Yatağımdan kalktım. Kalbim patlayacak gibi çarpıyordu. Dudaklarım titriyor, soğuk soğuk terlemiştim. Vücudumun her yeri sanki uyuşmuştu.
“Yemiş İskelesi…” dedim.
Uyanır uyanmaz dudaklarımdan dökülen bu kelime beni şaşırtmıştı. Hayatımda ilk defa duyuyordum. Hiç bilmiyordum. Böyle bir cami var mıydı, neredeydi?
Mutfağa geçtim. Çayı demliğe koydum. Biraz peynir, biraz zeytin, biraz da reçel hazırladım. Saat 06:40’tı. Annemi uyandırdım. Dışarıda yağmur bardaktan boşalırcasına yağıyordu. Hava kapkaranlıktı; sis, her yeri örtmüştü.
Camdan baktım. Dar sokaklar… sıkışan kalbim… ve annemin gözleri…
“Günaydın Asya kızım,” dedi.
Gülümsedim ama içimde hâlâ bir korku vardı.
“Anne,” dedim, “Yemiş İskelesi Camii…”
Ağzımdan çıkan o kelime bana bile yabancıydı.
“Hayatımda hiç görmedim, hiç duymadım ama rüyamda seninle karanlık, geniş bir sokakta o camiyi arıyorduk. Deniz kokusu geliyordu burnuma. Lambalar yarım yamalak yanıyordu. Hafif yağmurla ıslanmış sokaklarda yürüyorduk. Çok korktum anne…”
Annem sarıldı bana. Elimi tuttu.
“Hayırdır inşallah,” dedi.
Hemen telefondan baktık. Böyle bir cami var mı diye…
Vardı.
Sirkeci taraflarında…
Üstümü giyindim, saçımı başımı düzelttim. Minibüs durağına doğru yürüdüm. Çantamdan hiç ayırmadığım romanım da yanımdaydı. Kitap okumayı seviyordum. Vakit buldukça başka dünyalarda gezinmek, başka hayatlara dokunmak…
Televizyon dizilerinin o yapay dünyasından daha gerçek geliyordu bana. Çünkü gerçek dünya öyle değildi. Lüks arabalar, villalar, birbirini aldatan ama sevmiş gibi görünen insanlar…
Gerçek hayat bizim yaşadığımızdı.
Bir de bizim fabrikayı görsünlerdi…
İş yerine vardım. Makine sesleri beynimin içinde yankılanıyordu.
Tak… tak… tak…
Sanki o dikiş sesleri kalbimde ve kafamın içinde yeni dünyalar kuruyordu. Bir yandan çalışıyor, bir yandan düşünüyordum.
Sorular… sorular… sorular…
Hiç bitmiyordu.
Bir yere koyuyorum olmuyor, başka yere koyuyorum yine olmuyor. Bu olunmazlıkların içinde sürüklenip gidiyordum.
Ama aklımda hep o vardı:
Yemiş İskelesi Camii.
Molaya çıktık. Kitaplardan konuştuk. Masumiyet Müzesi açıldı konu.
“Sevmedim,” dedim.
Hatta açıkça söyledim: “Nefret ettim.”
Kızlar şaşırdı.
“Sen hiç romantik değilsin,” dediler.
“Aşkı da mı sevmiyorsun?”
“Hayır,” dedim. “Ama hiçbir kadın kendini bu kadar harcatmamalı. Bu kadar fedakârlık… bana ağır geldi.”
Sessizlik oldu.
Ben sustum.
Çünkü bazı şeyler anlatılmaz, sadece hissedilir.
Akşam eve döndüm. Eksikleri aldım: un, tuz, ekmek, maydanoz…
Yemek yaptım. Salçalı makarna… içine ince ince doğranmış maydanoz…
Kasaptan aldığım etle köfte yaptım.
Radyoda Fransızca şarkılar çalıyordu. Anlamıyordum ama hissediyordum. Bazen anlamamak daha iyi geliyordu.
Annem geldi. Çok yorgundu.
Ellerine baktım. Çamaşır suyundan çatlamıştı.
“Sağ ol kızım,” dedi.
İçim sızladı.
Gece yatağa yattım.
Ve rüyalar yeniden başladı.
Bir ormanın içindeydim.
Bir kadın vardı. Bembeyaz giyinmişti.
Adı Eir’di.
Şifacıydı.
Elinde süt gibi bir şey vardı. İçtim. İçtikçe içtim. Sanki içimdeki bütün yaralar yıkanıyordu.
Sabah ezanıyla uyandım.
Kalbim yine hızlıydı.
Ama bu sefer korkudan değildi.
Sonraki gece…
Denizin kenarında bir cami…
Sisler içinde…
İnsanlar vardı. Şifa dileyenler… ağlayanlar… tutunanlar…
Ve orada bir adam:
İbn-i Sina
Elinde kıpkırmızı bir tas vardı. Yakut gibi…
“İç,” dedi.
“Şifa bulacaksın.”
İçtim.
Tarçın kokusu yayıldı. Bal… süt… bahar…
Bir anda her şey değişti.
Ağaçlar yeşerdi. Deniz sakinleşti. Korkular dağıldı.
Sonra kadınlar geldi.
Sessiz… derin… tanıdık…
Beni çeşmelere götürdüler. Saçlarımı yıkadılar. Dualar ettiler.
Onları tanıdım.
Onlar gidenlerdi.
Anneannem… babaannem… yarım kalmış kadınlar…
İçimde bir şey çözüldü o an.
Sabah uyandığımda biliyordum.
Gitmeliydim.
Annemle çıktık.
Mısır Çarşısı…
Kapalıçarşı…
Eminönü…
Sirkeci…
Kalabalığın içinden geçtik.
Ve o an…
Tarçın kokusu sardı içimi.
Adım attım…
Bir adım daha…
Ve sonra…
Karşımda o cami belirdi:
Yemiş İskelesi Camii
Kırmızı lalelerin arasında…
Sessiz… ama canlı…
Sanki beni bekliyordu.
Ve ben…
İlk kez…
Gerçekten huzur buldum.
