böyleyken böyle. Ben bunca zamandır sana sevdalıyım!”
“Recep!” dedim hayretle. “Hikayesi yazılacak bir aşk seninki. Tam kitaplara konu olacak cinsten.”
Yüzü düştü bir an… “Boş ver be abi!” dedi iç çektikten sonra. “Milleti güldürecek başka hikâye mi yok! Kitabı yazılacak başka aşk mı kalmadı! Millet ne aşklar yaşıyo da bi de mutlu oluyo üstüne. Hani sen, bir kitap okuyodun lisedeyken… Üstünde çıplak bi kadın fotoğrafı vardı. Neydi onun adı?”
“Gülünesi Aşklar…”
“Hah! İşte benim aşkım da gülünesi aşk kardeşim. Bizim aşklarımız, gülünesi aşklar!”
BİTTİ.
