Bir metrobüs yolculuğundan daha dönüyordum. Yorgun argın… Canım fena hâlde acılı spagetti istiyordu. İçimden, ‘Koşarak eve gitmeli, makarnayı hemen yapmalıyım.’ diye geçiriyordum. Güzel bir duş, ardından belki güzel bir film… Hayır, bu ara güzel kitaplara kafayı takmıştım.
Anka kuşunu çok seviyordum. Nedenini bilmiyordum; belki Harry Potter’da titanic vesaire için, belki de insanları dertlerinden kurtaran bir umut sembolü gibi geldiği için. Tarihi sevdiğim ise tartışmasız bir gerçekti . Ertesi gün psikolog seansım vardı. Belki Anka kuşunu onunla da konuşur, neden bu kadar sevdiğimi birlikte anlamlandırırdık.
Şişli’ye gelmişim bile. ‘Paris’e mi gitsem acaba?’ diye düşündüm. Ahmet Hamdi Tanpınar Paris’in hayallerdeki gibi olmadığını söylese de ben yine de Eyfel Kulesi’ni, Zafer Takı’nı görmek istiyordum. İtalya turları da aklımı çeliyordu.
Sonunda eve vardım. Makarna suyunu ocağa koydum, ellerimi yıkadım, üstümü değiştirdim. Arka planda İran müzikleri çalıyordu. Spotify listemi sorma; ilahi de vardı, İran müziği de, İtalyan ezgileri de, Türk sanat müziği de. Sanırım ben de biraz öyle karışık bir insandım.
Tam sofrayı hazırlamışken kapı çaldı. Necmiye Teyze elinde tavuk pilavla gülümsüyordu. İçimden ‘Ben bugün spagetti yemek istiyordum.’ desem de diyemedim. Mis gibi kokan tavuk pilavına sarıldım adeta. ‘Afiyet olsun bengü kızım.’ dedi. Evimde bir sıkıntı olsa ilk o koşardı. Annem geldiğinde birlikte yaprak sarardık.
Ertesi gün Antakya’ya uçtum. Uçak havalandıktan kısa süre sonra gözlerimi kapattım.
Bir anda kendimi Yerebatan Sarnıcı’nda Medusa’nın karşısında buldum. Taşa dönüşecekmişim gibi üzerime bakıyordu. Sonra kendimi Madenli Sahili’nde denizin içinde buldum. Gökyüzünü şimşekler yarıyordu. Üzerimde kuşlar dönüyordu. Ardından Hüma belirdi; kanatlarını üzerime kapattı ve beni denizin derinliklerine doğru taşıdı.
Denizin dibinde sarı su kabakları, eski Isparta halıları, lületaşından heykeller vardı. Medusa yine bütün heybetiyle karşımdaydı. Tuzlu su genzime kadar doluyordu. Buna rağmen suyun altındaki dünya tarifsiz bir güzelliğe sahipti. Şimşeklerin ışığı canlıların üzerinde dans ediyordu.
Nefes nefese hostesin sesiyle uyandım. ‘İyi misiniz hanımefendi?’ diye sordu. Elimi yüzümü yıkarken gördüğüm rüyayı anlamlandırmaya çalışıyordum. ‘İtiraf etsene Bengü,’ dedim kendime, ‘Sudan korkuyorsun. Ama aynı zamanda denizi çok seviyorsun.’
Antakya’da annem beni zeytinli, portakal reçelli muhteşem bir sofrayla karşıladı. Babama sarıldım. Amik Ovası bütün güzelliğiyle karşımdaydı. Sonbahar için Paris turu araştırmaya başladım. ‘Belki oradan bir Yunan adasına da geçeriz.’ dedim.
Masada Medusa’dan bahsedince annem gözlerini kocaman açtı. ‘Olmaz, ben gelmem.’ dedi. Kahkahalar yükseldi. Ben ise içimden, ‘Rüyayı boşverin. Onu psikologla konuşuruz. Belki çocukluğa inince her şey anlam kazanır.’ diye geçirdim.
Sofrada dalıp gitmiştim. ‘Psikologlar kime döküyor içini acaba?’ diye düşündüm. Dünya kim bilir kaç şiir defteriyle doluydu. Annem gülerek, ‘Haydi Bengü, yine daldın. Bir Türk kahvesi yap da birlikte içelim.’ dedi.
