Bazı şehirler vardır, sokaklarıyla hatırlanır. Bazıları meydanlarıyla, bazıları saraylarıyla, bazıları da denize bakan eski evleriyle… İstanbul ise bunların hepsinden başka bir yerde durur. Çünkü İstanbul yalnızca görülen bir şehir değildir; hissedilen, dinlenen, içinde yaşadıkça insanın gönlüne doğru genişleyen bir şehirdir.
Onu ilk defa görenler minarelerinden, kubbelerinden, saraylarından söz eder. Biraz daha tanıyanlar martılarını, vapurlarını, Boğaz’ın sabah rüzgârını anlatır. Fakat İstanbul’u gerçekten anlamaya başlayanlar bilir ki bu şehir taşla, toprakla, suyla değil; hatırayla kurulmuştur.
Bir sokağın köşesinde bir padişahın izi, eski bir çeşmenin başında bir dervişin duası, bir çınarın gölgesinde unutulmuş bir âşığın sessizliği vardır. Bu yüzden İstanbul’da yapılan bazı yolculuklar yalnızca bir yerden başka bir yere gitmek değildir. İnsan bazen Kadıköy’den Beşiktaş’a geçmez; kendi içindeki gürültüden sessizliğe doğru yürür. Kim bilir belki de kaçar…
Benim yolculuğum da böyle bir sabah başladı.
Kadıköy İskelesi her zamanki sabah telaşını yaşıyordu. Simit tezgâhlarının önünde küçük kuyruklar oluşmuş, Muhammed’in “Taze çay” sesiyle birlikte çay bardaklarından yükselen buhar denizin serin kokusuna karışmıştı. Martılar, vapurun etrafında dönüyor sesleriyle gün doğumunu hatırlatıyor; insanlar yeni başlayan günün telaşını omuzlarında taşıyordu.
Bir adam elindeki telefona dalmıştı. Genç bir kız kulaklığındaki şarkıya sığınmış yürüyordu. Bir anne, çocuğunun elini sıkıca tutmuştu. Yaşlı bir amca ise denizi seyrediyordu. İçimden, “Kim bilir hangimiz gerçekten nereye gidiyoruz?” diye geçirdim. Hay’dan gelip Hû’ya giden bir yolculuktu farkından çıkmış olsak da.
Çünkü insanın adresi çoğu zaman yürüdüğü sokak değildir. İnsan bazen kendi eksikliğine gider, bazen hasretini çektiği bir zamana, bazen de affedemediği bir hatıraya.
Vapur ağır ağır iskeleden ayrıldı.
Haydarpaşa geride kalırken İstanbul, sabah ışığıyla birlikte yüzünü göstermeye başladı. Karşıda Topkapı Sarayı, Ayasofya, Sultanahmet ve Galata Kulesi tarihin içinden bugüne bakıyordu. Kız Kulesi ise Marmara’nın ortasında, asırlardır süren yalnızlığıyla gelen geçene kendini hatırlatıyordu.
İstanbul’da denizin ortasında olmak insana garip bir duygu verir. Sanki iki kıta arasında değil, iki zaman arasında yolculuk edersiniz. Bir yanda bugünün telaşı, diğer yanda yüzyılların sükûtu vardır. Belki de bu yüzden İstanbul vapurları yalnızca insan taşımaz; hatıraları, duaları, ayrılıkları ve kavuşmaları da taşır. Şairin de bir yerde dediği gibi:
“Vapurun iskeleye yanaşmasını değil
Senin vapurdan inişini özledim”
Beşiktaş’a yaklaştıkça Dolmabahçe Sarayı bütün ihtişamıyla kıyıda belirdi. Biraz ötede Yıldız Sarayı, tarihe yaptığı şahitliği sessizce saklıyor gibiydi. Vapur iskeleye yanaşırken İstanbul’un bir başka yüzü beni bekliyordu.
Beşiktaş İskelesi’nden indikten sonra Çırağan Caddesi boyunca yürümeye başladım. Çırağan Sarayı’da yol boyunca bana refakat etti desem yalan olmaz. Yolun bir tarafında Boğaz’ın maviliği, diğer tarafında şehrin tarihî yapıları uzanıyordu. Bir yanda dünyanın geçici saltanatını hatırlatan saraylar, diğer yanda bir gönül insanının mütevazı dergâhına açılan yol…
İnsanlık tarihi biraz da bunun hikâyesi değil midir? Bir tarafta sahip olmak isteyenler, diğer tarafta vazgeçmeyi öğrenenler…
Şeyh Yahyâ Efendi Külliyesi’nin kapısından içeri girdiğimde şehrin gürültüsü geride kaldı. Sanki görünmez bir el, İstanbul’un bütün telaşını kapının dışında bırakmıştı. Avluda birkaç kedi dolaşıyor, ihtiyar bir adam sessizce dua ediyor, genç bir kadın mezar taşlarına bakıyordu. Kimse kimseye bir şey anlatmıyordu ama herkes aynı dili konuşuyor gibiydi.
Sessizlik…
Bazı mekânlarda konuşmak ayıp gelir insana. Çünkü insan bilir ki hakikatin büyük kısmı kelimelerle değil, sükûtla anlaşılır.


Şeyh Yahyâ Efendi, Kanûnî Sultan Süleyman’ın sütkardeşi olarak bilinir; fakat onu İstanbul’un gönlünde yaşatan yalnızca bu yakınlık değildir. O, ilmiyle, irfanıyla, dergâhının kapısını insanlara açan gönül lisanıyla hatırlanır. İstanbul’da bazı isimler vardır; tarih kitaplarında değil, halkın duasında da yaşar. Şeyh Yahyâ Efendi de onlardan biridir.

Hazirede dolaşırken insan, Osmanlı tarihinin hâsılı Türk tarihinin taşlara yazılmış sessiz bir özetinin içinde yürüdüğünü hisseder. Burada hanedan mensupları, devlet adamları, saray eşrafından isimler, tekke şeyhleri ve ilmiye sınıfından kişiler yan yana istirahat eder. Naciye Sultan, Rana Hanımsultan, Seniye Hanımsultan gibi hanedan mensupları; Şayeste Hanım, Bîdar Kadın Efendi, Nur-i Emsal Kadın Efendi gibi saray çevresinden isimler; Şehzade Selahaddin Efendi gibi Osmanlı soyundan gelenler bu sessiz bahçenin sakinleri arasındadır.

Mehmet Âkif Ersoy İstiklâl Marşı’nın on kıtasından biri olan ve vatan toprağının ehemmiyetine işaret eden o ünlü kıtanın giriş mısrası:
“Bastığın yerleri “toprak!” diyerek geçme, tanı!
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehîd oğlusun, incitme, yazıktır atanı;
Verme, dünyâları alsan da, bu cennet vatanı”
Zihnimde yankılanırken bir mezar taşının önünde durdum.
İsim…
Doğum tarihi…
Ölüm tarihi…
Ve aradaki küçücük çizgi…
Bütün insan ömrü işte o kısa çizgiye sığıyordu. Ne makamlar, ne servetler, ne kavgalar, ne ihtişamlar… Hepsi iki tarih arasındaki ince bir çizginin içine yazılmıştı. Aslında sığdırılmıştı dersek daha doğru olacak…

Hazirede devlet hayatına yön vermiş isimlerin de bulunması insana ayrıca dokunuyor. Güzelce Ali Paşa, Hüseyin Hilmi Paşa, Halil Kut Paşa, Dürrizâde Mehmed Dürrî Efendi, Galata Kadısı Mehmed Said Efendi gibi isimler burada sessizliğin terbiyesine çekilmiş gibidir. Bir zamanlar kararlar veren, emirler alan, devlet işlerinde söz sahibi olan insanlar, şimdi aynı toprağın altında aynı sükûta emanet edilmiştir.
Bu isimler içerisinde Halil Kut Paşa’yı gözlerim buğulanmış bir başka temaşa edişim vardı… Kût’ül-Amâre Zaferi’nin başkomutanı genç yaşta olmasına rağmen Mirliva Halil (Kut) Paşa 6. Ordu komutanlığına atanmıştı. Silah arkadaşlarını cephede şehid olanlarla gazileri düşünürken
Mithat Cemal Kuntay‘ın “On Beş Yılı Karşılarken” adlı şiirinden alınan ve Türk milletinin vatan sevgisini en derinden ifade eden ölümsüz şiirinin
“Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır,
Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır.”
Mısraları zihnimde aks-i sedâ ediyordu. Bir an uğrunda öldüğümüz toprakları düşündüm. Kut’da bizim vatanımızdı Viyana’da ve dahi Mekke-Medine’de.
Bir mısrayla tanımlanan vatan coğrafyasında bir katre olan bir adem oğlu için ne muhteşem bir ülkü idi.
İnsanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Bunca makâm, bunca kudret, bunca şöhret sonunda aynı sessizlikte buluşuyorsa, insanı gerçekten büyük yapan nedir?

Belki de cevap, taşlarda değil, gönüllerde saklıdır. Hakk’ın hatırı âli olunca hiçbir hakka feda edemiyor insan…
Külliyenin Boğaz’a bakan tarafında bir süre durdum. Aşağıda gemiler geçiyor, vapurlar iskelelere yanaşıyor, şehir bütün hızıyla yaşamaya devam ediyordu. İstanbul’un iki yakasını bir araya getiren 15 Temmuz Şehitler Köprüsü araba trafiği… Çamlıca Tepesi’nden nazlan al zeminde yıldızıyla hilâlim… Ama burada zaman başka türlü akıyordu. Sanki İstanbul’un kalabalığı aşağıda kalmış, yukarıda yalnızca dua, rüzgâr ve çınar yapraklarının nâmeleri kalmıştı.
O an düşündüm: Belki de huzur, bütün soruların cevabını bulmak değildir. Belki huzur, bazı sorularla birlikte yaşayabilmeyi öğrenmektir.

Hayatın akışındaki sırrı, sevdiğimiz insanların neden gittiğini, iyi insanların neden erken yolculuğuna inandığımızı çoğu zaman bilemeyiz. Aslında herkes vaktinde gidiyor. Ama yine de sabah uyanır, çayımızı içer, sevdiklerimize dua eder ve yaşamaya devam ederiz. Belki insanın en büyük cesareti de budur.
Şeyh Yahyâ Efendi’den ayrılırken arkamı dönüp son kez baktım. Bazı mekânlardan çıkarken insan bir şey kaybetmez; yük bırakır. Hemen yan tarafında Yıldız Parkı davetkâr bir edâyla bağrındaki çınar yapraklarının sesini ulaştırırcasına gönlüme kadar ünlüyordu. “Söz bir sonraki gezimde hususî sana geleceğim.” Dedim.

Sonra yeniden Beşiktaş’a indim. Bu kez yönüm Üsküdar’dı.
Beşiktaş’tan Üsküdar’a vapurla geçmek, İstanbul’u denizden okumaktır. Saraylar, camiler, yalılar ve tepeler suyun üzerinden bambaşka görünür. Yedi tepesine bir başka âşık oluyor insan. Vapur Boğaz’ın ortasına geldiğinde iki kıtaya baktım. İstanbul’un en sevdiğim tarafı budur: Bir yanı geçmiş, bir yanı gelecek gibidir. İnsan tam ortasında kalır.
Belki hayat da iki kıta arasındaki kısa bir yolculuktur. Doğumla ölüm arasında gidip gelen bir vapur… Biz ise yolcularız. Kimimiz cam kenarında, kimimiz ayakta, kimimiz erken inen…
Vapur, Marmara’nın usul usul salınan sularını yararak Üsküdar iskelesine yaklaşırken, şehrin siluetinden önce ruhu görünüyordu. Gökyüzüne ince bir zarafetle yükselen minareleri ve kubbeleriyle Valide-i Cedid Camiî ile Mihrimah Sultan Camiî, denizden gelen her yolcuyu asırlardır değişmeyen bir vakarla karşılıyordu. Dalgaların kıyıya bıraktığı ses, martıların çığlığına karışırken, taşın, kubbenin ve ezan sesinin hatıralarının oluşturduğu o kadim manzara, insanın içine tarif edilmesi güç bir sükûnet serpiyordu.
İskeleden ayrılıp Hakimiyet-i Milliye Caddesi boyunca ‘Aziz Mahmud Hüdâyî Türbesi’ne doğru yürümeye başladığımda, yol artık sadece iki nokta arasındaki mesafe olmaktan çıkmıştı. Sağlı sollu yükselen tarih, adımlarımı sessizce yönlendiriyordu. Selman Ağa Camiî ile Karadavut Paşa Camiî, asırların içinden süzülüp gelen vakur duruşlarıyla, sanki yolunu kaybetme ihtimâli olmayan bir yolcuya yine de rehberlik etmek ister gibiydi. Her kubbe bir hatırayı, her minare göğe yükselen o hoş sâdayı taşıyor; taş duvarlara sinmiş zaman, yürüyen herkese usulca kendi hikâyesini fısıldıyordu.
O an anladım ki Üsküdar’da yürümek ve dahi yaşamak, yalnızca bir caddede ilerlemek değildir. Burada insan, her adımda tarihle omuz omuza yürür; her köşe başında bir cami, bir türbe ya da bir çeşme, geçmişten bugüne uzanan görünmez bir selâm bırakır. Bu yüzden Üsküdar’da bazen yolu tabelalar değil, minareler tarif eder; menzile ise ayaklardan önce gönül varır.
İşte bu hissiyatla Üsküdar’a vardığımda öğle güneşi eski taşların üzerine düşüyordu. Dar sokaklardan geçerek Aziz Mahmud Hüdâyî Külliyesi’ne doğru yürümeye başladım. Üsküdar’ın kendine mahsus bir hâli vardır. İnsan burada acele etmeye hicap eder. Eski evler, küçük dükkânlar, yokuşlar ve camiler, zamanın burada biraz daha yavaş aktığını hissettirir. Sanki şehir, yürüyen herkesi kendi ritmine davet eder.
Bu davete kulak vererek yolumu kısa bir süreliğine Üsküdar Sahaflar Çarşısı’na çevirdim. Burası, kitap mezatlarının yapıldığı, söyleşilerin düzenlendiği ve adından da anlaşılacağı üzere sahaf kültürünün hâlâ yaşadığı müstesna mekânlardan biridir. Aradığınız kitabı yalnızca raflarda değil; dokunarak, koklayarak ve hissederek bulabileceğiniz bir yerdir.
Okurunu arayan kitaplarla, okurun aradığı kitapların bir gün mutlaka karşılaşacağına inandığım o mekâna, yani Kırkambar’a uğradım. Sahafın sahibi Sevinç Hanım; kitap dostlarının ve pek çok koleksiyonerin yakından tanıdığı kıymetli isimlerden biridir. Daha önce kendisini ziyaret edemediğim zamanlarda, aradığım kitapları telefonla sormuşluğum da çok olmuştur.
Kırkambar’a her uğrayışımda, edindiğim dostluklardan biriyle karşılaşırım ümidi taşırım. O gün de niyetim, hatırı kısa, muhabbeti uzun bir çay eşliğinde iki kelâm etmekti. Fakat nasibimize, kırk yıl hatırı olan bir fincan kahve düştü. Kahvenin sıcaklığına sohbetin samimiyeti de eklenince, zamanın nasıl geçtiğini fark etmedim.
Biraz soluklandıktan sonra yeniden yola revan oldum. İstikametim Aziz Mahmud Hüdâyî Türbesi idi. Zaten aradaki mesafe de pek uzun değildir. Şehrin trafik uğultusu araya girmese, bir nidâ ile sesinizi duyurabileceğiniz kadar yakındır. Üsküdar’ın en güzel taraflarından biri de budur; bir sokaktan diğerine geçerken yalnızca mekân değiştirmezsiniz, aynı zamanda asırlar arasında da sessizce yolculuk edersiniz.

Aziz Mahmud Hüdâyî Türbesi’nin avlusuna girdiğimde Yahyâ Efendi’de hissettiğim huzurun başka bir yüzüyle karşılaştım. Burada daha yoğun bir ziyaretçi kalabalığı vardı. Gençler, yaşlılar, öğrenciler, aileler… Kimi dua ediyor, kimi Kur’an okuyor, kimi de sessizce oturuyordu.
Aziz Mahmud Hüdâyî, yalnızca bir mutasavvıf değil; İstanbul’un gönül mimarlarından biridir. Celvetiyye yolunun büyüklerinden olan Hüdâyî Hazretleri, asırlardır Üsküdar’ın manevî ikliminde yaşamaya devam eder. Onun türbesine gelenler yalnızca bir kabri ziyaret etmez; bir irfan halkasının içinde birkaç dakika soluklanır.
Türbenin çevresinde dolaşırken buranın da yalnızca bir ziyaretgâh değil, büyük bir hatıra bahçesi olduğunu fark edersiniz. Hüdâyî Hazretleri’nin ailesinden kimseler, oğulları Hasan Efendi ve Abdülbâkî Efendi, Celvetiyye yolunun şeyhleri ve postnişinleri burada istirahat eder. Hazirenin farklı köşelerinde Osmanlı’nın ilim, devlet ve tasavvuf hayatına ait izler yan yana durur.
Koca Yusuf Paşa, Hafız Ahmed Paşa ve Köprülü Fazıl Mustafa Paşa gibi sadrazamların da bu manevî iklimin içinde medfun olması, insana İstanbul’un nasıl bir şehir olduğunu bir kez daha hatırlatır. Burada devletin en yüksek makamlarında bulunmuş insanlar ile ömrünü ilme, irfana ve duaya adamış gönül insanları aynı avluda buluşur.
İstanbul, belki de bu yüzden yalnızca bir payitaht yani başşehir değildi. O, aynı zamanda bir irfan şehriydi. Saltanatla sükûtun, kudretle teslimiyetin, dünya ile âhiret düşüncesinin yan yana yürüdüğü bir şehirdi.
Avludaki bir kenara oturdum. Çocuk sesleri, güvercinlerin kanat çırpışı ve uzaktan gelen şehir senfonisi birbirine karışıyordu. Hayatla ölüm yan yana duruyordu.

Aziz Mahmut Hüdâyî’nin meşhur duası, Allah’tan kendi yolundan gidenleri ve kabrini ziyaret edenleri korumasını dilediği şu niyazı aklıma geldi:
“Ya Rabbi,
Kıyamete kadar bizim yolumuza katılan, bizi sevenler ve ömründe bir kere türbemize gelip ruhumuza Fatiha okuyanlar bizimdir.
Bize talebe olanlar denizde boğulmasınlar.
Ömürlerinin sonlarında fakirlik görmesinler. İmanlarını kurtararak gitsinler ve öleceklerini bilip haber versinler.”
İkindi namazını kıldıktan sonra Şeyh Yahya Efendi’nin kabrinde olduğu gibi Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretlerinin kabrini ziyaret edip haziredekilerinde ruhlarına Fatiha gönderdikten sonra avlusuna girip tefekkür yolculuğuna çıktım.
Belki de insanı korkutan ölüm değildir. Yaşayamamış olmak korkutur. Sevememiş olmak… Affedememiş olmak… Bir özrü söyleyemeden gitmek… Bir teşekkürü geciktirmek… Bir dostun omzuna dokunamamak… Hepsinden önemlisi bizi bizden iyi bilen Allah’a kendimizi ifşa edememek o ifşanın içindeki tövbeye sığınamamak… Ne büyük gaflet.
İnsan asıl bunlardan korkmalı.
Kendi hayatımı düşündüm. Geride bıraktığım şehirleri, dostları, kaybettiklerimi, yanlış anladıklarımı, beni yanlış anlayanları… Bir ömrün en ağır yükü bazen pişmanlık değil, söylenmeyen sözlerdir. “Keşke” demek, insanın içinde geç açan bir yaradır.
Fakat sonra şunu düşündüm: Belki Allah insanı kusursuz olsun diye değil, eksik olduğunu bilsin diye yaratmıştır. Çünkü eksikliğini bilen insan kibirlenmez. Yarasını bilen, başkasının yarasına basmaz. Acıyı tanıyan, merhameti öğrenir.
Aziz Mahmud Hüdâyî’den ayrıldıktan sonra Üsküdar sahiline indim. Karşımda Kız Kulesi duruyordu. Yüzyıllardır aynı yerde… Kaç sevdaya şahit olmuştu? Kaç vedaya? Kaç kavuşmaya? Bazı yapıların taşlardan değil, hikâyelerden yapıldığına inanır insan. Kız Kulesi de onlardan biridir.
Boğaz’ın suları üzerinde ilerleyen vapurları seyrederken gün boyunca geçtiğim yolları düşündüm. Kadıköy’den çıkmış, Beşiktaş’ta Yahyâ Efendi’nin huzuruna uğramış, ardından Üsküdar’da Aziz Mahmud Hüdâyî’nin kapısında soluklanmıştım. Dışarıdan bakıldığında bu yalnızca bir İstanbul gezisiydi. Fakat içimde başka bir yolculuk olmuştu.
Sonra yolum Kuzguncuk’a düştü.
Kuzguncuk, İstanbul’un içinde saklı kalmış eski bir hatıra gibidir. Ahşap evleri, dar sokakları, küçük dükkânları ve mahalle sıcaklığıyla büyük şehrin içinde küçük bir sığınak hissi verir. Burada zaman gerçekten daha yavaş akar. İnsanlar birbirini tanır. Esnaf kapısının önünde çay içer. Çocuk sesleri sokağa karışır. Bir evin penceresinden sarkan çiçek, insana kaybolmadığını hatırlatır.
Kuzguncuk sokaklarında yürürken çocukluğumu düşündüm. Her insanın içinde kaybettiği bir mahalle vardır. Büyümek biraz da o mahalleyi geride bırakmaktır. Bugünün çocukları belki ekranlarda büyüyor ama bizim kuşağımız sokaklarda büyüdü. Tozun, toprağın, komşu seslerinin ve akşam ezanıyla eve çağrılmanın içinde…
Akşamüstü bir çay söyledim.
Bütün gün iki türbe arasında dolaşmıştım ama aslında kendi ömrümün içinde yürümüştüm. Anladım ki insanın en uzun yolculuğu kilometrelerle ölçülmüyor. Kendine doğru yürümek, dünyanın en uzun yoludur.
Yahyâ Efendi bana dünyanın geçiciliğini düşündürdü. Aziz Mahmud Hüdâyî kalbin diriliğini hatırlattı. Boğaz hayatın akıp gittiğini fısıldadı. Kuzguncuk ise insan sıcaklığının hâlâ mümkün olduğunu gösterdi.
İstanbul’u anlamak için bazen büyük saraylara, kalabalık meydanlara ya da meşhur caddelere gitmek gerekmez. Bazen bir vapur yolculuğu, eski bir türbenin avlusu, bir mezar taşındaki isim, çınarların gölgesi ve tarihî bir semtte içilen acem nalbekiye yerleştirilmiş ince belli bir bardak çay bu şehrin ruhunu anlamaya yeter.
Çünkü İstanbul yalnızca görülen bir şehir değildir. İstanbul, insanın içinde uzun süre yaşamaya devam eden bir hatıradır.
O akşam eve dönerken İstanbul’u biraz daha az bildiğimi hissettim. Çünkü gerçek şehirler öğrenildikçe küçülmez, büyür. Gerçek insanlar tanındıkça basitleşmez, derinleşir. Hakiki yolculuklar ise eve vardığında bitmez.
İnsan bazen bir türbeden döner ama orada bıraktığı bir dua, bir sessizlik, bir gözyaşı uzun zaman onunla yürümeye devam eder.
Belki de hayatın sırrı budur.
Bir gün ardımızda yalnızca bir isim ve iki tarih kalacak. Aradaki küçücük çizginin neyle dolacağı ise bugün yürüdüğümüz yollarla, dokunduğumuz gönüllerle ve kırmamaya çalıştığımız kalplerle yazılacak.
Çünkü sonunda insan, gittiği yerlerden değil; bıraktığı izlerden ibarettir.
Ve İstanbul, o izlerin hâlâ okunabildiği ender şehirlerden biridir. Tevekkelli değil Allah’ın Habibi’nin (Sallallahu aleyhi ve sellem) lebleriyle şereflenişi.
