Kar tüm yolları kaplamıştı. Alaaddin Keykubat ve arkasındaki hassa ordusu, Konya yolu üzerinde kızıl otağı kurdurmuştu. Şartlar ağır, vücutlar yorgundu. Sultan, “Kızıl otağı bu yol üzerine kuracağız,” dedi. Emir derhal yerine getirildi. Biraz olsun dinlenmek için otağına çekildi ama biliyordu ki dinlenmek, onun için çoğu zaman bir seçenek değildi.
Bunun farkındaydı. Arkadan gelen fısıltıları duyuyor, Moğolları ve peşisıra gelen tehlikeyi seziyordu. Kızıl otağın içinde, yünden şiltenin üzerinde gözüne uyku girmiyordu. Dışarıda kar fırtınasının uğultusu, atların nallarının yere vuruşuyla birleşiyordu. Derken sabah oldu.
Sabah ezanı okunmaya başladı. Sultan abdestini bakır kasesinde aldı, deri kaftanını giydi. Üzerine has yünden kürkünü geçirdi, başına kalpağını taktı. Ayağındaki çarık çizmeleri çıkardı ve namaza durdu. Konya Ovası’nın ortasında, iri kahverengi gözleriyle “Niyet ettim Allah rızası için…” diyerek sabah namazını kıldı. Ardında saf tutan hassa ordusuyla birlikte namazlarını eda ettiler.
Namazdan sonra askerleriyle konuştu. Artık kervansaraylara göz kulak olma, halkı koruyup kollama zamanıydı. “Haydi yiğitlerim,” dedi ve yola revan oldular. Kar yüzlerini adeta bir bıçak gibi kesiyor, ellerini kurutuyor, gözlerini bile açtırmıyordu. Bu coğrafyada kış, her zaman çetindi.
Atların nal sesleri eşliğinde akşam olmaya başlamıştı. Konya’ya vardıklarında şehrin canlılığı onları karşıladı. Dericiler, bakırcılar, kumaşçılar, iplikçiler ve esnafın koşuşturması vardı. Sultan rahatladı; korktuğu gibi değildi. Topraklar emin ellerdeydi. Ama yine de arkadan gelen fısıltıları hissediyordu. Düşman, puslu dağın üzerindeki sis gibiydi.
Kimse onun, büyük cihan padişahı Alaaddin Keykubat olduğunu bilmiyordu. Ya da biliyor, susuyordu. Sultan, bir ihtiyar iplikçinin yanına geldi. Parmaktaki çift başlı kartal yüzüğüne bakan ihtiyar, bir an duraksadı.
İhtiyar, iri mavi gözleriyle içinden geçirdi: Bu adam sıradan biri değil. Yüzüğünden anlamıştı; karşısındaki büyük birisiydi.
“Yolunuz açık ola,” dedi. “Allah’a emanet olun.”
Kervansaraya uğramadan camiye gitmek istedi Sultan. Çarşının içinden geçerken tüccarların fısıltıları kulağına geliyordu. Bakışlar üzerindeydi; sanki herkes onu tanıyor ama susuyordu. Alaeddin Keykubat, Alaeddin Keykubat Camii’nde ikindi namazını eda etti. Mescit ile dergâh arasında, küçük ama maneviyatı çok yüksek bir camiydi. Sultan çok etkilendi.
“Şükürler olsun sana Rabbim,” dedi.
Cemaati görünce başındaki kalpağı ve kürkü çıkardı. Abdest aldı, camiye girdi. Misk ve amber kokuları etrafını sardı.
“Ya Rabbi,” dedi, “devletime, milletime zeval verme. Zalime fırsat verme. Yüzümü ak eyle, bana güç ve kuvvet ver. Senden başka dayanacağım kimsem yok.”
Cami soğuktu ama içinde hissettikleri sımsıcaktı. Hiç çıkmak istemedi. Cemaatle namaz kıldı, sohbet etti. Yaşlı bir adam gözlerinin içine bakarak,
“Allah devletimize zarar vermesin evladım,” dedi.
“Âmin, bey amca,” diye karşılık verdi Sultan.
Cemaat dağıldı, kalabalık azaldı. Kapıdan çıkarken, elinde sopası, rengârenk boncukları ve sırtında koyun postuyla bir meczup yaklaştı.
“Biliyorum,” dedi, “sen sultansın. Kimselere söylemiyorsun ama herkes konuşuyor. Olsun… ben susuyorum. Hoş geldin sultanım.”
Sultanın gözlerinin içine baktı.
“Rabbimin seni buraya getirmesi boşuna değil,” dedi meczup. “Sen büyük kurtuluşun habercisisin. Zalimin karşısında duran, bize bu toprakları bahş eden sensin.”
Kirpiklerine kar dolmuştu.
“Allah seni korusun,” diye dua etti ve asasını vura vura camiden ayrıldı. Karlar içinde gözden kayboldu.
Sultanın gözleri dolmuş, dili kenetlenmişti.
“Ya Rabbi,” dedi, “beni ve ordularımı muzaffer eyle. Masumlara, ümmete, halkıma yardım et.”
“Allah yar ve yardımcımız olsun,” diyerek ordusuyla birlikte yeniden yola revan oldu.
