Arkadaşımla Abdurrahim Karakoç’un mezarını ziyarete gittik.
Abdurrahim Karakoç 7 Haziran 2012 tarihinde Ankara’da vefat etmiş, evliyalar diyarı olan Bağlum’un belde mezarlığına, Abdülhakim Arvasi’nin kabri yakınına defnedilmişti.
Mezar, Abdülhakim Arvasi’nin kabrinin 15-20 metre yukarısında idi. Yanı başındaki ağaca Türk bayrağı asılmıştı. Mezarın üzerinde renk renk çiçekler vardı.

Mezarın başında dua ederken ölümle hayatın yan yana olduğu bir karenin içinde düşündüm kendimi. Asıl toprağın altı sılaydı, üstü gurbet. Vade dolunca veda başlıyordu.
Mihriban’ın unutulmaz şairine dua ederken yazdığım bir şiiri hatırladım.
*
Aşklar eskidikçe ölüme yaklaşırız
Sürükler bizi anlamadığımız bir hız
En olmayacak yerde bölünür şarkımız
Geride boynu bükük öyküler kalır
Sadece dost yüreklerde yankılanır
*
Zaman zaman bir araya geldiğimiz Abdurrahim Abiyle belki de aynı toprakların insanı oluşumuzdan kaynaklanan bir mizaç bir meşrep yakınlığı vardı. Hani çok bir arada olmasak bile bir araya geldiğimizde kaldığımız yerden sohbete devam edebilecek bir yakınlık duygusu hissederdim.
Arı, duru, gösterişten uzak bir insandı. Düşündüklerini, çekinmeden rol yapmadan doğrudan söylerdi.
Yaş ilerleyince “Mihriban” gibi aşk ve gençliği çağrıştıran şiirlerin yaşanan bir duygu halinden ziyade nostaljik bir hal olduğunu düşünerek “Halen Mihriban gibi şiirler yazıyor musun?” diye sormuştum. Rahmetli “Ağaçlar bile en güzel meyvelerini gençken verirler,” demişti
Yine bir sohbetimiz de “Siyasi yönünü ön plana çıkarmayıp “Mihriban’ın Şairi” olarak kalsan daha geniş kitlelerin şairi olurdun,” demiştim.
Kararlı ve yaptığının doğruluğundan şüphe götürmeyecek şekilde cevap vermişti. “Aşk, diyorsun, tabiat diyorsun, Mihriban diyorsun, tamam. Ama yeri geliyor ‘Türküm Müslümanım’ diye bağırmak zorunda kalıyorsun. İşte o zaman yok sayıyorlar.”
Bir dönem aynı gazetede yazardık. Mizahi yazılar yazıyordu. Güçlü şiir ve hicvinin yanında düz yazılarının daha sönük kaldığını düşünüyordum.
Bir gün “Abdurrahim Abi, çok güzel şiirlerde kullanacağın potansiyelini düz yazıda harcıyorsun. Bence hep şiir yazmalısın,” demiştim. Biraz hüzünlü bir ifadeyle “Bende biliyorum bunu ama bırakıyor mu ki geçim derdi,” diye söylenmişti.
“Sağlığında nice ehli hünerin/Bir atım tuz bile yoktur aşına/Öldürürler evvel onu açlıktan,/Sonra bir türbe dikerler başına”(Ömer Ferit Kam) dizelerini hatırladım.
Netice olarak eğer bir gün parantezi kapattığımızda “Allah iyi kulumdu, insanlarsa iyi insandı,” diyebiliyorsa, hayatın en anlamlı ve doğru özeti budur diye düşünüyorum. Bana göre Abdurrahim Abi parantezi doğru kapatmış bir insandı. Allah rahmet eylesin.

Abdurrahim Karakoç en solda, Durdu Güneş ortada.
1985 yılında Erguvan edebiyat dergisinin Çubuk’ta düzenlediği bahar pikniğinde Abdurrahim Abiyle en tepedeki Türk bayrağının bulunduğu yere giderek fotoğraf çektirmiştik. Merhum Karakoç, fotoğrafta bayrağın ucunda görünen kişidir.
Ankara’da başka bir hatıra: Gülpınar dergisinin hatırlattıkları

Değerli dostum Veysel Karafilik bana kütüphanesinde bulunan Gülpınar dergisinin kapak resmini gönderdi.
Gülpınar, Güzide Taranoğlu tarafından Ankara’da çıkarılan 1976-2005 yılları arasında aralıksız olarak yayımlanan edebiyat ve şiir dergisidir.
Güzide Taranoğlu’yla (1922-2013) 1980’li yıllarda tanışmıştım. Rahmetli Hayati Vasfi Taşyürek (1931-1990) Ankara’ya taşınmıştı. Fırsat bulduğumda bürosuna giderdim. Şiir üzerine sohbet ederdik. O sıralar yazdığım şiirleri kendisine verdim. “Ben bunları Güzide Taranoğlu’na vereyim,” dedi. Sonraki görüşmemizde Taranoğlu’nun “Şiirleri çok beğendiğini, bu nedenle dergide gençler için ayrılan sayfada değil doğrudan şairler arasında bana yer verdiğini,” söyledi.
Bir gün Gülpınar dergisinin idare yeri olarak bildirilen Emek 4. Cadde’deki yerine gittim. Kapıyı Güzide Taranoğlu açtı. Burası aynı zamanda hem derginin idare yeri hem de O’nun evi imiş. Güzide Hanım kelimenin tam manasıyla sanat aşığı bir hanımefendi idi. İkramlarda bulundu, şiirlerime iltifat etti, adresimi aldı ve adresime sürekli Gülpınar dergisini gönderdi.
Sonra Güzide Taranoğlu’nun “Tadı yok sensiz geçen /Ne baharın ne yazın/Kalmadı tesellisi/Ne şarkının ne sazın” diye başlayan şiiri gibi yüzden fazla şiirinin Alaattin Yavaşça, Muzaffer İlkar, Erol Sayan, Sabri Süha Ansen, Turgut Aksoy gibi besteciler tarafından çeşitli makamlarda şarkı olarak bestelendiğini öğrendim.
Gülpınar deyince beni hatırladığım buruk bir anıya götürdü.
Gülpınar dergisi o zamanlar çalışma adresim olan Ankara İl Sağlık Müdürlüğüne gelirdi. Gülpınar Çevre Sağlığı Şubesinin anonim dergisi gibiydi. Önce kimin eline geçerse açar okurdu. İlgili olanlar sırayla bakarlardı.
Bir keresinde mühendis bir kız almış dergiyi okuyordu. Dikkat ettim, benim şiirimin bulunduğu sayfaya odaklanmıştı. Sonra bir kâğıt bir kalem istedi. O zamanlar fotokopi makineleri yoktu. Şiirimi kâğıda alacak diye için için memnuniyet duymuş, biraz da heyecanlanmıştım. Kâğıdı aldı, şiirimin üstüne koydu. Sonra baktım ki şiirimin kenarına çizilmiş bir desenin modelini çıkarıyor. Bir anda soğuk duş almıştım.
Hayati Vasfi Taş Yürek de Güzide Taranoğlu da güzel insanlardı. Her ikisinin yazdığı şiirlerin çoğu bestelendi. Onların sözleri şimdi gök kubbemizde ve kulaklarımızda hoş seda olarak çınlıyor. Allah ikisine de gani gani rahmet eylesin.


YORUMLAR