“Benim adım insanların hizasına yazılmıştır.
Her gün yepyeni rüyalarla ödenebilen bir ceza bu. “
İsmet ÖZEL
Anadolu Öğretmen Lisesi, yamacında muhtelif ağaçlar ve cılız orman bitkileri bulunan sarp, engebeli ve kayalık bir arazi üzerine konumlanmıştı.
Bulunduğu arazinin engebeli yapısı sebebi ile kavisler çizerek uzanan toprak bir yoldan ulaşım sağlanan bu okul, görenlerde ürküntünün eşlik ettiği bir şaşkınlık duygusu uyandırırdı. Zira üzeri dikenli tellerle kaplı ve boyu üç metreyi aşkın duvarlar ile çevrelenen, üzerinde alıcı kuşların ve yarasaların uçuştuğu, gün doğumunun ve akşamüstlerinin ufku griye boyadığı alacakaranlık vakitlerinde civarında baykuş çığlıklarının yankılandığı bu okul; kimilerine orta çağdan kalma görkemli bir şatoyu, kimilerine azılı suçluların tecrit edildiği bir mahpushaneyi, kimilerine ise korunaklı bir kaleyi çağrıştırırdı.
İlçeden yaklaşık seksen km uzaktaki bu okulun öğrenci ve öğretmenleri, okula uzanan kavisli yol ile bağlanan otoyoldan günde ancak iki sefer geçen minibüslerle ilçeye ulaşım sağlardı. Zaten ilçeye giden araçların bu uzak noktaya gelmelerinin yegâne sebebi de bu okulda öğrenim gören öğrenciler ve ilçede ikamet eden öğretmenlerdi. Ancak yıllardan beri eğitim öğretime devam edilen bu okulun neden böylesi ıssız ve uzak bir meskende bulunduğunu, hangi gerekçelerle ulaşım güçlüğü yaşanan bir bölgeye inşa edildiğini kimse bilmezdi.
Bölgenin kuş bakışı manzarasında yükseltinin tepesinde iki bloktan oluşan okul binaları, pansiyon ve yemekhane binası, kapalı spor salonu, kütüphane ve okul bahçesinde yer alan futbol ve basketbol sahalarından oluşan kampüs; yükseltinin yamacında ise çoğunlukla akasya, çam, atkestanesi, çınar, meşe gibi ağaç kümelerinin arasından kıvrılarak uzanan toprak yol göze çarpardı.
Pansiyon binasının en üst katında, yalnızca öğretmenlerin ve personelin kullanımına açık bulunan teras, ufukta gözlenen tabiata hakimdi. Öyle ki bu terastan manzarayı seyreden kimse, berkitilmiş bir kalenin kumandanı olduğu hissine kapılabilirdi. Tıpkı şu anda bu terasta bulunan Naci Hoca gibi…
Bu okulun çiçeği burnunda öğretmenlerinden biriydi Naci Hoca. Uyku tutmayan diğer gecelerde olduğu gibi temiz hava almanın iyi geleceğini umarak gelmişti buraya. Üç kat yukarıya çıktığı merdiven basamaklardan sonra terasa varmış ve dirseklerini dayadığı korkulukların üzerinden, sürrealist bir tabloya benzettiği manzarayı seyrediyordu. Kar yağışı henüz başlamıştı. Bu manzara geçmişini, talebelik yıllarını anımsatmıştı ona.
Liseye başladığı günü dün gibi hatırlıyordu. Babasının yamacında yürüyen bir gölge gibi gelmişti okula. Babasının “Müdür Bey” diye hitap ettiği müdür yardımcısının karşısında ezilerek yaptığı konuşmayı anımsıyordu. Daha doğrusu babasının kekelemekten yapamadığı konuşmadaki o öznesi ve yüklemi birbirine karışan, sırasız, devrik cümlelerinden hareketle tasarladığı konuşmanın ne olduğunu o da anlamıştı, tıpkı masasının başında başını kaldırmadan dinleyen veya dinliyormuş gibi görünen müdür yardımcısı gibi. Hatta bundan hareketle tasarı ile hakikatin hiçbir zaman birbiri ile tam anlamıyla örtüşmediğini o zaman mı düşünmüştü? Yoksa aradan yıllar geçip de müdür yardımcısının odasında kendisinin kapı eşiğinde ellerini bağlayarak durduğu, babasının ise masanın önündeki koltuğa tedirgin, her an kalkacakmış gibi oturduğu o anı anımsadığı zaman mı? Bunu tam olarak kestiremiyordu.
Ancak müdür yardımcısı belki de böylesi konuşmalara ve evladını okul pansiyonuna yerleştirmek üzere gelen ailelerin tedirginliğine fazlaca aşina olduğundan olsa gerek, kayıtsız görünüyordu. “Siz merak etmeyin.” gibi kısa birkaç cümle ile karşılık vermişti sadece. Ardından öğrencilerin çarşı veya evci izni dönüşlerinde pansiyona giriş yapmaları gereken saati, kahvaltı ve yemek saatlerini, etüt ve yat saatlerini tebliğ etmiş ve toplu alanların kullanımına, kılık kıyafet ve temizlik kurallarına dair bir dizi bilgilendirme yapmıştı.
Babası ise eğitimin ve ilim tahsil etmenin önemine dair bir şeyler eklemek istemişti konuşmasına. O anda temsili bir devlet olarak gördüğü müdür yardımcısına hitaben “eti senin kemiği benim” gibi, güven ifade eden bir cümle ile kapanış yapmak istediyse de onu dahi becerememiş, yine “siz” diye hitap etmişti.
Sonra onu bırakıp gitmişti babası. Giderken de ona kılavuzluk etmesini umduğu birkaç dağınık nasihat etmeye gayret etmişti. Babasına ettiği veda, o nasırlı ellerin dudaklarında bıraktığı pütürlü bir okşayış, saçlarına zoraki dokunan bir şefkat olarak kalmıştı hafızasında. Üzerine bir beden büyük gelen okul üniforması ile okul binasının merdiven basamaklarına otururken bu anı düşünmüş ve bu şefkatin uzağında hissetmişti kendini.
Pansiyona yerleşip de aradan bir iki hafta geçtikten sonra evci iznine gitmişti gerçi. Bu ilk iznini takip eden haftalarda da düzensiz aralıklarla birkaç haftaya bir gitmeye devam etmişti evine. O, sobanın yamacında iki büklüm otururken karşısındaki somyada oturan babasının sorduğu sorulara cevap vermişti. Sobada alazlanan ateşin ahşap tavandan babasının yüzüne ve dizinden sallanan koluna yansıdığını hatırlıyordu. Odun sobasının çıtırtıları eşliğinde babasının sorularını cevaplarken bir dağ imgesi oluşmuştu zihninde babasına dair. Fakat bunun soba ile somya arasındaki erişilmez mesafeyi mi yoksa babasına duyduğu güveni mi çağrıştırdığını kestirememişti.
“Sen kendini kurtardın” demişti babası, okuluna ve derslerine dair bir dizi sorunun cevabını dinliyormuş gibi göründükten sonra. “Yediğin azık da yattığın yatak da devletten artık.”
Anasının kaçamak okşayış ve öpücüklerle gösterdiği şefkatin tedirginliğinde de hissetmişti babasının açıkça söyleyemediğini. Kardeşlerinin yatarken yerlerinin daralmasına homurdandıklarını işittiğinde ise emin olmuştu. O günden sonra evine de gitmez olmuştu Naci.
Evci izninin zorunlu olduğu uzun tatil dönemleri haricinde hiç gitmemişti evine. Pansiyondaki öğrencilerin birer birer gittiği hafta sonlarında ev sahibi gibi yolcu etmişti hepsini ve zamanla boğuşmanın ne olduğunu öğrenmişti o bitmek bilmeyen günlerde. Yemekhanede bir başına yemek yerken, okul kampüsünde gezinirken ve alt ranzadaki yatağına uzanıp yatakhanenin penceresinden ufku gözlerken anası düşmüştü aklına. Yarasa ve baykuş çığlıklarının birbirine karıştığı saatlerde aidiyet mevhumu üzerine düşünmüş, tanımlayamadığı tuhaf duygular içinde ağlamaklı olmuştu. Henüz tam olarak çıkmayan sakallarını kazırken yüzünde oluşan kılcal kesiklerle yaşadığı acıyı, fiziksel olmayan sancıyla kıyaslamıştı.
Babasının ve emmilerinin de zaman zaman yaşadığına benzer bir haleti ruhiye ile tütün kutusuna uzandıklarını hatırlamıştı Naci. O yaşa dek rol modeli alabildiği yetişkinlerin gerçekleştirdiği bu eylem, Naci’nin izah edemeyeceği ancak şuursuzca çıkarım yapabileceği bir tesire sahipti. Aile büyüklerinin “dert” diye adlandırdıkları ıstırapla uzaktan uzağa bağdaşım kuran Naci, ilk çarşı izninde tütün almıştı kendine, ihtiyaçlarını gördükten sonra arta kalan parayla. Uzun süren bir eylemsizlik sürecinden sonra harekete geçmenin hayatına getirdiği yenilik, bir müddet avutmuştu onu. Kaçak göçek içtiği sigaralarla dinmeyen ıstırabına fasılalar veriyordu Naci. Ancak son nefesini savurduğu her sigaradan sonra kaçtığı hakikatle yüzleşiyordu. Zaman geçmiyordu ve Naci’nin canı çok sıkılıyordu.
Başlangıçta yalnızca can sıkıntısından kurtulabilmek için başlattığı bir başka eylemin, zaman karşısında verdiği mücadelede en etkili yöntem olacağını bilmiyordu Naci. Ödevlerini erkenden bitirdiği akşam etütlerinden birinde, oturduğu sıranın bölmesinde duran bir kitaba dokunmuştu elleri. Sayfaları, su ve çamur lekeleri ile yıpranmış bir kitaptı bu. Suç ve Ceza…
Kitabın kapağını açtığında yüzünde hafif bir esinti olarak hissettiği etki, cümle cümle okuyarak ilerlediği kitabın sayfalarını çevirdikçe şiddeti artan bir fırtınaya ve ardından Naci’nin zihnindeki çatıları uçuran kasırgaya dönüşmüştü. Ancak onu savurmak için zorlayan bu kasırganın şiddetine rağmen iki eliyle kavradığı kitaba sımsıkı tutunmuştu Naci. Yaklaşık bir saat süren mücadelenin sonunda etüt saatinin bittiğini fark ettiğinde artık zamanın karşısında savunmasız olmadığı bilinciyle gülümsemişti. Ertesi gün okul kütüphanesine gidecek ve raflarda sıralanan yüzlerce kitabın kendisine sırdaş gibi gülümsediğini görecekti.
İlköğretim yıllarını köyünde, öğrenci mevcudu elliyi bulmayan taş mektepte geçiren Naci’nin ilk ciddi toplumsal deneyimini yaşadığı bu yıllarda, varlığını algıladığı ilk sorunsal gülmek olmuştu. Herkes gibi gülemiyordu Naci. Herkesin güldüğü gibi gülemiyor, herkesin güldüğü şeylere gülemiyordu. Gündelik hayatta kimsenin farkına varmadığı detaylara ise kimsenin anlam veremediği şekilde gülümsüyordu.
Söz gelimi ders esnasında kedi, köpek, kurbağa gibi muhtelif hayvan sesleri çıkararak dersi sabote eden çocuğun yaptıkları ona komik gelmiyordu. Yemekhanede tabldot taşıyan arkadaşına çelme takılmasını vahşi buluyordu. Yatakhanede üst ranzaya tırmanan kimsenin donunu indirmek saçma geliyordu. Fakat söz konusu bu manzaralar karşısında diğerlerinin gülmekten nefesleri kesilirken onun yüzünde küçük bir tebessüm dahi oluşmuyordu.
Kimi zaman onlarla ilişki kuramayışının nedenlerini sorgulayarak kendinden şüpheye düşerdi Naci. Böyle zamanlarda sosyalleşme kaygısı ile onların eğlence anlayışını benimsemeye çalıştıysa da olmadı. Onların kendi aralarında yaptıkları espri ve şakalar Naci’ye eğlenceli gelmiyordu. Onun anlattıkları ise diğerlerinin ilgisini çekmiyor ve yaptığı esprilere gülünmüyordu.
“Kalabalıkların eğlence anlayışı ilkel kabilelerden farksızdır.” demişti yıllar sonra, yıllar sonrasında dahi aynı sorunsalın mevcudiyetini hissettiği sırada.
Öte yandan bir atkestanesinden veya akasyadan dökülen yaprağın zikzak çizerek yamaçtaki yaprak yığınlarının üzerine düşmesini, kaldırımlarda çıtırtılarla ezilen yaprak yığınlarını, kar örtüsünün henüz bozulmadığı zeminlere basarken çıkan gıcırtıyı, cama vuran yağmur damlalarını, duyduğu tüm ses ve gündelik konuşmalardan daha anlamlı bulurdu Naci. Bu duygu ile kaç kez kapıldığı heyecanı dizginleyememiş ve coşku ile dikkat çektiği o müthiş manzaraların umarsız ve vurdumduymaz bakışlarla karşılandığını görmüştü.
Onun tabiatındaki bu tecessüs, daima yadırganmıştı. Öyle ki kaç kez kapıldığı esrarlı duygular içinde başını bulutlara gömercesine gökyüzüne doğrultmuş ve keyifli bir tebessüm eşliğinde kendine geldiğinde etrafındaki insanların müstehzi bakışlarıyla yaralanmıştı.
Rüzgârda salınan çimen yapraklarına, çiğ damlalarına, bir karıncanın ağır aksak fakat çelik gibi bir gayretle taşıdığı kırıntıya, konduğu duvarda sekerek ilerleyen bir serçeye bakarken düşünürdü. Gökyüzünde kanat çırpan bir güvercinin kanatlarını kalem tahayyül ederek yazılanları okumaya çalışırdı. Tabiatın devinimi ve gündelik hayatın akışı içinde küçük birer ayrıntı haline gelerek unutulan tabiat manzaralarına bakarak uzun uzun susar, seyreder ve şaşırırdı Naci. Yalnız tabiattaki bu muhteşem devinime değil, onun gördüklerini görmeyen, onun duyduklarını duymayan insanlara şaşırırdı. Öyle ki o, tomurcuk çiçeklerle bezenen bir ağaca bakarken uçsuz bucaksız kırları, çatılardan sarkan buz sarkıtlarına bakarken kutuplarda çatlayan buz kütlelerini görürdü.
İnsanlarla arasında oluşan uzaklığın nedenini arardı Naci ve etrafında maddi mevcudiyeti bulunmayan, aşılmaz duvarların uzandığını görürdü. Kendisine kimi zaman hiç kimsenin hissetmediği türden müthiş bir esrimeyi bahşeden fakat onu çoğunlukla insanların içinde garabet yaftası ile yalnızlaştıran bu hassasiyetin kendisini ayrıcalıklı kılan bir mükâfat mı yoksa nedenini bilmediği bir günahın cezası olarak verilen maraz mı olduğunu anlayamazdı.
“Yalnızlık” demişti bir gün yaşadığının yalnızlık olduğuna kanaat getirdikten sonra. “Bir başına acı çekmek değil, bir başına sevinmektir aslında.” Ve yalnızlığının yanlış zamanda, yanlış mekânda, yanlış insanlar arasında olmasından kaynaklanan bir talihsizlik olduğuna hükmetmişti.
O günden sonra mutlu olduğu, güzel bir geleceğin tasavvuru ile yaşamaya başladı Naci. Kalabalıkların uzağında kaldı. Sevincini gizledi. Keşfettiği muhteşem güzellikleri, gizlenmesi gereken bir sır gibi sakladı. Doğru zamanda, doğru yerde, doğru insanlar ile karşılaşacağı zamanı bekleyerek okudukça zihnine sıralanan kitaplar, zamana verdiği kısacık fasılalar ve yalnızlığına teselli olan gülümseyişlerle liseden mezun oldu. Kendi gölgesine sahip bir nesne gibi ayrıldı, babasının yamacında geldiği okuldan.
Bambaşka yaşantılara kapı aralayan farklı diyarlara gitti. Coğrafya kitaplarında tanıdığı iklimlerde yaşadı. Denizi gördü. Denize sevdalı insanlar gördü. Kar yağmayan ve yılın üçte ikisinde karın yerden kalkmadığı memleketleri gezdi. Kar yağışına ilk kez şahit olan insanların sevincine, köylerde büyüyen insanların kent yaşamındaki ürkekliğine ve kentlerde büyüyen insanların tabiata duyduğu özleme tanıklık etti.
Seher vakitlerinde tenha parklarda, akşam saatlerinde hınca hınç caddelerde dolaştı. Banklarda oturdu, kahvelerde sabahladı. Issız ve yüksek tepelerden alev alev ışıldayan şehirleri seyretti. Konserlere gitti. Gişe rekorları kıran komedi filmlerini dram gibi seyretti. Alkışlarla inleyen konferans salonlarındaki varlığının nedenini sorguladı. On yıllardır bilinen sloganları, bir ideolojinin ateşli hezeyanı içinde ve taptaze duygularla tekrarlayan insanlara şaşırdı.
Trenle ve uçakla yapılabilen uzun yolculuklara çıktı. Yüzlerce yıl öncesinden kalan han, hamam, saray ve kervansarayları; binlerce yıl öncesinden kalan antik kentleri gezdi. Şehir meydanlarındaki sembolik anıtların ve saat kulelerinin önünde fotoğraf çekindi. Müzelerde, tarih öncesi devirlerden bugüne gülümseyen çanak ve çömleklere bakarken insanın eşya üzerindeki egemenliğinin trajik bir yanılgı olduğunu düşündü.
Sahaflarda ve kütüphanelerde kendisine gülümseyen sırdaşlarla mutlu oldu. Kitaplarda tanıdığı dünyanın hakikatte karşılığı olmayan fakat hakikatten çok daha güzel ve başka bir dünya olduğunu anladı. Şehir meydanlarında ihtiyar kadınların sattığı buğdayları güvercinlere serpti. Çığlık çığlığa uçuşan martılara simit attı, vapurun yamacında zıplayan yunuslara gülümsedi. Leyleklerin sürü halinde göç ettiğine, dörtnala koşan yılkı atlarının rüzgârla yarıştığına şahit oldu. Yenidünya ağaçlarını gördü, nar bahçelerini dolaştı, incir kuşlarının yalnızca mısrada yaşayan bir efsane olmadığını öğrendi. Daha evvel hiç görmediği ağaçlar görüp, ismini bilmediği çiçeklerin varlığından haberdar oldu ve tabiatın efsunlu kımıldanışlarını, her daim hayranlıkla seyretti.
Kendi kendine gülümseyip sevindi. Kendisiyle kavga edip konuştu. Herkesin güldüğüne gülemedi ve gittiği her yerde onu insanlardan ayıran o mücerret duvarları görerek kalabalıkların uzağında kaldı.
Pek çok insanın iştiha ile anlattığı aksiyonlu yaşam olaylarından oluşan tecrübe mevhumu, onun için çoğunlukla anlatılamaz evsaftan, dış dünyaya dair yaptığı gözlemlerden ve tahlil ettiği duygu ve düşünceler vasıtası ile iç aleminde yaptığı keşiflerden ibaret olmuştu. Üstelik bu keşiflerin hiçbir zaman muayyen bir tarihi olmamış, Naci epeyce yol aldıktan sonra ardına bakan bir seyyah gibi sergüzeştinin kendisini getirdiği noktayı görebilmişti. “Buna da sergüzeşt denilebilirse…” diye mırıldanırken.
Hayatı bir çembere benzetmişti Naci, sergüzeşti onu mezun olduğu okula öğretmen olarak getirdiğinde. Bir zamanlar öğrencisi olduğu sınıflarda ders anlatırken idealist duygulara kapılmış ve bunu, yaşam serüveninde anlamlı bir bütünlük olarak görmüştü. Öğrencilerine bakarken terütaze bir Naci’yi aramıştı içten içe Naci Öğretmen. Ancak aşinası olduğu mekândaki bu pozisyon değişikliğini kanıksaması ile günler, yabancısı olmadığı bir sessizliğe bürünmüştü yeniden.
Okul pansiyonunda belletmen olarak görev yaptığı; zamanını yemek, etüt ve yat saatleri doğrultusunda planladığı, saatlerini kitap okuyarak ve sigara içerek geçirdiği, mesai saatlerinde daima tıraşlı ve takım elbiseli dolaştığı, güvercin kanatlarını kalem tahayyül ederek gökyüzüne yazılanları okumaya çalıştığı, herkes gibi gülemediği, herkesten gizli gülümsediği ve yaşaması lazım gelen vakitten çok evvel dünyaya geldiği düşüncesi, telafisi olmayan bir gecikmişlik duygusu, her şeye rağmen farklı koşullarda var olabilecek bir başka yaşam ve gelecek tasavvuru içinde yaşarken bir şey fark etti Naci Öğretmen.
Nice zaman ulaşmak için çabaladığı noktanın yolun başlangıcından pek farkı yoktu. Bir atkestanesinin döktüğü yaprak, aynı nahif endamla yeryüzüne düşerken bir karıncanın sahip olduğu gayret, yıllara ve yüzyıllara direniyordu.
Başını bulutlara gömercesine gökyüzüne doğrulttu Naci Öğretmen. Daha evvel okuduğu bir şiirin[1] mısralarında, nicedir aradığı bir cevabı buldu. Ona tadına doyulmaz bir yaşam keyfini ve katıksız bir yalnızlığı eş zamanlı yaşatan o tecessüs, her gün yepyeni rüyalarla ödenen bir cezaydı.
Muhammed Ali Koçak
[1] Karlı Bir Gece Vakti Bir Dostu Uyandırmak, İsmet ÖZEL
