Hiç unutmam; öğretmenliğimin ilk yılında, dağ başında bir köyde göreve başlamıştım. Köydeki öğrencilerin durumu içler acısıydı. Buz gibi havalarda çocukların ayağında doğru dürüst ayakkabı yoktu. Hani o zamanlar öğretmen, cebinden çocuklara ayakkabı almayı bırakın, sınıfa tebeşir bile alamazdı. Şimdi olsa öyle mi?
Bir gün velimin biri beni çay içmek için kahvehaneye davet etti. Köyün erkekleri senede birkaç gün uzak şehirlere gider çalışır; paranın bir kısmını eğlencelerde tüketir, bir kısmını da eve getirirdi. Getirdiği parayla da sigara alınırdı.
Bizim köylü bir rahmetlinin feryadı geldi aklıma: “Ben senede beş altı gün çalışıp evi geçindiremiyorum da boş gezenler ne yapıyor acaba?”
Oturduk çay içmeye. Tabii o zamanlar benim “cahiliye” dönemim, deli gibi sigara içiyorum. Adamın gömleğinin cebinde Maltepe sigarası var, onu çıkarıp kendisi yaktı bir tane. Bana da çorabından çıkardığı “gavur” sigarasından (yabancı sigara) veriyor. Para yok ama cömertlik var! “Öğretmene ayıp olmasın” mı dersiniz, “Öğretmen rezilliğimizin farkında olmasın” mı dersiniz, “Cömertlik” mi dersiniz; ne derseniz deyin…
Eğilip kulağına dedim ki: — Çocuğunun ayağında ayakkabı yok, sen iki sigara taşıyorsun. Biri cebinde, diğeri çorabında. Yakışık alıyor mu bu? — Hocam bizde adettir, misafire kaliteli sigara ikram edilir… — İyi de konumuz bu değil. Ben sana ne diyorum, sen bana ne diyorsun? Deyince: — Onlar soğuğa alışkın hocam, dedi.
Adetlerimiz, evet… Hani şair olmaya heveslenen arkadaşın “Halimiz itten beter, keyfimiz beyde yok” dediği gibi…
**
Düğünlerimizi görüyorsunuz değil mi? Ne güzel adetlerimiz var! Gelinlerin elindeki o sağa sola sıktıkları püskürtmeli şişeler bize atalarımızdan kalma; hani vardı ya “lingo lingo şişeler”… Köylerde havaya sıktığımız kurşunlar mesela? Onlar da Göktürklerden kalma büyük ihtimalle, kurşunlar göğe sıkıldığına göre… Gelinin etrafında kıvırtıp dans eden dansözler de cahiliye döneminin Araplarından kalmadır zahir…
Fahiş fiyata salon olmazsa, biz o salonu asla tutmayız. İliklerimize kadar sömürülmek kanımızda var. En pahalısından mobilyalar, beyaz eşyalar, siyah veya kırmızı takımlar… Bilen bilir, onlar da Ebem Korkut’tan kalmadır…
Adetlerimizde yorgun kurşunların öldürdüğü insanlar vardır bizim. Düğüne harcanan paranın geri ödemesinin gençlerin boynuna takılması vardır. Evlenen gençleri ömür boyu para yüzünden birbirine düşürmek, geçmişten geleceğe uzanan bir köprüdür bizde. Kaynana ve kayınbaba elaleme rezil olmasın diye; gelin, görümce, baldız, yeğenler ve kayınlar “simli” görünsün diye kuaförlere ödenen paralar farz değilse de şarttır bizim geleneklerimizde.
Bizim geleneklerimizde, adetlerimizde, örflerimizde balayına gitme gibi bir zorunluluk vardır. Gitmeyeni hor görüyorlar, gideni de geldikten sonra zor görüyorlar.
Biz mutlu ve huzurlu olmaya değil, öyle görünmeye odaklanan bir milletiz. Birkaç gün mutlu oluruz ya da mutlu görünürüz; bu bize bir ömür rezil olmak için yeter de artar bile. Düğün sürecinde hısımların arasında yaşanan ve dışa yansımayan çekişmeler, restleşmeler, tartışmalar düğüne yansısa var ya… El içinde gülüyor gibi görünmek de âdettendir bizde. Şatafatlı salonlarda “vur patlasın, çal oynasın” eğlenceler bize Hunlardan kalma. Baksanıza “hunharca” oynuyor gençler işte…
Hatta önceden prova bile yapıyorlar. Gelin daha fazla nasıl rezil olur, damat rezilliğin dibine nasıl düşer, kankaları bu rezilliğe nasıl payanda olur? Hepsinin provası yapılıyor. Koca bir hayatı “sırf konu komşu görüp bize not versin” diye nasıl rezil ederiz; onun izdüşümüdür düğünlerimiz.
Bu adet de bizlere atadan kalmadır. Kazılan mezarlara bakın; milattan önce her ölen gelinin elinde sağa sola sıkılan sprey kutusu, damatların boynunda ecnebi papyonu vardı(!) Tut ki adetlerimizde havaya kurşun sıkmak vardı; yere batsın o adetlerimiz, yerin dibine de batsa olur.
“Nemize yetmiyor el kadar hasır” diye türkü çığıran ozanlarımızın yavuklusu zengine gittiği için öyle türkü çığırmıştır. Kendisi zengin olsa da yavuklusu fakire gitseydi ne derlerdi?
“Soyka gönlünü gittin bir çulsuza kaptırdın,
Oysa ben senin için ne saraylar yaptırdım…”
Düğünlere, şatafata, israfa, soytarılığa ve sonradan görmeliğe karşı olmak adetlerimizde olmadığından; ben müsaade ederseniz kısa bir süre “gelenek düşmanı” olacağım…
