Büyüdüğüm evde “Allah’ın” adını anmak, yasak bir ülkeye bakmak demekti. Evlatlık verildiğim evin kapısından girdiğimde bir aileye değil, soğuk inkârların kalesine sığındırılmıştım. Duvarlarda tuhaf tablolar, raflarda rasyonalizmin soğuk kitapları diziliydi. Ruhun açlığını doyuracak tek harfe yer yoktu bu evde.
“Burada her şey akılla mı açıklanıyor?” derdim kendi kendime… Kalbimdeki manevi ateşi ne açıklayabilirdi. Sırrımı hangi kitap çözebilirdi. Evet evet sırrım büyüktü…
Babaannemden kalma eski zamanların kokusunu taşıyan el yazması Kur’an-ı Kerim, benim sırrımdı. Arapça bilmez, Elif’i Lam’dan ayıramazdım fakat sayfalara temâs ettikçe, ruhumun havası değişir, okumayı bilmediğim kutsal kitabı vecd içinde göğsüme bastırırdım. Hıçkırıklarımdan dökülen yaşlarım, sararmış sayfalara damlarken: “Seni okuyamasam da tanıyorum” derdim. Yine bir vecd sırasında, sözde akıl yüklü (!) evde, üvey babama yakalanmıştım. Öyle bir baskın yemiştim ki, sarı sayfalar büyük bir hışımla elimden alınırken, tarumar olmuştum. Üvey babamın avucu yüzüme indiğinde, ağzımdan akan kanın tadıyla, zihnimde bir hâkikat belirivermişti. Tartaklanırken cilalanan zihnim, kıymetli madene dönüşmüştü. İleride Hz. İbrahim’in hayatını okuduğumda kesit kesit kendi geçmişimle de karşılaşmıştım. Ben de çocuk yaşta, yıldızları, güneşi, ayı, kevkebi derin derin izlerken Yüce Yaratıcıyı arardım. Hz. İbrahim’in Azerin putları arasında hakikati haykırması gibi somut olanın ötesindeki cevheri hissederdim.
Babamın veya çevremdekilerin sunduğu dünya görüşü, ruhumdaki arayışa cevap veremiyordu. O babasına “işitmeyen, görmeyen bir şeye neden tapıyorsun” diye sorarken, benim bugün duyduğum hakikat sancısının provasını yapıyordu. Ben de ateist bir evde, itirazlar içinde göğe yönelirken, Azer’in karanlığını değil, İbrahim’in aydınlığını seçmiştim. Yakınlarımızın şekillendirdiği yollarımız, aşmamız gereken ilk engeldiler. Ben de batıp gidenlerin değil, varlığıyla her şeyi aydınlatan Yüce Yaratan’ın izine düşerek, içsel Kabe’mi inşa etmeyi başarmıştım.
