Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
WhatsApp
Sosyal Medya
Murat Ertaş
Murat Ertaş

Puşkin’in Erzurum’u övdüğü şiiri ve kutsal su

Rus tarihinin en ünlü şairi, yazarı, yeni Rus edebiyatı ve edebiyat dilinin kurucusu[1] olarak bilinen Aleksandır Sergeyeviç Puşkin otuz yaşındayken Rus ordusuyla beraber yazar ve gözlemci olarak 1829 Haziran’ında Erzurum’a gelmiştir. Puşkin bu seyahatini “Erzurum’a Yolculuk” adıyla 1836’da yayımlamıştır.  Rus işgalindeki Erzurum’da tutsak bir ihtiyar Türk paşasıyla karşılıklı konuşmalarındaki Türk paşasının, dolayısıyla Osmanlı kültürünün şaire bakış açısı çok mühimdir.  Puşkin’in şair olduğunu öğrenen ihtiyar paşa bu genç şaire şöyle demiştir:

Bir şairle karşılaşmak her zaman hayırlıdır. Şair, dervişin kardeşidir. Onun ne vatanı vardır ne de dünya nimetlerinde gözü. Biz zavallılar şan, iktidar ve para peşinde koşarken; o, yeryüzünün hükümdarlarıyla aynı sırada durur ve herkes onun karşısında saygıyla eğilir.[2]

Puşkin’in ihtiyar paşadan aktardığı bu cümleler kendisinin “Şair’e” adlı şiiriyle nasıl da örtüşüyor!

 

Ey şair! Kulak asma, sevgisine sen halkın

O canım methü sena, anlık gürültü, geçer;

Kuru kalabalığın gülüşünü duyarsın,

Ve aptalın hükmünü; fakat metin ol, boşver.

 

Sen Çarsın; yalnız yaşa, yolunda yalnız yürü,

Yürü, hür vicdanının seni çektiği yere,

Olgunlaştır, sevgili meyveyi, tefekkürü;

Hizmetine karşılık bir mükâfat bekleme.

…..

(Çeviren: Sefer Aytekin)

Puşkin kitabın Erzurum bölümüne attığı başlık Erzurum’un tarihiyle, kültürüyle, jeopolitik konumuyla fevkalâde anlatır: “Asyalı Türklerin Şehri Erzurum”. Evet, Erzurum küçük Asya’dır. İnsan kaynağı Tebriz, Horasan, Ahıska, Gence taraflarına dayanır. Erzurum’daki Türkçe, sosyo-kültürel hayat Kafkasya Türklerinden çok farklı değildir. Erzurum hem Kafkasya hem Anadolu şehridir. Çok zeki ve çok iyi bir gözlemci olan Puşkin bunu fark etmiş ve seyahat notlarına eklemiştir.

Puşkin’in Erzurum Yolculuğu ilk olarak Ataol Behramoğlu tarafından Türkçeye çevrilmişse de (bir Erzurumlu olarak) Recep Şükrü Güngör’ün çevirisini daha çok beğenirim. Hele Puşkin’in Erzurum şiirinin Recep Şükrü Güngör çevirisi, çok daha doğru ve daha şiirseldir.

Puşkin ilginç bir şekilde, bu şiirinde Erzurum’u İstanbul ile karşılaştırır. Puşkin Erzurum’u anlatırken neden İstanbul’dan bahsetme gereği duymuş ve iki şehri mukayese etmiştir? Bu sorunun bende iki cevabı var:

İlki;

Ruslar Erzurum’u işgal ettiklerinde hedef İstanbul’dur. Sultan II. Abdülhamit’e atfedilen “Erzurum düşerse Anadolu düşer!” ve Alvarlı Muhammed Lütfi Efendi’nin “Erzurum kilid-i mülk-i İslâmın” sözü İstanbul’u işaret eder. Mülk-i İslamın payitahtı İstanbul’dur, kapısı ve kilidi ise Erzurum… Prof.Dr. Murat Küçükuğurlu’nun son tespitlerine göre Erzurum’un etrafında 50’nin üzerinde tabya var, yani kale?  Bir şehir 50 kale ile korunur mu? Demek ki korunan sadece bir vilayet değil, bütün bir Anadolu ve payitahttır, vatandır. Bunun için biz şehirden öte “Erzurum vatandır!” diyoruz. Erzurum Anadolu’nun doğudaki can boğazıdır. Müştak Sıdkı Dursunoğlu’nun milli mücadele yıllarında kaleme aldığı marşta şöyle der:

“İlk sesi haykıran yüce Erzurum

Vatanı kurtaran yüce Erzurum!”

“Koca Müftü” lakaplı Natıkî Efendi (1785-1863) Rusların 1828’de Erzurum’u işgali sırasında yazdığı şiirde Erzurum´u “İslam hududunun başı” olarak anlatır:

 

Çünki ser-hudûd-ı İslâm zabtolundu ol zamân

Erzeni’r-Rûm üzre geldi kâfir-i Moskov hemân

 

Asker-i İslâma birden sâri oldu havf-i cân

Büsbütün âlem giyindi mâtem-i hüznünde kan

….

İhsan Âkif, “Erzurum Destanı” adlı şiirinde Erzurum’u Anadolu’nun Hayber Kalesi olarak tanımlar:

Hayalimde toplandı o kahraman destanın

Fakat heyhat aczim var ifadeden elvanın.

Bir zamanlar İran’ın, İskender’in, Sâlib’in

Bir zamanlar Kadsiye muzafferi Arab’ın

Zaptolundun ey şehir, yıkıldı Rum´un Hayberi

Bir aralık olduk Saltıklara hahişker

Hep Olcaytu Sultan’ın oldu asar ve leşker

Bir zamanlar oynadı Akkoyunlu palası

Zaman zaman Cengiz’in Timur’un istilâsı

Rusların Anadolu’ya yaptığı tüm hücum ve işgallerdeki tarihi emeli Bizans’ı yeniden diriltmek, İstanbul’u başkent yapıp Ortodoks dünyasının merkezi haline getirmek.

İkincisi;

taciz ve işgal girişimlerinden dolayı hudut yorgunu Erzurum’u yüceltip Erzurumluların gururunu okşayarak merkezden uzak şehir Erzurum’u zihinsel ve ruhsal olarak “kötü” İstanbul’dan kolayca koparmak ve Rus işgalini şirin göstermek! Yakup Kadri’nin 1928’de yazdığı “Sodom ve Gomore” romanı nasıl ki işgal yıllarında ahlâksızlaşan İstanbul’u anlatır; öyle de Puşkin, Yakup Kadri’den tam yüz yıl evvel yazdığı Erzurum şiirinde İstanbul’u vatan, millet, ahlâk ve erdem noktasında itibarsızlaştırıp Erzurum’a övgüler yağdırarak işgali meşrulaştırma çabasına düşmüştür. Erzurum şiirini Puşkin “Yeniçeri Eminoğlu” müstear ismiyle yazmıştır. İşte, Recep Şükrü Güngör’ün çevirisiyle o şiir:

 

Göklere çıkarıyor kafirler bugün İstanbul’u,

Demir ökçeyle yarın,

Ezerler de uyuyan bir yılan gibi,

Çekip giderler, öylece bırakarak.

Felaket karşısında İstanbul uykuda.

 

İstanbul ayrıldı yolundan Peygamber’in;

Gerçeğini eski Doğu’nun

Kararttı orada hileci Batı.

Kötü zevklere İstanbul

Sattı dini de kılıcı da.

İstanbul unuttu terini savaşın,

Şarap içiyor ibadet saatinde.

Söndü iman ateşi orada.

Evli kadınlar mezarlıklarda dolaşıyor.

Sokak başlarına yollanıyor kocakarılar,

Hareme alıyor onlar erkekleri,

Elde edilmiş haremağası uykuda.

 

Bizim dağlık Erzurum öyle değil ama,

Yolları çok Erzurum’umuz bizim,

Uyumuyoruz yüz karası şatafatın içinde biz,

Daldırmıyoruz o ele avuca sığmaz şarap çanağını

Şarabına sefahatin, ateşin, uğultunun.

 

Oruç tutuyoruz kutsal suyun oluğunda

Gideriyoruz susuzluğumuzu kana kana;

Korkusuz, atak, dalga dalga

Savaşa atılıyor yiğitlerimiz.

Girilmez haremlerimize.

Haremağaları uyanık, elde edilmezler.

Oturuyor evlerde usulca kadınlarımız.

 

Bu şiire göre; İstanbul uykudadır, Peygamber’in yolundan ayrılmıştır, dini satmış, kâfirle savaşmayı bırakmış, kötü zevklere düşmüş, Doğu’nun erdem ve değerlerinden uzaklaşmış, ahlâksız bir kent olmuştur. Tam “Sodom ve Gomore” İstanbul’u… Puşkin’in İstanbul’un din, vatan, ahlâk ve erdem, Doğululuk hassasiyetlerinden uzaklaştığını Erzurum şiirinde vurgulaması manidardır. Ama bizim Erzurum öyle değil!

Puşkin’in bu şiiri “Yeniçeri Eminoğlu” müstearıyla yazmış olsa da Erzurum için “bizim” demesi boşa değildir. Erzurum Rus işgalini yaşamaktadır. Ruslar işgal ettikleri topraklarda varlıklarını muhkemleştirene kadar Osmanlı hududunun bu çelik yürekli insanlarını ürkütmek istememektedir.

Puşkin mısralarda Erzurum’u beş özelliğiyle öne çıkarır:

Dağlık,

Dindarlık,

Yiğitlik,

Kutsal su,

Yollar.

Erzurum etrafı dağlarla çevrili yüksek bir platoda, Asya’nın Anadolu’ya geçiş yolu üzerinde kuruludur. Erzurum’dan geçmeden Anadolu’ya giremezsiniz. Erzurum tarihi ordu yollarının, ticaret yollarının kavşak noktasındadır. Erzurum geçidi bekleyen şehirdir, kilit şehir. Selçuklular Anadolu’daki haçlı ordusuna karşı ilk 1048’de Erzurum’da Pasin Ovası’nda savaşmış ve zafer kazanmıştır. Türk tarihinde Pasin Zaferi olarak bilinen bu savaş 1071 Malazgirt Savaşı’nın öncüsü olmuştur.

Geçidi bekleyen şehir, bir ticaret merkezidir aynı zamanda. Hint’ten, Çin’den, Horasan’dan, Tiflis’ten gelen kervanlar Avrupa’dan, Ceneviz’den İstanbul ve Trabzon üzerinden gelen kervanlarla Erzurum’da karşılaşır. Erzurum zamanın uluslararası en önemli lojistik merkezlerinden biridir. Evliya Çelebi’nin dediği gibi Erzurum Osmanlının en büyük üçüncü gümrüğüdür. Yol şehri Erzurum aynı zamanda hanlar, kervansaraylar şehridir. Birbirinden farklı coğrafyalardan ve ülkelerden gelen kervanlar Erzurum’daki çok kültürlülüğü beslemiştir. Konumunun avantajıyla Erzurum söz ve şiir saltanatı olan şehirlerden olmuştur. Meselâ Erzurum türküsü olan “Nasıl Methedeyim Sevdiğim Seni” türküsünün tüm sözlerine bakıldığında Hicaz’dan Trablus’a, Basra’dan Belh’e, Buhara’dan Mısır’a, İstanbul’dan Konya’ya 32 ilin adı geçer. Bu illerden gelen seyyahlar, kervanlar Erzurum’da buluşur.

Erzurum, Aşık Emrah’ın dediği gibi yoldur, yordamdır, ilimdir. Kavşak şehirde Türk-İslam âleminin dini ve sosyal cereyanları, bilgi ve tecrübeye sahip insanları ve manevî kuvvetlerini görürüz.

Dedim Erzurum nendir, dedi ilimdir

Dedim gider misen, dedi yolumdur

Sert kışların ve yüce dağların tesiriyle ve payitahta uzaklığın verdiği kendi başınalıkla Erzurum insanı güçlüdür; hududu beklemesiyle de yiğittir. Bu karakterler “dadaş” ismiyle kendini bulur. İran’dan ve Rusya’dan gelecek farklı mezhep, inanç ve kültürden etkilenmemesi için Erzurum Osmanlı tarafından medreselerle ve ulemayla tahkim edilmiştir. Erzurum’da Sünni İslam, devletin bir stratejisi olarak tüm kuvvetiyle yaşanır. Erzurum’daki dindarlık esasında devlet dindarlığıdır. Bu özellikleri Erzurum’un eski insanlarında şöyle bir söylenceyi doğurmuştur: “Erzurum’a üç şey çok sık gelir: Zemheri, Rus ve Ramazan!”

Dağların kucakladığı bir yayla olan Erzurum soğuğuyla; temiz, lezzetli ve berrak sularıyla meşhurdur. Erzurumlu Hâzık Mehmed Efendi kışının itidalli olması halinde havası ve suyuyla Erzurum’un eşsiz bir memleket olduğunu ifade eder şiirinde:

Biraz da mu’tedil olsa şitâsı Erzeni’r-Rum’un

Nice inkâr olur âb u havâsı Erzeni’r-Rum’un

Puşkin de şiirinde Erzurum’un suyuna dikkat çeker, şiirin bir mısraında şöyle der: “Oruç tutuyoruz kutsal suyun oluğunda!” Peki, nedir bu “kutsal su”?

İsrailoğullarının, Müslüman Arapların ve Türklerin tarihi kaynaklarında “kutsal su” olarak yer alan Dumlubaba suyu kutsal kitaplarda geçen Fırat’ın çıktığı kaynaktır. Halk, Erzurum-Tortum yolunun yirmi beşinci kilometresindeki Mescitli Dağları üzerindeki Dumlubaba tepesinden, 3.100 metreden çıkan suyun cennetten indiğine inanır. Çünkü suyun çıktığı noktada 30-40 cm derinliğinde doğal, küçük, berrak bir havuz vardır. Havuzun dibinde ne kaynama görülür ne hareket; ama su asırlardır dağdan aşağı akar, önce Karasu’ya sonra Fırat’a karışır.

Sümercede Buranunu, Asurcada Purattu, Farsçada Frat, Arapçada al-Furat, Batı kaynaklarında Euphrates ve Eufrate, İbranicede Perath olarak geçen Fırat’ın kaynağı olan Dumlubaba suyuna dair Memlûk Tarihçi Makrızi, el-Hitat-ı Makriziyye’de ‘Fırat’ı melekler yardımıyla Hazret-i Danyal kazıp çıkardı.’ der.

Dumlubaba suyunu Yahudiler çok önemser ve Arz-ı Mevud olarak bilinen “vaadedilmiş topraklar”ın kuzey hududunun Erzurum’daki bu su olduğuna inanırlar. Yahudilerin kaynaklarında Dumlubaba ile ilgili ayetleri şöyledir:

“O günlerde Rab Abramla ahdedip dedi: Mısır ırmağından (Nil) büyük ırmağa, Fırat ırmağına kadar, bu diyarı Kenileri ve Kenizzileri ve Refaları Kadmonileri ve Hittileri ve Amorileri ve Kenanlıları Girgaşileri ve Yebusileri senin zürriyetine verdim.” (Tekvin 15. Babın 18-21. Ayetleri)

“Musa’ya söylediğim gibi ayağınızın tabanının basacağı her yeri size verdim. Sınırınız çölden ve Lübnan’dan büyük ırmağa, Fırat ırmağına kadar. Hittilerin bütün diyarı ve gün batısına doğru büyük denize kadar olacaktır.” (Yeşu 1.Bap. 3-4. Ayetleri)

18.yüzyılda Anadolu’yu gezen ve Erzurum’a gelen, seyahatini kitaplaştıran Joseph de Tournefort Dumlubaba suyuyla ilgili şöyle der:

Fırat ve Aras’ın kaynaklarının bulunduğu Erzurum ovasının dünya cennetinde bulunduğu konusunda hiç şüphe yok. Âdem ile Havva’nın burada yaratıldığına inanmaya meyilliyim. Burası kitabı Mukaddes’te Tekvin’de bahsedilen yerdir.”

Dumlubaba suyu İslam kaynaklarında da geçer. Dokuzuncu yüzyılda yaşamış Müslüman tarihçi Hüseyin b. Ali el-Mesudî ise Murûc ez-Zeheb adlı eserinde “Fırat suyundan bir kere içen üç veya yedi kere içer, büyük bir berekettir. Eğer Irak ve Anadolu halkı Fırat’ın bereketini ve yararlarını bilselerdi Fırat’ın iki tarafına kubbeler ve engel duvarları yaparlardı. Her afet ve hastalığa yakalanan, şifa niyetine bu Fırat’a üç kere girip yıkansa çeşitli hastalıklardan kurtulur.’ der.

Aynı eserde Hz. Ali’ye atfedilen ‘Ey Kufeliler nehrimiz Fırat’a cennetten iki oluk karışır.” sözü de asırlardır bu topraklarda Dumlubaba suyuna kutsiyet veren halkın inanç kodlarını ortaya koymaktadır.Büyük Seyyah Evliya Çelebi bizzat tırmandığı kaynağı şöyle tasvir eder.

“Tâ Aşağı Eğerli Dağ yanında Arz-ı Rum sahrasının ta ortasından nehr-i azîm mâ-i Fırat cereyan eder kim, Gürcistan tarafının cânib-i şarkîsinde Dumlu Baba Sultan ziyaretgâhının kayası dibinden çıkıp canib-i garba cereyan ederek Arz-ı Rum sahrasında nice batak ve halîç ve buhayre ve turalar olup nice kerre yüz bin Bağdâdî turnalara kân-mekân olup andan Karye-i Kân dibinden geçip ikinci konakta Kala-i Kemah dibinden ubûr eder.

Amma Arz-ı Rum (Erzurum) sahrasında iptidası (çıkış yerinde) gayet lezizdir ki, hakkında Cenâb-ı Bârî Kur’ân-ı Azîm’inde ve Kur’ân-ı Mecîd’inde yâd edilmiştir. Âyet-i Mürselât (da) (ve eskaynâküm mâen furâten) (Mürselât, 77/27) ayetini cemî-î müfessirîn bu Arz-ı Rum suyuyla tefsir etmişlerdir. Ve Nehr-i Fırat’tan gayri yetmiş iki adet nehr-i azîm cümle bu Arz-ı Rum (Erzurum) ciballeriden (dağlarından) ve Diyarbekir kûhlarından (tepelerinden) tulû„ edip (doğup), cemî-i Rum’a ve Irak’a ve Acem’e müstevli olur.”

Dumlu kelimesinin ses özelliğine de dikkat ettiğimizde Dede Korkut Destanlarının kültür coğrafyasının göbeği olan Erzurum’da “Dumlu” kelimesinin geçmesi, Dede Korkut hikayelerinden birinin Deli Dumrul olması, İbn-i Batuta’da yer alan Ahi Duman Baba ismi vb. kelimelerin “Dum” sesiyle başlamasını kelimenin anlam ve kaynak akrabalığını göstermesi açısından önemli buluyoruz ve tarihçiler arasında Ahi Duman Baba’nın Dumlu Baba olduğu görüşünü de hatırlatıyoruz.

1470’te Ebubekir Tihranî’nin kaleme aldığı ve o vakitler Erzurum’a da hâkim olan Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan’a ithaf ettiği “Kitab-ı Diyarbekiriyye” adlı eserinde Fırat’ın kaynağı da olan Dumlubaba alemin göbeği (naf-ı âlem) olarak anılmaktadır.

Bu konuda Prof.Dr. Hakan Hadi Kadıoğlu’nun “Dünyanın Göbeği ve Vaad Edilmiş Topraklar’ın Tepesi” başlıklı makalesine bakılabilir. makale Nisan 2010’da Güneş Vakfı Yayınlarından çıkan “Beyazdoğu Yazıları” adlı eserde yer alır.

[1] Puşkin, Erzurum Yolculuğu, (Çev: Recep Şükrü Güngör), Timaş yay., İstanbul, 2003, s.7

[2] Puşkin, Erzurum Yolculuğu, (Çev: Ataol Behramoğlu), İş Bankası yay., İstanbul, 2010, s.11

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON İÇERİKLER

Gerçek Tarih Derneği