“Hiç kimse yok kimsesiz
Herkesin var bir kimsesi
Ben bugün kimsesiz kaldım
Ey kimsesizler kimsesi”
Fatih Sultan Mehmed denildiğinde tarih sahnesinin önünde duran büyük hükümdar belirir: İstanbul’un kapılarını açan, çağların akışını değiştiren, devlet aklını imparatorluk ufkuna taşıyan kudretli bir padişah… Fakat bu büyük hükümdarın yalnızca kılıçla, surlarla, toplarla ve fetihlerle anlatılması eksik kalır. Çünkü Fatih, aynı zamanda kelimenin ikliminde yürüyen, şiirin ince yollarında dolaşan, “Avnî” mahlasıyla gönül dünyasını mısralara emanet eden bir edebiyatçı şair sultandır.
Onun şahsiyetinde iki büyük damar birleşir: biri cihan hâkimiyeti ülküsünü taşıyan devlet adamlığı, diğeri ise aşkı, güzelliği, faniliği ve hakikati sezebilen sanatkâr ruhudur. Bu yüzden Fatih’i yalnızca fetheden bir hükümdar olarak değil, fethettiği şehri ilim, kültür, sanat ve edebiyatla yeniden inşa eden bir medeniyet mimarı olarak da görmek gerekir.
“Hüner bir şehir bünyad etmektir
Reaya kalbin âbâd etmektir.”
Fatih’in şiirlerinde hükümdarane bir ses kadar, insanî bir ürperti de vardır. Devlet meydanlarında irade, kararlılık ve kudretle görünen bu şahsiyet, şiirde bazen bir âşık, bazen bir derviş, bazen de dünyanın geçiciliğini bilen hikmetli bir gönül olarak karşımıza çıkar. Onun “Avnî” mahlası da bu açıdan anlamlıdır. Avnî, yardım eden, yardımcı olan demektir. Bir padişahın kendisine böyle bir mahlas seçmesi, yalnızca edebî bir tercih değildir, aynı zamanda ruh dünyasının da işaretidir. O, hükmeden olduğu kadar hizmet eden, fetheden olduğu kadar imar eden, buyuran olduğu kadar anlam arayan bir sultandır.
Fatih Sultan Mehmed, Osmanlı padişahları içinde divan sahibi ilk sultanlardan biri olarak edebiyat tarihimizde özel bir yere sahiptir. Onun şiirleri, saltanatın gölgesinde kalmış rastgele denemeler değildir. Aksine klasik Türk şiirinin mazmunlarını, aşk anlayışını, tasavvufî çağrışımlarını ve estetik dilini bilen bir şairin kaleminden çıkmıştır. Bu şiirlerde kimi zaman sevgilinin yüzü, kimi zaman gül ve bülbül, kimi zaman aşkın gam çölü, kimi zaman da faniliğin sarsıcı hakikati görünür.
“Subh gibi sâdık olduğum gam-ı aşkında ben
Gün gibi rûşen durur ey mâh-ı tâbânım sana”
Fatih’in şiir dünyasına bakıldığında aşkın merkezî bir yer tuttuğu görülür. Fakat bu aşk yalnızca beşerî bir heyecan olarak anlaşılmamalıdır. Klasik şiirde aşk, insanı incelten, kalbi derinleştiren, varlığın sırrına yaklaştıran bir tecrübedir. Avnî’nin mısralarında da aşk, kimi zaman bir hükümdarın tahtından daha geniş, kimi zaman bir âşığın gönlünden daha yakıcıdır:
“Şah-ı ışkam gam beyabanı bana kişver yeter
Ateş-i ahum liva-yı ejderha-peyker eder.”
Bu beyitte Fatih, “aşkın şahı” olduğunu söyler. Fakat onun ülkesi artık fethedilmiş topraklar değil, “gam beyabanı”dır. Yani aşkın çölü ona memleket olarak yeter. Bu ifade, bir cihan padişahının şiirde nasıl başka bir iklime geçtiğini gösterir. Devletin sultanı olan Fatih, şiirde aşkın sultanıdır. Saltanat burada dış dünyadan iç dünyaya taşınır.
Avnî’nin şiirlerinde aşk kadar fanilik duygusu da güçlüdür. Dünya güzellikleri kalıcı değildir; bahar geçer, lale solar, güzellik elden gider. Onun meşhur “elden gider” redifli şiiri bu bakımdan yalnızca bir gazel değil, aynı zamanda hayatın geçiciliğine dair derin bir hatırlatmadır:
“Sâkiyâ mey sun ki bir gün lâlezâr elden gider
İrüşür fasl-ı hazan bâg ü bahâr elden gider”
Bu mısralarda bahar ile hazan karşı karşıyadır. Lale bahçesi güzelliğin, bahar canlılığın ve neşenin sembolüdür; fakat hazan gelince bütün bu süsler kaybolur. Fatih burada sadece tabiatı anlatmaz; insan ömrünün de aynı kanuna bağlı olduğunu hissettirir. Gençlik, güzellik, iktidar, şöhret ve dünya nimetleri kalıcı değildir. Hepsi bir gün “elden gider.”
Bu düşünce aynı şiirde daha açık bir hikmet tonuna dönüşür:
“Gırra olma dilberâ hüsn ü cemâle kıl vefa
Baki kalmaz kimseye nakş ü nigâr elden gider”
Burada güzelliğe güvenmeme öğüdü vardır. Çünkü süs, nakış, yüz güzelliği ve dış görünüş insana ebedî olarak verilmiş değildir. Bu mısralar, Fatih’in şiirinde yalnızca aşkın değil, ahlaki ve hikemî bir bakışın da bulunduğunu gösterir. Dünyanın geçici oluşunu bilen bir hükümdarın, şiirde böylesine ince bir ikazda bulunması dikkat çekicidir.
Fatih Sultan Mehmed’in edebî kişiliğinin arkasında güçlü bir kültür zemini vardır. O, yalnızca savaş meydanlarında yetişmiş bir komutan değildir. O, İlme, kitaba, dile, felsefeye, tarihe ve sanata ilgi duyan geniş ufuklu bir hükümdardır. İstanbul’u fethettikten sonra onu yalnızca siyasi merkez yapmakla yetinmemiş, şehri âlimlerin, şairlerin, sanatkârların, müderrislerin ve düşünürlerin buluştuğu büyük bir kültür merkezine dönüştürmüştür. Onun çevresinde çok sayıda şairin bulunması, bazılarına maaş bağlanması, sarayda şiir ve edebiyat meclislerinin oluşması bu yönünü açıkça gösterir.
Bir hükümdarın şairleri himaye etmesi, yalnızca kişisel zevk meselesi değildir. Bu, medeniyet kurma iradesinin bir parçasıdır. Çünkü devletler kılıçla kurulur; fakat kalemle kalıcı olur. Şehirler fethedilebilir, fakat ruhları ancak ilim, sanat ve edebiyatla inşa edilir. Fatih’in büyüklüğü de buradadır. O, İstanbul’un surlarını yıktıktan sonra, kelimenin ve düşüncenin kapılarını açmıştır.
Avnî’nin şiirlerinde Hz. Peygamber sevgisi de önemli bir yer tutar. Divanındaki naat mahiyetindeki beyitler, onun inanç dünyasının şiirle nasıl birleştiğini gösterir:
“Yüzün meh-i îd ser-i zülfün şeb-i İsrâ
Gamzen yed-i Mûsa leb-i lâ’lün dem-i Îsâ”
Bu beyitte klasik şiirin sembol dünyası, peygamberler tarihinin çağrışımlarıyla iç içe geçer. Yüz bayram ayına, saç Miraç gecesine, gamze Hz. Musa’nın eline, dudak ise Hz. İsa’nın nefesine benzetilir. Bu imgeler, Avnî’nin yalnızca duygulu değil, aynı zamanda kültürel derinliği olan bir şair olduğunu gösterir.
Yine aynı şiirden şu beyit, onun sanat anlayışındaki inceliği ortaya koyar:
“Bu hüsn-ü Hudâyî ki Hudâ sana virüpdür
Mânî-i cihân yazmadı tasvîrüne hem-tâ”
Burada güzellik, ilahî bir armağan olarak görülür. Şair, yeryüzünün en büyük nakkaşının bile bu güzelliğe denk bir suret çizemeyeceğini söyler. Avnî’nin şiirinde güzellik, yalnızca görünen bir şekil değil, ilahî kaynağa uzanan bir işarettir.
Fatih’in şiirlerinde hükümdarlıkla kulluk arasında da dikkat çekici bir gerilim vardır. O, dünya üzerinde sultan olsa da şiirde aşkın ve hakikatin karşısında kul olmayı bilir:
“Bir şâha kulam ki, kulu sultan-ı Cihan’dır
Mihri ruhı şemsi feleğe nur feşandur”
Bu beyitte sultanlık ters yüz edilir. Cihan sultanı olan kişi, gönül dünyasında daha yüce bir şaha kuldur. Bu ifade, klasik şiirin aşk anlayışı içinde okunabileceği gibi, tasavvufî bir teslimiyetin de işareti olarak değerlendirilebilir. Fatih’in şiirlerindeki derinlik, tam da bu çok katmanlı anlam yapısından doğar.
Avnî’nin şiir dili, döneminin imkânları içinde sade, açık ve anlamı önceleyen bir çizgiye sahiptir. Elbette klasik edebiyatın mazmunları, mecazları ve sembolleri şiirlerinde yer alır; fakat o, sözü yalnızca sanat göstermek için kullanmaz. Onun mısralarında fikir, duygu ve estetik birlikte yürür. Bu yüzden Avnî, yalnızca “şiir yazan bir padişah” değil, şiirin ne olduğunu bilen bir sanatkârdır.
Fatih Sultan Mehmed’in edebî yönünü anlamak, onun tarihî kişiliğini de daha doğru kavramamızı sağlar. Çünkü şiir, insanın iç dünyasını ele verir. Surların önünde kararlı duran hükümdar ile gazellerinde aşkın gam çölünü ülke bilen şair aynı kişidir. Bu birliktelik, Fatih’i daha derin ve daha zengin bir şahsiyet hâline getirir. Onda akıl ile hayal, kudret ile zarafet, devlet ile sanat, fetih ile hikmet aynı merkezde buluşur.
Sonuç olarak diyebiliriz ki Fatih Sultan Mehmed, yalnızca İstanbul’u fetheden büyük hükümdar değil, aynı zamanda kelimenin imkânlarını bilen, şiirin inceliğini duyan, güzelliğin ve faniliğin farkında olan bir şair sultandır. “Avnî” mahlasıyla yazdığı mısralar, onun gönül dünyasından bize kalan zarif izlerdir. Kılıcıyla çağ değiştiren Fatih, kalemiyle de ruhunun derinliklerini tarihe bırakmıştır.
Onu büyük yapan yalnızca fethettiği şehirler değil; kurduğu medeniyet ufkudur. Ve bu ufkun içinde şiirin, sanatın, ilmin ve hikmetin özel bir yeri vardır. Fatih’i anlamak isteyenler, surların önündeki toplara baktıkları kadar, Avnî’nin mısralarındaki iç sese de kulak vermelidir. Çünkü bazen bir hükümdarın en derin tarafı, fetih meydanlarında değil, bir gazelin sessiz beyitlerinde saklıdır.
Fatih Sultan Mehmed Han’ın 545. vefat yıl dönümü vesilesiyle, çağ açıp çağ kapatan bu büyük cihan sultanını rahmet, minnet ve hürmetle yâd ediyorum.
İlmi, irfanı, sanatı ve fetih ruhunu aynı potada eriten bu müstesna şahsiyet, yalnızca bir devrin değil, asırlar boyu sürecek bir medeniyet tasavvurunun da mimarı olmuştur. Mayısın son haftası İstanbul fetih(29 Mayıs) vesilesiyle İstanbul, Fetih ve Fatih Sultan Mehmed’in çok yönlü şahsiyetini daha geniş bir perspektiften ele alacağız.
