Dr. Berna Çaçan Ongun’un uzun yıllara yayılan “Misyoner İstihbaratçılar” adlı kitap çalışması, İngiltere’nin misyonerlik faaliyetlerini nasıl bir istihbarat aracına dönüştürdüğüne dikkat çekiyor.
Hayat Yayınlarının DeşifreX serisinin üçüncü kitabı olan “Misyoner İstihbaratçılar” başlıklı kitap, dünyaca ünlü yazar Agatha Christie’nin eşi Max Mallowan’ın bölgedeki arkeolojik kazılarına eşlik etmesini de ele alıyor. Bu çalışmaların sadece bilimsel bir çaba olmadığını gösteren arşiv bulguları, İngiliz Arkeoloji Okulu’nun kimi dönemlerde istihbarat faaliyetlerine hizmet ettiğini de ortaya koyuyor.

Kitapta, Agatha Christie’nin İngiliz istihbaratı adına yaptığı çalışma şöyle anlatılıyor:
William Jowett’in raporlarından önce, birkaç isme daha yer vermek, durumun vahametini anlamak açısından önemlidir. Yazdığı romanlarla İngiliz edebiyatının müstesna şahsiyetleri arasında gösterilen (lanse ettirilen) Agatha Christie’nin bir diğer önemli yönü, İngiliz hükûmeti adına çalışmış olmasıdır. Christie, Irak’a geçerek İngiltere adına bir dizi arkeolojik kazıya katılmıştır. Aslında Christie daha çok yazar vasfıyla tanınsa da bu yönü çoğunlukla göz ardı edilir. O, İngiliz hükûmeti için özellikle Batı’nın “Orta Doğu” olarak nitelediği bölgede önemli faaliyetler yürütmüştür.
İkinci eşi, ünlü İngiliz arkeolog Max Mallowan, bu sırada Christie ile tanışmıştır. Nitekim, aynı dönemde Mallowan da Irak’ın Ur şehrindeki arkeolojik kazıların başındaki isimdi. Daha da ilginci, Mallowan, Irak’taki İngiliz Arkeoloji Okulu binasının müdürüydü. Agatha Christie ile evlendikten sonra bu binada ikamet etmişlerdir.
Irak’taki İngiliz Arkeoloji Okulu, birçok sebepten ötürü tarihi ve kişileri anlamlandırmamız açısından önemlidir. Zira bu okul, İngiliz ajan Gertrude Bell’in fikriydi. Okulun başkanlığını ise, Orta Doğu’daki sömürge ofisinin yöneticisi ve günümüzde Orta Doğu bölgesinde yaşanan karışıklıkların arkasındaki isimlerden biri olan İngiliz Tümgeneral Percy Cox yürütüyordu. İşte Agatha Christie ve eşi Max Mallowan, böyle bir sistemin parçalarıydı.

Agatha Christie, Irak’ın Nimrud kentinde arkeolojik eserleri fotoğraflarken.
Dr. Berna Çaçan Ongun’un kitabında İngiliz istihbaratının bölgede yaptığı bazı çalışmalar şu ifadelerle yer buluyor:
Konuya misal olması bakımından verilen bu birkaç isim ve diğer yüzlercesi, vatan topraklarında döşenmiş mayınlardan daha büyük tahribat yaratmıştır. Onların bölge insanına aşıladıkları ve empoze etmeye çalıştıkları politikalar sebebiyle, Orta Doğu olarak adlandırılan bir yapı oluşturuldu. Sünni-Şii çatışması, Türk-Kürt kavgası ve daha birçok kin ve nefret tohumları, insanların zihnine yerleştirildi.
Medeniyetlerin beşiği olan bir coğrafyada karanlık çağları hortlattılar… Bunu da bile isteye, güle oynaya ve vicdansızca yaptılar.
Ancak Haçlı Seferlerini yapanların torunları bu hamleye farklı bir isim vermişti: Böl-parçala-yönet. Yeni askerleri de misyoner ajanlardı. Bu misyoner ajanlardan, çeşitli şekillerde Müslümanların aklını çelmeye çalışanlar da yok değildi. Kaynaklarda, KMC’nin Ondokuzuncu yüzyılda Hindistan’daki operasyonlarını şekillendiren en yetkin yerli Hristiyan olarak geçen Şeyh Salih, namı diğer Abdul Masih, kayda değer bir örnektir. Abdul Masih, Delhi’de dindar ve varlıklı bir Müslüman ailede 1776 yılında Şeyh Salih ismiyle doğmuş olmasına rağmen, KMC misyoneri Henry Martyn adındaki papazın vaazlarına katılması sonucu 1811’de Abdul Masih ismiyle vaftiz edilmiş, çok etkili bir Hristiyan misyonere dönüşmüş ve KMC için çalışmıştır. İşin en enteresan kısmı ise Henry Martyn’in Tokat’ta ölmüş olmasıdır.
ABDULLAH MANSUR
Yemen’de Osmanlı ordusunda görev yapan Yüzbaşı Ahmed Hamdi Bey, bölgede faaliyet gösteren misyonerlere bizzat şahit olmuş ve gözlemlerini merkeze raporlamıştır. Bu misyonerlerden en dikkat çekicisi, görünüşte botanik bilimcisi olarak faaliyet gösteren İngiliz misyoner ve Arap uzmanı George Wyman Bury (1874-1920), namıdiğer Abdullah Mansur’dur. 1915’te Süveyş Kanalı cephesinde istihbarat biriminde görev yapan İngiliz ajan Bury, Müslümanmış gibi davranarak Abdullah Mansur ismini alır. Daha sonra şeyh kılığına girerek, yerli halkın kendisine saygı duyduğu bir kimliğe bürünür.
Yüzbaşı Ahmed Hamdi Bey, raporlarında Yemen’de görevliyken özellikle İngilizlerin desteğiyle birçok misyonerin bulunduğunu belirtir ve bunlardan biri olan Abdullah Mansur hakkında şöyle malumat verir:
“Abdullah Mansur bir Arap gibi giyinir, yer, içer ve bir Arap gibi düşünürdü. İçki içmez, fakirlere sadaka verirdi.”
Özetle, bu tehlikeli adam, Mekke Şerifi Hüseyin bin Ali’ye, Osmanlı Devleti’ne karşı başlatılan Arap isyanları sırasında destek vermiş bir Müslüman-Türk düşmanıydı.
İhsan Süreyya Sırma, verdiği başka bir örnekte, Fransız bilim insanı ve misyoner Paul Emile Botta’dan bahseder. Botta, Yemen’e gider ve yörenin şeyhi olan Şeyh Yasin’in bölgesine girebilmek için kendini doktor olarak tanıtır. İşte bütün bu misyonerler, Osmanlı nüfuzunda olan topraklara girmek için farklı kılıklara bürünmüş ve her topluma farklı yöntemler kullanarak sızmaya çalışmışlardır.

