Bir medeniyetin sesi, bazen bir kitabın satırlarında değil, bir sazın telinde saklıdır. Asırlar boyunca gönülden gönüle aktarılan Türk mûsikîsi de yalnızca işitilen bir nağmeler bütünü değil; zamanı, sabrı, irfanı ve tefekkürü taşıyan görünmez bir hafızadır. O hafızayı bugüne taşıyan sanatkârlar ise sadece icracı değil, aynı zamanda birer emanetçidir.
Murat Sâlim Tokaç, işte bu emanetin en zarif muhafızlarından biridir.
Onun eline aldığı tanbur, ahşaptan yapılmış bir saz olmaktan çıkar; sesin, sükûtun ve zamanın dili hâline gelir. Mızrabı tele her dokunduğunda yalnızca bir nota doğmaz. Sanki Itrî’nin kubbelerde yankılanan duası, Dede Efendi’nin içli makamları ve Tanbûrî Cemil Bey’in asırları aşan nefesi yeniden hayat bulur. Mızrap, teli titreştirmez sadece; hafızayı da uyandırır.
Hakiki sanatkârın en büyük meziyeti, hünerini gizleyebilmesidir. Murat Sâlim Tokaç’ın tanburunda insanı hayran bırakan şey de budur. En müşkül geçişler bile tabiatın kendi akışı kadar sade görünür. Sürat vardır; fakat gösteriş yoktur. Kuvvet vardır; fakat kabalık yoktur. Zarafet vardır; fakat zayıflık hiç yoktur. Her ses yerini bilir; her perde kendi vakarını muhafaza eder.

Onu dinlerken insan, mızrabın tele değil, zamana vurduğunu hisseder.
Fakat Murat Sâlim Tokaç’ın sanatı yalnızca tanburla sınırlı değildir.
Ney, belki de insan ruhuna en çok benzeyen sazdır. Çünkü onun sesi nefesten doğar. Nefes ise insanın hem en görünmez hem de en hakiki tarafıdır. Mevlânâ’nın “Dinle…” diye başlayan çağrısı, neyin içinden yükselen o ince sızıyla hâlâ yaşamaktadır.
İşte Murat Sâlim Tokaç’ın neyinde de böyle bir çağrı vardır.
O nefes, dinleyeni gürültüden sessizliğe, kalabalıktan iç dünyaya davet eder. Onun taksimlerinde ses kadar sessizlik de konuşur. Çünkü büyük mûsikî, yalnızca duyulan seslerden değil; söylenmeyenlerden de doğar. Nefesi uzatırken gösterdiği itidal, makamı işlerken sergilediği vakur sabır ve cümle kuruluşundaki estetik denge, yılların meşk terbiyesinin tabiî neticesidir.
Tanbur ile neyi aynı olgunlukta konuşturabilmek kolay değildir. Biri aklın disiplini, diğeri gönlün teslimiyetidir. Biri ölçüyü, diğeri duayı temsil eder. Murat Sâlim Tokaç, bu iki ayrı iklimi aynı gönülde buluşturabilen ender sanatkârlardandır. Onun sanatında hesap ile ilham, teknik ile duygu, gelenek ile şahsiyet birbirini tamamlar.
Bugün hızın maharet sayıldığı bir çağda, onun icrası bize unutulan bir hakikati yeniden öğretmektedir: Mûsikî, acele edenin değil; beklemeyi bilenin sanatıdır. Her makamın kendine mahsus bir vakti vardır. Her nağmenin olgunlaşması için bir sabır gerekir. Mızrabın isabeti kadar gönlün sükûneti de önemlidir.

Belki de bu sebeple Murat Sâlim Tokaç’ın icrası yalnız kulağa değil, zamana da hitap eder.
Gerçek sanatkâr, alkış peşinde koşmaz; hakikatin peşinde yürür. O yüzden büyük icralar bittiğinde salonda önce sessizlik olur. Çünkü dinleyenler alkışlamadan evvel içlerinde bir şeylerin yer değiştirdiğini hissederler. İşte Murat Sâlim Tokaç’ın konserlerinden geriye kalan en kıymetli hatıra da budur: Birkaç güzel eser değil; insanın kendi içine yaptığı uzun bir yolculuk…
Mızrabın tele değdiği, neyin nefes aldığı o kısa anlarda asırlar birbirine kavuşur. Geçmiş ile bugün arasındaki görünmez köprü yeniden kurulur. O köprüden yürüyenler, yalnızca bir konser dinlemiş olmaz; bu milletin estetik hafızasına da şahitlik eder.
Türk mûsikîsi, sesle inşa edilmiş bir medeniyettir. Bu medeniyetin bugün yaşayan en zarif temsilcilerinden biri olan Murat Sâlim Tokaç, tanburun vakur sesini ve neyin hikmetli nefesini aynı gönülde buluşturarak bize şunu hatırlatmaktadır:
Bazı insanlar saz çalar; bazıları ise sazın içindeki ruhu uyandırır.
Murat Sâlim Tokaç, işte o ikinci zümrenin müstesna sanatkârlarındandır.
