Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
WhatsApp
Sosyal Medya

Nutuk okuyanların ölenlere üstünlüğü

Mustafa Süs yazdı: Öğretmenler odasında elini taşın altına koymayıp hiç başarılı öğrenci yetiştirmeyen ama sürekli okul idaresini ve bakanlığı eleştiren öğretmen düşünün.

Mustafa Süs yazdı: Öğretmenler odasında elini taşın altına koymayıp hiç

Hiç unutmam, geçenlerde 9-11 yaş arası çocukların futbol maçını izlemeye gittim.

Maç başladı, ben de bizim takıma belki taktik anlamda destek veririm diye takımın kale direklerinin olduğu bölüme geçtim.

Gerçi benim vereceğim taktik ne işe yarayacaksa… Futboldan anlamadığımı Sağır Sultan’ın âmâ yeğeni bile bilir.

Hiç unutmam, yine bir keresinde beni halı saha maçına çağırmışlardı. Bir baktım, zeminde halı falan yok. Niye halı saha demişler anlamış değilim; resmen plastik zemin, düştüğünde dizlerin acayip yüzülüyor, yanıyor.

Sahaya çıktık hani şu oynamayı bilmeyenlerin yaptığı profesyonel ısınma hareketlerini de yaparak, maç başladı.

Orta sahadan topu aldım, karşı kaleye gidene kadar bizim kaleci dâhil herkes pas istiyor. Kaleci dâhil dediğimi abartı sanmayın; “Bu adam topu mundar eder, en iyisi bana versin, ben gerekli kişilere ulaştırırım” demek istiyor ellâm…

Karşı takım da epey güçlü; otoyolda ters yöne giren Temel misali, ne bir tanesi, hepsi üstüme üstüme geliyor… Birkaç çalım attım ama birine pas verecek yetenek yok, mecbur kaleye şut çekeceğim. Önceden birkaç kez şut çekip Sabri misali topu olmayan tribünlere gönderdiğimden mülhem, kaleye vurmamam için adeta yalvarıyor arkadaşlar. Öyle çok bağırıyorlar ki sanki hepsi profesyonel futbolcu, bir ben marabayım ve sanki benim ücretimi onlar ödüyor da beni lütfen maça almışlar…

Üstelik galip gelene herhangi bir ödül de yok. Kimse izlemeye de gelmemiş, hani “Ayıp olur yenilirsek” diyecek bir durum da yok.

Oynayacağız, ter atacağız, gideceğiz; hepsi bu!

Birkaç çalım sonrası karşı kaleye değil; döndüm usulca, yavaş yavaş, bu sefer kendime çalımlar atarak bizim kaleye doğru ilerliyorum. Herkes durdu, bana bakıyor. “Ne yapacak bu deli?” kıvamında bir nefessizlik var sahada. Top bende olunca bizim kaleci de defans da olduğu yerde duruyor. Bizim kaleye doksandan atamayacağım için seksen dörtten bir şut… Ve gol!

Berabere giden maçta takımı yenik duruma düşürme, verdikleri o meşhur kirli formayı çıkarıp fırlatmaca ve jübile!

“Ben buraya fırça yemeye gelmedim; topunuz da sizin olsun, halı olmayan sahanız da sizin olsun!” diyerek çıktım sahadan.

Ya arkadaş, tek bir kişi gelip de arkamdan “Biz ettik sen etme” demez mi? Demedi. Herkesin beklediği bir şeyi yapmışım da haberim yokmuş.

Bir karikatür vardı: Müdür, iş arayan gence “Önceki işinden niye ayrıldın?” diye soruyor. Genç de “İş yerini başka bir yere taşımışlar, bana da haber vermemişler” diyor. Tam böyle olmasa da bu manada bir durum benimkisi.

Gerçi arkamdan ikna etmeye gelen olsaydı iş şakadan gerçeğe dönebilir, hepsiyle köprüleri atabilirdim; o derece bozulmuştum.

Şimdi gelelim asıl mevzuya…

Kalenin dibinde arada çocuklara taktik vereceğim diye beklerken… Bir kalecisi var bizim takımın, çocuk gelen topları iyi tutuyor Allah var ama tuttuğu topu karşı tarafa atamıyor; ya taca atıyor ya rakip futbolculara veriyor ya da auta vuruyor. Bunların hepsi normal, hepsi insanî, hepsi olabilecek şeyler.

Mesele ne peki?

Bizim kaleci, top tutma hariç hiçbir konuda iyi değil; hatta yenilginin hemen hemen tek müsebbibi ama çenesi hiç durmuyor.

Kendisi mükemmel oyun sergilemiş gibi topu uzağa atıyor, yetişemeyen çocuğa bağırıyor; topu kaçırana bağırıyor; çalım atamayana, gol atamayana, yani kendisinden başka herkese bağırıyor. Neredeyse bana da bağıracaktı… Öyle böyle değil…

Öğretmenler odasında elini taşın altına koymayıp hiç başarılı öğrenci yetiştirmeyen ama sürekli okul idaresini ve bakanlığı eleştiren öğretmen düşünün.

Her şeyi angarya sayan, mesaiye geç gelen, iş yerinde bilgisayarda oyun oynayan, telefondan gözünü alamayan ama eleştirmeye gelince herkesi eleştiren memur düşünün.

Akademi dünyasına yapıp ettikleriyle zerre katkısı olmayan, sadece para için yaşayan, birkaç derse girip hiçbir öğrencide olumlu iz bırakmayan ama eleştiriye gelince mangalda kül bırakmayan akademisyen düşünün…

Memleketi soyup soğana çeviren, hırsızlık yaparken yakalandığı halde dürüstlük abidesi kesilen siyasetçi düşünün…

Evde hiçbir iş yapmadığı halde diğer tüm kardeşleri şikâyet eden evlat düşünün…

Eve giren parayı hunharca harcayıp “birikim yapamıyoruz” diyerek eşini suçlayan insanı düşün.

Çocuğunu yetiştirirken ona hakaretler eden ve çocuğu büyüyünce “bize hiç saygısı yok” diyen ebeveyni düşünün…

Ne derseniz deyin, o “kaleci çocuk” gibiyiz hepimiz.

Kaleciyi izlerken moda deyimle, “Ülkenin yükünü çeken yüzde 16’lık bir kesim var; kalan yüzde Seksen 4’ü sadece rüzgâr yapıyor” dedim…

İşin tuhafı izleyenler de bu çocuğun çenesine bakıp iyi oynadığını düşünüyor.

Orhan Veli emmimin deyimiyle: “Kimi nutuk okuyor, kimi ölüyor memleket için…”

Çay varsa içelim.