Ya bağımsızlık ya ölüm…
Ya bir gonca gül ya da hazan…
Çocukluk döneminde yaşanılan tecrübeler, insan ömrünün temel taşıdır.
Büyüklükteki arzular, hayaller ve düşünceler bu taşa dayanarak ilerler.
İnsan aklı, düşünce yapısı, zevki, ruhu ve psikolojisi bu çağda şekillenir.
Tabiatın en zor şartlarında yetişen gonca güller’in dikenleri vardı, sert ve yıkıcı dikenler arasından güzel kokulu güller yükseldi, onu koklayanların ruhu mücerrete erdi, üstad seslendi:
“Fışkırır ruh-ı mücerred gibi yerden na’şım”…

AKİF
Daha okurken babası vefat etti, “hem hocam hem babam “ demişti onun için ve aynı yıl çıkan büyük Fatih yangınında evleri yandı.
Mehmet Akif dikenler arasındaydı.
Acı ve nice zorluk önadı oldu. Mehmed Âkif bu sıkıntılar arasında okulunu birincilikle bitirdi.
On yaşında zaman zaman ara verdiği hafızlığı da kendi kendine çalışarak bu sırada tamamladı.
Teşkîlât-ı Mahsûsa’nın verdiği görevle 1914 yılı sonlarında Berlin’e gitti. Batı’yı yakından tanımasına imkân veren gezi sırasında Almanlar’a karşı savaşırken esir düşmüş İngiliz, Fransız ve Rus kökenli müslüman askerlerin kamplarını ziyaret etti.
Onlar, Bağımsızlık kokusunu Akif’te aldılar.
Akif daha sonra Arabistan’da başlayan isyana karşı devlete bağlı kabilelerin desteğinin devamını sağlamak amacıyla teşkilât başkanı Eşref Sencer’in (Kuşçubaşı) idaresindeki bir heyetle Necid bölgesine (Riyad) gitti.
Bu seyahatin devamında ikinci defa ziyaret ettiği Medine ve Ravza-i Mutahhara’nın uyandırdığı duygularla, Cenab Şahabeddin ve Süleyman Nazif gibi edebiyatçıların bir şaheser olarak nitelediği “Necid Çöllerinden Medine’ye” manzumesini kaleme aldı.
Sayfalardan Nübüvvet’in Gül kokuları yayıldı.
Yıllar yılları kovalarken, son deminde artık Mehmet Akif Ersoy yoksulluk içinde hayatını kaybeden bir dava adamıydı.
Akif’in sırtında kışın giyeceği paltosu bile yoktu.
İstiklal Marşı için konulan 500TL ödülü bile
almayıp “Hayır Sevenler Derneği” ne bağışlayarak fakir/fukara ile garip/gurebaya dağıtılmasını istedi.
Ve…
1920 yılının son ayları… Maarif Vekâleti millî marş güftesi için bir yarışma açtı.
Yarışmaya 700’den fazla şiir gelmesine rağmen nitelikli bulunamayınca konulan maddî ödül sebebiyle yarışmaya katılmayan Akif’in de bir marş yazması ısrarla istendi. Ödül şartının kaldırılması üzerine Akif şiirini tamamlayarak teslim etti. Meclisin 12 Mart 1921 tarihli oturumunda okunan şiir ittifakla İstiklâl Marşı güftesi olarak kabul edildi.
Ancak meclis kararı olduğu için kazanana verilmesi zaruri hale gelmiş bulunan para ödülü Akif tarafından alınıp Dârü’l-mesâî adlı bir hayır cemiyetine bağışlandı.
Ve,
Yıl 1936…
At arabası üzerinde kimsesiz bir
cenaze götürülüyor.
İstanbul üniversitesi ögrencileri, merak edip Belediye görevlisine soruyor,
-Sahibi kimsesi yok mu?
Arabacı; -bu kişi İstiklal Marşı’nın
yazarı, Ödül olarak verilen parayı kabul etmeyen Mehmet Akif Ersoy diyor…
Şimdi artık O Milli Şair diye anılır.
Gül kokusu da bu milletin payesidir, elden ele dolaşır ve Azerbaycan’da yükselir.
BAHTİYAR
Yıl 1925, Azerbaycan Şeki’de bir çocuk dünyaya gözlerini açar. Bahtı açık olsun diye adı Bahtiyar’dır.
Sovyet’e karşı destan yazan Şeki’ler arasındaki O çocuk, düşmanını bir kahramanın naaşını at arabasına bağlanıp gezdirmesine gözleriyle şahit olur.
Ölümler ve zulümlerin dikenleri arasında tadına doyulmaz bir taze gonca gül hayallere dalar:
İki hayali vardır, Birisi, Şeki’nin esrarengiz ormanlarının arkasında, Kafdağı kadar uzakta, arzularının bulunduğu masal âlemine has gizemli bir dünya; diğeri aynı kökten gelen, büyüklerinin bir masal olarak anlattıkları, çocuk dünyasında ulaşılmak istenen bir dünya: Türkiye.
Fidan artık serpilir.
O, Bahtiyar Vahabzade, vatan için dirilir.
Rusya ve İran’ın, Türkmençay Antlaşması ile Azerbaycan’ı kuzey ve güney olmak üzere ikiye bölmesini, Gülüstan Poeması adlı manzum hikâyesinde korkusuzca eleştirir.
Hedef olur.
Sonrası açlık, yokluk ve mahkumiyet.
Hem kendisi hem de ailesi ezilir. Ama yılmaz.
Eserlerinde Azerbaycan Türkçesi’ni en temiz şekilde kullanmaya özen gösterdi.
Halkının duygularına tercüman olan Bahtiyar Vahabzade Azerbaycan’da Halk Şairi adıyla anılır.
Demem o ki; zorluklar ancak zaferleri doğurur.
İstiklal mücadelesi zülüm yapanlara karşı edebi sözün daha da yükseldiği zamanlardır.
Ve kimse, o kötü günleri unutmasın diye, İstiklal marşları yazılır ve bestelenir.
İstiklal mücadelesi de silahın kahramanlarıyla yan yana yürüyen edebiyatın kahramanlarını ortaya çıkartır.
Yani “söz büyüklerini.”
İşte Mehmet Akif Ersoy milli şair ve işte bahtiyar Vahabzade halk şairi.
Vatan sevgisi imandan gelen isimler. İstiklal mücadelelerinin, bağımsızlık sürecinin gerçek isimleri…
Onlar bilirler ki, bir kere yükselen bayrak bir daha inmez!
Konfor alanında eser ortaya koymak isteyenlerse, müsveddelerde yer alan sahte edebiyatçıların oluşturduğu ansiklopedilere sığar.
İçleri boştur…

YORUMLAR