Kuzguncuk’un İcadiye Caddesi’nde başlardı onların sessizliği.
O cadde ki, güneşin bile içeri girerken tereddüt ettiği, her bir cumbalı evin binlerce hatırayı sinesinde sakladığı uzun bir koridordu. Taş kaldırımların arası yosun tutmuştu; sanki zaman burada durmamış da, sadece çok yavaşlamıştı. Bu yavaşlık, Kemâl için bir sığınak, Nihan içinse kaçınılmaz bir yüzleşme alanıydı.
Kemâl, İcadiye Caddesi’ne her girdiğinde adımlarını bilinçsizce yavaşlatırdı. Hızlı yürürse bir şeyleri kaçıracak, yavaşlarsa bazı şeyleri kurtarabileceğini sanırdı. Zaman, onun için Nihan’ın yanında geçen her saniyeyi dondurma çabasıydı.
Nihan ise hep bir adım geriden gelirdi. Bu bir tesadüf değildi. İçinde, “yaklaşırsam yakalanırım” diyen eski bir korku vardı. Bu mesafe, onun sevgiden korunmak için çizdiği görünmez bir sınırdı.
Kemâl Nihan’ı seviyordu. Ama onun sevgisi bir fırtına değil, ikindi vakti cami avlusuna düşen o dingin ışık gibiydi. Vapur düdüğünün yankısı Boğaz’ın suyuna karışırken, Nihan’ın rüzgârda uçuşan bir saç telini seyretmek, onun için dünyanın en büyük hazinesiydi. Kızın varlığı, Kemâl’in içindeki bütün gürültüleri susturuyordu.
Nihan bunu hissediyordu.
Hissediyor ama adını koyamıyordu.
Çünkü adını koymak, bir şeyi var etmek kadar, onun sonunu da başlatmaktı.
“Eğer söylersem… eğer kabul edersem… sonra ya giderse?”
“Ya bu duygu, sadece adı olduğu için ağırlaşırsa?”
Nihan da seviyordu aslında.
Ama onun sevgisi, kırılmasından korktuğu için hiç açmadığı bir çeyiz sandığıydı. Sevgiyi bir mesuliyet değil, bir kaybediş olarak görüyordu. Söylerse büyü bozulacak, kelimelere dökerse o his sıradanlaşacaktı. Bu yüzden sustu. Bakışlarını hep denizin en uzak noktasına dikti; sanki cevaplar geçen şileplerin gövdesine kazınmış gibiydi.
Kemâl her defasında bir kapı araladı.
Kuzguncuk iskelesinde martılara simit atarken, kalbini onların çığlıklarının arasına sıkıştırdı.
— “Nihan,” dedi bir gün, “insan bazı şeyleri söylemezse eksik kalıyor.”
— “Bazı şeyler de söylenince eksiliyor,” dedi kız.
Kemâl sustu, sonra gülümsedi.
— “Martılar bile doymak için bağırıyor. Ben susarak nasıl doyurayım bu kalbi?”
Nihan gülümsedi.
Bu bir onay değildi; bir kalkandı.
En çok da Çınaraltı Köftecisi’nde susarlardı. Duvarlardaki siyah-beyaz fotoğraflar, onlara bakıp sanki kendi yarım kalmış hikâyelerini fısıldardı. Izgaradan yükselen duman, aralarına görünmez bir tül çekiyordu.
— “Acı ister misin?”
— “Sen nasıl yiyorsan.”
Bu cümle masumdu ama ağırdı.
Çünkü Nihan hayatta da hep böyleydi: İzlerdi ama kendi tadını söylemezdi.
Kızın kıskançlığı, bu sessizliğin en gürültülü yanını oluştururdu. Kemâl’in çalıştığı atölyeye, o tozlu havaya, mesai arkadaşlarına duyduğu öfke; sahibi olmadığı bir bahçeyi koruma çabasıydı.
— “O toz ciğerlerini çürütür,” derdi.
— “Peki sen hangi dünyadasın?” diye sorardı Kemâl.
Nihan cevap vermezdi.
Onun dünyası, kapıları içeriden kilitli bir kaleydi.
O akşam deniz mora çalmıyordu; İstanbul’un bütün efkârı Boğaz’ın suyuna karışmıştı. Kemâl durdu. Kaçmadı.
— “İnsan, adını koymadığı bir kitabın sayfalarını çeviremez,” dedi.
“Sen hem kitabın sahibi gibi davranıyorsun, hem de kapağını hiç açmıyorsun.”
Nihan’ın kalbi hızlandı.
İçinden “Seni seviyorum” geçti ama kelimeler yine korkuya çarpıp dağıldı.
— “Arkadaşız,” dedi.
Bu kelime bir vedâ gibi düştü aralarına.
Kemâl ilk kez kabullendi.
Ve o gece, Nihan’a değil; kendi sabrına veda eden bir mektup bıraktı.
Vapur iskeleden ayrılırken Kemâl güvertede durdu. Bazen gitmek, kalmaktan daha fazla cesaret isterdi. Simit parçasını denize attı. Su onu yuttu. Umut da onunla birlikte battı.
Aradan bir kadının hamilelik süresi kadar zaman geçti.
İcadiye Caddesi hâlâ yerindeydi.
Ama zaman, Kemâl’in yüzüne çizgiler, Nihan’ın bakışlarına geç kalmış bir olgunluk eklemişti.
Kemâl, yine Çınaraltı Köftecisi’ne girdi.
Ve Nihan oradaydı.
— “Acı ister misin?”
— “Artık ne yediğimi de biliyorum, tadımı da.”
Masada bir kitap duruyordu.
Adı konmuştu.
— “Haklıydın,” dedi Nihan. “İsimsiz bırakılan her şey sahipsiz kalıyor.”
Kemâl elini uzattı.
Nihan tuttu.
İcadiye Caddesi’ne çıktıklarında artık ne bir adım geri vardı, ne de kaçacak bir korku. Yosunlar, sanki bu anı beklemek için yeşermişti.
— “Güneş artık tereddüt etmiyor,” dedi Kemâl.
— “Çünkü artık adımız var,” dedi Nihan.
Ve Kuzguncuk o akşam, en güzel bestesini bir feryat olarak değil, iki insanın aynı hizada yürüdüğü sessiz bir kabulleniş olarak denize bıraktı.
İsim konulunca mucize bozulmazmış.
Aksine, sahipsiz kalan her şey, ancak bir isimle vatanını bulurmuş.
