Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
WhatsApp
Sosyal Medya

Sergi

Yağmur Erdem yazdı: Finalleri sağ salim atlatırsam başka hiçbir şey istemiyorum, diye içimden dua ettim. Ve gülümsedim. Sonuçta zor olan şeyleri seviyorum. Psikolog olmak istemiştim. Her şeyin bir bedeli vardı.

Yağmur Erdem yazdı: Finalleri sağ salim atlatırsam başka hiçbir şey

Sabah 06.40…
“Bu saatte ders mi olur?” diye söylenerek kalkıyorum yatağımdan. Dışarısı parçalı bulutlu. Üstümü giyiniyorum ve bir bakıyorum; annem bana sandviç hazırlamış. Sabahın o saatinde uykusunu bölmüş, bir gözü açık bir gözü kapalı… Sallama çayını demlemiş. Benim canım annem.

Metrobüse biniyorum. O bilindik kalabalığın arasına karışıyorum. Her sabah aynı koşturmaca. Bugün Hulusi Hoca’nın dersi var. Amfi içinde sesler adeta kafamın içinde yankılanıyor. Dışarıda müthiş bir güneş var; sanki sislerle örtülü, kırılan ışık parçaları gözlerimin içine batıyor.

Uykusuzum. Çok yorgunum. Stresliyim. Finaller yaklaşıyor. Sorular kafamın içinde dönüp duruyor. Beynin lobları, beynin anatomisi… Amigdala alarm verir, hipokampus geçmişi çağırır, anıları ateşler. Prefrontal korteks ise “Saçmalama, kontrol sende” diye bastırır. Sevgili hipokampus… Bağ kuruyorsun, eskileri hatırlıyorsun, yeni anıları yazıyorsun. Adeta bir arşiv gibi çalışıyorsun.

Ders bitmişti. Sergi vardı. Sanat, resim… Edward Hopper, Salvador Dalí ve daha niceleri. Resmen meraklıydım. Sanata da beynimin en ücra köşelerini kurcalayıp karıştırdıktan sonra bu serginin bana iyi geleceğini düşündüm.

Bir filtre kahve söyledim. Annemin bana hazırladığı sandviçi kahvemle beraber yedim. Kantindeki tostlar kupkuru ve tatsız oluyordu, hem de çok pahalı. Böylesi daha güzel.

Kafeteryada arkadaşlarla Lego kuruyorduk. Bir arkadaşımız beyinden bir logo yapmaya çalışıyordu, ben ise kalpten. Oldukça enteresandı. İşte biz öğrencilerin böyle sıkıcı ve uykulu anları da oluyordu. Fen ve Edebiyat Bölümü okumanın güzel ve zor yanlarını konuştuk. Konserleri, gitmek istediğimiz yurt dışı tatillerini… Ve o klasik soruyu: “20 yıl sonra ne olacağız?”
Herkesin komik, trajik, dramatik ve enteresan fikirleri vardı. Bir de tabii ekonomik durumlar… Kahkahalar kafeteryanın ortasında yankılandı. Kim nereden bilebilirdi ki 20 yıl sonra ne olacağını?

Derken gökgürültülü bir sağanak başladı. Biz de yavaş yavaş arkadaşlarla Haliç Tersanesi’ne geçtik sergi için. Üniversite orayı tahsis etmişti. İçerinin çok farklı bir atmosferi vardı. Işıklar sanki yanıp sönüyor, sergi seni canlı olarak içine alıyordu. Kalabalığın içinde yalnızlık, iç monolog ve yoğunluk hissi aynı anda vardı.

Bir anda kendimi bir labirentin içinde buldum.
“Burası Minotor’un labirenti…” diye fısıldayan sesler vardı.

Göz kapaklarım yavaş yavaş kapanıp açılıyordu. Sanki fısıldayan kişi Dede Korkut’tu. Birisi aksakallarıyla, kıpkırmızı peleriniyle, elinde kılıcıyla karanlıkların efendisi Erlik Han’dan bahsediyordu. Sanki dokuz kat yerin dibine iniyordum.

Halüsinasyonlar görmeye başlamıştım. Resimler birbirine giriyor, ben onların içinde kayboluyordum. Yoksa bu uykusuzluğun bana yaptığı küçük bir oyun muydu? Ama hayır… Bu bir oyun değildi. Çıkamıyordum labirentten. Sesler yerin içine gömülmüş gibiydi. Bir şeyler kayboluyor, yer yarılıyor ve beni içine çekiyordu.

Sanki beynimin sağ ve sol lobu birleşmiş, prefrontal korteks benimle oyun oynuyordu. Ya da aldığımız derslerin ağırlığıydı bu… Ya da ben sınırdaydım.

Birden bir eser üzerime geliyordu. Ulaşılması zor, içsel bir yalnızlığı hatırlatıyordu bana. Sonra yeniden kendimi labirentin içinde buldum. Nasıl çıkacaktım buradan? Bu sanrılar, bu halüsinasyonlar ne zaman bitecekti?

Bir ses:
“Yalnızlık ilaç değil, kılıçtır evlat.”

Işıklar yandığında Lale yanıma sokuldu:
“İyi misin Çağrı?” dedi.

Ellerim titremiş, dudaklarım kurumuştu.
“Evet, iyiyim,” dedim.

Legodan yaptığım kalbi ona hediye ettim. Gülümsedi ve sarıldı.
“Tam senin gibi bir hediye… Çok beğendim. Yeri çok ayrı olacak. Seni tam da bu hâlinle seviyorum.”

“20 yıl sonra bunu çocuklarımıza veririz belki,” dedim.
“Oğlumuz Tarık’a… kızımız Nilüfer’e…”
“Belki de dünyanın bir ucunda seninle yaşlanmış oluruz. Kuzey ışıkları turu yaparız…”

Güldük.

Metrobüse bindik ve sergiden ayrıldık. Oldukça enteresan bir gündü. Dinlenmeye ihtiyacım vardı. Lale’nin evi Eyüp’te olduğu için benden ayrılmak zorunda kaldı.

Metrobüste annemi düşündüm. Ciğer kavurma ve patates kızartması yapmıştı. En sevdiğim yemekler… Ona sarı güller aldım. Sarı, beyaz ve kırmızı tonlarında bir buket yaptırdım. Bir de annemin en sevdiği vişneli pastayı aldım.

Google’da biraz sanat tarihi araştırmaya başladım. Bugünkü sergi oldukça çarpıcıydı. Çantamda Bir Adam Yaratmak kitabı vardı; beni çok etkilemişti.

Kulağımda Frank Sinatra:
“Fly Me to the Moon…”

İçimdeki romantik ve uykulu taraf uzaklaşmak istiyordu. Paris, Londra, Japonya…
Ama sonra sustum.

Bazen insan bağırmak ister.
Sorular sormak ister… ama cevaplamak istemez.

Finalleri sağ salim atlatırsam başka hiçbir şey istemiyorum, diye içimden dua ettim. Ve gülümsedim. Sonuçta zor olan şeyleri seviyorum. Psikolog olmak istemiştim. Her şeyin bir bedeli vardı.

Islık çala çala vişneli pastamla eve döndüm. İçimde sonsuz soru kutucukları vardı. Sokakta insanları izliyordum: yalnız bir kadın, yetim çocuklar, huzurevindeki yaşlılar… Onlara dokunmak istiyordum.

Çünkü dünya zor… ama aynı zamanda çok güzel.

İçimde bir tohum vardı. Ve bu tohum büyüyordu.
Belki de kocaman bir çınara dönüşecekti… kim bilir.

Gözümün önünden Nighthawks geçti. Ekran görüntüsü yaptım.
“Herkes ayrı bir hikâye, herkes ayrı bir dünya,” dedim kendi kendime.

Eskiz defterimi çıkarıp ıhlamur ağacını çizmeye başladım.

“Allah’ım, beni sonsuz kaydıranlardan eyleme…”

Teknoloji bir devrin belasıydı. İnsan kendine oksijen olan şeyleri bulmalıydı.

“Kimseyi yargılayamazsın Çağrı…” dedim kendime.

“20 yıl sonraki Çağrı… umarım o istediğin tatilde kuzey ışıklarını görürsün.”

Eve girdim.

Anneme sarıldım.
Tüm hayallerimi, dualarımı, umutlarımı onun yeşil gözlerinin içine bıraktım.

“İyi ki doğdun anneciğim,” dedim.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yağmur Erdem yazdı: Üstümü giyindim, saçımı başımı düzelttim. Minibüs durağına
Sıradaki Haber Rüyalar ve anneler