Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
WhatsApp
Sosyal Medya

Lisan-ı edep ile

Fasülyeye hiç dokunmadı. Pilavdan aldı bir iki kaşık . Yer sofrasından, ellerini geriye atarak bedenini sürükledi, biraz ötedeki duvara yaslandı. Annesi “Oğlum…” diyebildi sadece. Tamamlatmadı cümlesini. “Eline sağlık anacığım ama bulgur şişiriyor işte beni.”

Fasülyeye hiç dokunmadı. Pilavdan aldı bir iki kaşık . Yer

Fotoğraf: Enes Yasin Bay

Kadıncağız “ Keşke pirinç pişireydim.” demek için ağzını açacaktı ki sağ kolunu yere paralel uzatıp beşer beşer sayarcasına parmaklarını ileri geri salladı. “ Sağol ana, sağol sağol, utanıyor muyum sanki, ev benim !” Bağdaş pozisyonunu abartan baba da iki ayağını sofraya teğet uzatarak lafa karıştı. “Garı !” dedi, “Sana söyledim lahmacun yaptırak deyi !”

Artık sıkılmıştı. Çocuk muyum ben, demek ve ergenlik döneminde defalarca yaptığı gibi kalkıp dış kapıyı sertçe çekmek istiyordu ama kırmaya kıyamayacağı kadar yaşlanmıştı anne babası. Belki gönüllerini almak için bile vakitleri kalmadığını düşünüyordu. Üstelik yaşı ilerledikçe rüştüne yaraşmayacak, çocuksu bir alınganlığa bürünüyor insan. Gözün karnı yok, hesabı biriktirilmiş onca anı yetmiyormuş gibi, hep daha, daha… diyor insanoğlu, sevdiklerinin yanında olmasına. Belki ayrılık zamanlarının keskin ve tırtıklı törpüsü gereğinden fazla inceltiyor ruhları. Bu yüzden ince bir buz kristalinden daha kırılgan ediveriyor son demler insanoğlunu. Sevdiklerini bir daha görememe ihtimalinin marifeti, belki de bu.… Belki de gösterinin son sahnelerinde başat rol alma kaygısı… Ama su götürmez bir gerçek var ki insan yaşını biriktirirken metanetinden harcıyor.

Gelişinin ikinci haftasıydı doğup büyüdüğü köye. Değil iki hafta, iki asır olsa doyacağı yoktu eli öpülesi ihtiyarların. Hep “Bir gün daha, bir gün daha !” diyerek uzatmışlardı ziyareti. Aslında iyi de olmuştu hani. Hem anne babasının gönlünü almış hem de yaz sıcağından bir süreliğine de olsa kurtuluvermişti. Yılın bu ayında Antalya’da iki kesim yaşar zaten : Allah’ın güneşini yılda birkaç kez bile göremeyen Baltık azmanları ve bu nimeti onlara pazarlayan açgözlü döviz istifçileri. Ha bir de Meltem ve Arif gibi derd-i maişetin peşinde gurbet illere sürülenler

Sıcak ve nemli havanın lebalep doldurduğu bir gayya kuyusuydu Antalya ama neyse ki kuyunun dehlizlerini  kar esintilerine açan eşi vardı orada. Zaten hiç çıkmamıştı ki aklından, yüreğinden… Çalışıyordu kadıncağız. Teftiş varmış bankada. İzin alamayacağını bildiğinden, müdürün burnunu kaldırmak istemiyordu. Biliyordu ki en yüksek uzvu bıngıldağı değil burnuydu herifin.! Bu yüzden izin girişiminde bulunmamış, “Git, ama özletmeden dön.” diye uğurlamıştı kapıdan Paşa’sını .

Soyut ve muallak bir zamanı resmetmişti aslında “özletmeden” derken. “Beni kaç günde özleyeceksin, bir görelim.” Havasındaydı, aktırmadan. Eeee boşuna dememişler: Dünya imtihan dünyası. Bu sınavı kaybetmişti sanki Arif. Telefonda belli etmese de çoktan göz kapakları aşağı doğru kaykılmıştır Meltem’in. İnce, narin bedeniyle orantılı bir nezaketi vardır. Kan içer kızılcık şerbeti … derler ya? Tam da öyleydi. İsmiyle müsemma dedikleri ender insanlardandı. Bir meltem ferahlığı üflerdi varlığı. Kalabalığı olmayan, ayrıntısız; sorgulamayan, tamamlayan bir kadındı. Mütemmim cüzüydü Arif’in.

Evet, gitmeliydi artık. Ama nasıl? Bu iki sevimli ihtiyarın doymak bilmeyen evlat iştihasını kırmanın zamanı gelmişti. İncitmeden, dualarını alarak. Gitmeliydi, “Kamet-i bala”sının o huzur verici sesiyle serinlemeli, onun bitek ikliminde yeşermeye kaldığı yerden devam etmeliydi. Ama nasıl ? Anası hazırdı zaten “Besle, büyüt; ellere yar olsun.” demeye.

“Anacığım !” dedi. Kararlılığını o tok ses tonuyla Antik Dönem heykelleri gibi tahkim ederek “Ben yarın gidiyorum. Size doyum olmaz. Ama gitmeliyim.” . Annesi sofrayı toparlama bahanesiyle pilav tepsisini kapıp mutfağa gitti, hızlı ve sert adımlarla. Belli ki bu sefer Arif’i durduramayacaktı. Engel olamayacaktı. Yaban illerine kanat kanat sökün edecekti yavrusu. Burnundan genzine doğru naneli bir soluk geçti. Yarımdı. Boğazındaki yumru, yolunu kesmişti. Daraldı. Yetmiş küsür yıllık ömrünün en derin nefeslerinden biriyle o yumruyu yuttuğunda nemlenen gözlerini, pazen fistanının koluyla silmişti. “Acelen ne, oğlum, okulların açılmasına daha iki ay var.” diyecek oldu, vazgeçti. Kararlılığı görmüştü, anlamıştı Arif’in sesinden.

Durumu kurtaracak bir gerekçe arıyordu Arif. Ama ne? İncitmemeliydi onları. Korkunç çatlaklarla fiyortlara dönmüş bu mübarek yüzlere bir çentik daha atmamalıydı. Yalan söylese hemen bilirlerdi. Bu yüzden doğruyu söyleyecekti. Adabımuaşeret gereği “ Çocukları özledim, ana !” dedi. İhtiyar kadın, her zamanki çamlardan birini daha devirmek üzere olduğunu bilmeden“ Senin çocuğun var da bizim haberimiz yok mu ?” dedikten sonra sol elinin ayasıyla ağzını kapadı.“Vayy! dedi, “Benim lal olası dilim.”

Arif, içinde çağlayan ateş nehrinin yatağından taşmasına izin verecek biri değildi. Hele de ihtiyar anasına!!! Yutkundu, dokuz yıldan beri dokuz boğum olmuştu boğazı. Bir torun verememişti onların kucağına. Anasının komşu kadınlara ifadesiyle “Ocağı kördü.”

Annesinin mahcubiyetini gidermek için söylenecek bir söz arıyor, bulamıyordu. Ne denebilirdi ki? Patavatsız ihtiyar, çuvalı dipten silkelemiş, pişmanlığın hükmünü askıya almıştı. Fakat devrilen bu çamı yeniden dikip gövertmeden gidemezdi. Bu yaşta vicdan muhasebesiyle baş başa bırakamazdı anasını. Gülümsedi. Bir yol bulmuştu:

Baba, dedi. Sen çocukları özledim diye askerden kaçıp eve geldiğinde bize değil anneme sarılmışsın doğru mu? Babası:

-Yok öyle bir şey!

– Hadi hadi, Emine halam anlattıydı bana. Abimle ben varmışım o zaman. Abim üç yaşındaymış. Ben beşikteymişim. Dedem bahçedeymiş, sen kapıdan girer girmez anama sarılmışsın da halam öksüre tıksıra zor ayırmış sizi. Dedem gelip sana bağırdığında “ Çocukları çok özlediydim. “ demişsin.

-Yaaa ana, demek ki benim de çocuğum varmış.