Türkiye’de kültür ve sanat alanı etrafında süren tartışmalar, yalnızca estetik ya da üretim meselesi değildir, aynı zamanda bir zihniyet, iktidar ve süreklilik sorunudur. Son yıllarda yeniden alevlenen “kültür savaşı” söylemi, dindar kesimlerin medya ve sanat alanındaki konumunu tekrar gündeme taşırken, meselenin temelinde yapısal bir eksikliğin bulunduğu açıkça görülmektedir: özel sektör desteğinin yokluğu.
Kültür ve sanat alanı, dünyanın hiçbir yerinde yalnızca bireysel gayretle ya da devlet iradesiyle kalıcı bir güç alanına dönüşmemiştir. Bu alanın gelişebilmesi için üretim, dağıtım ve sürdürülebilirlikten oluşan bir pazar ekosistemi gerekir. Tam da bu noktada Türkiye’de dindar sermayenin tutumu, tartışmaların merkezine yerleşmektedir.
KÜLTÜR SAVAŞLARI VE GÖRÜNMEYEN CEPHE
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın son dönemde yaptığı açıklamalarda sıkça vurguladığı “kültür savaşları” kavramı, meselenin yalnızca sanat üretimiyle sınırlı olmadığını gösteriyor. Dizilerden sinemaya, çizgi filmlerden dijital oyunlara kadar uzanan geniş bir alanda, değerler dünyasının yeniden inşa edildiği ya da aşındırıldığı bir süreç yaşanıyor. Bu süreçte ailenin hedef hâline gelmesi, kültürün toplumsal dokuyu dönüştürme gücünü açık biçimde ortaya koyuyor.
Ancak bu mücadelede dikkat çeken temel sorun şu: kültürü boş zaman faaliyeti olarak gören anlayış. Özellikle son yirmi yılda ekonomik olarak güçlenen dindar orta sınıfın, kültür ve sanatı tali bir alan olarak değerlendirmesi, bu cephede ciddi bir boşluk doğurmuştur.
DEVLET DESTEĞİ VAR AMA YETERLİ DEĞİL
Türkiye’de devletin kültür ve sanata ayırdığı kaynaklar son yıllarda artış göstermiştir. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın sinema projelerine sağladığı destekler bunun somut örneklerindendir. Ancak rakamlar incelendiğinde, bu katkının küresel ölçekte sınırlı kaldığı görülmektedir. Sinema gibi yüksek maliyetli bir üretim alanında, devlet desteği tek başına bir endüstri kurmaya yetmemektedir.
Üstelik gişe gelirleriyle karşılaştırıldığında, kamunun sektöre sağladığı toplam katkının sembolik düzeyde kaldığı da söylenebilir. Bu durum, devlet desteğinin tamamlayıcı, ancak taşıyıcı olmayan bir rol üstlenmesi gerektiğini göstermektedir.
ASIL EKSİK HALKA: DİNDAR SERMAYE
Tartışmanın en kritik noktası ise özel sektörün, özellikle de dindar sermayenin sanat alanına yaklaşımıdır. Bu alandaki destekler çoğu zaman sistemli bir yatırım anlayışına değil, geçici ve sembolik katkılara dayanmaktadır. Daha da önemlisi, sanat üretimine verilen destek çoğu kez bir sponsorluk değil, adeta bir “lütuf” ya da “sadaka” psikolojisiyle ele alınmaktadır.
Oysa kültür-sanat yatırımı, uzun vadeli bir marka inşasıdır. Bu bilinçle hareket eden sermaye grupları, sanatın yalnızca toplumsal değil, kurumsal bir değer ürettiğinin farkındadır. Türkiye’deki temel sorun, bu zihniyetin henüz yeterince yerleşmemiş olmasıdır.
SİNEMA VE SANAT: PAHALI AMA VAZGEÇİLMEZ
Sinema, maliyeti en yüksek sanat alanlarından biridir. Bir filmin yapım süreci aylarca sürmekte, onlarca kişilik ekiplerle yürütülmekte ve ciddi finansman gerektirmektedir. Sanat filmlerinin ticari getiri sağlaması ise neredeyse istisnai bir durumdur. Bu nedenle sanat üretimini doğrudan kâr beklentisiyle değerlendirmek, alanın doğasına aykırıdır.
Burada sanatçının değil; yapımcıların, organizatörlerin ve kültür yöneticilerinin sorumluluk alması gerekir. Sanatçı üretmeli, sistem ise bu üretimi mümkün kılmalıdır.
ÇÖZÜM NEREDE?
Meseleye daha çok sinema üzerinden yaklaşan yönetmen Abdulhamit Güler’in Yeni Şafak’ta kaleme aldığı “Özel sektör olmadan sanat yükselemez” başlıklı ve çağrı niteliğindeki değerlendirme yazısına göre kültürel alanda bir seferberlik gereklidir. Nasıl ki büyük sanayi hamleleri siyasi irade ve özel sektör iş birliğiyle mümkün olduysa, kültür ve sanat alanında da benzer bir model kaçınılmazdır. Devlet yönlendirmeli, özel sermaye finanse etmeli, sanatçı ise özgürce üretmelidir.
Aksi takdirde, kültürel alanda şikâyet edilen sorunlar varlığını sürdürmeye devam edecek; değer üretimi başkalarının kurduğu sistemler içinde şekillenecektir.
BİR MEDENİYET MESELESİ OLARAK SANAT
Sanat, yalnızca estetik bir faaliyet değil; bir medeniyet tasavvurunun görünür hâlidir. Bu nedenle kültür ve sanat alanındaki eksiklikler, doğrudan toplumsal hafızayı ve gelecek tahayyülünü etkiler. Dindar sermayenin bu alana sistemli ve bilinçli şekilde dâhil olması, yalnızca bir tercih değil; tarihsel bir sorumluluktur. Bu çağrı, günü kurtarmaya değil, yarını inşa etmeye yöneliktir.
CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN’A ÇAĞRI
Değerlendirmesinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’a çağrıda bulunan Abdulhamit Güler’in “özel sektör olmadan sanat yükselemez” başlıklı yazısının tamamı:
“Kültür alanındaki savaş, dindarların medya ve sanat alanındaki varlığı yeniden gündemde. Sorunu doğru teşhis edip tedaviyi ona göre uygulamak gerekli. Özel sektör olmadan sanat beklenen ilerlemeyi sağlayamaz. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan seferberlik başlatmalı ve dindar sermayeyi masaya çağırmalıdır. Kurtuluş reçetesi maalesef burada. Zira dindar sermaye kendi başına bunu yapmayacak.
Ülkemizde dindarların medya ve sanat alanındaki varlıkları/yoklukları uzun senelerdir tartışılır. Bugünlerde yine gündemde. Altay Cem Meriç’in geçtiğimiz günlerde yayınladığı video ‘mahalle’de çok konuşuldu. Özellikle “market” (Bir işin üretim ve satış alanı olarak pazar) vurgusu ve dindarların bu konuda medyada yeterli olmadıkları konusunda haklıydı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan da TRT Genç’in açılış programında kültür savaşlarının yaşandığını vurguladı ve burada ailenin hedef alındığını söyledi. “Kültür savaşlarının muharebe alanlarından biri de malumunuz ailedir. Günümüzde aile kurumu daha önce hiç olmadığı kadar büyük bir saldırı ve kuşatma altındadır” ifadelerini kullanan Erdoğan, dizilerden sinema filmlerine, çizgi filmlerden oyunlara ve oyuncaklara kadar ilgili ilgisiz her yere özenle yerleştirilen karakterlerle çarpık ilişkilerin özendirildiğini, sapkınlıkların teşvik edildiğini belirtti.
Son 10 yıldır sürekli olmakla beraber 20 yıldır konuştuğumuz şeyi yeniden gündemimize alıp değerlendirmemiz gerekiyor.
Kültürel iktidar, kültürel savaş, dijital savaş ya da başka nasıl ifade ederseniz edin, yaşadığımız şey varlık mücadelesidir. Kültür-sanat faaliyetlerini boş vakitlere ait sanan veya buna inanan yeni orta sınıfın bu varlık mücadelesinde sınıfta kaldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Yeni orta sınıf derken de dindar sermayeyi kastettiğimizi açıkça ifade edelim.
Medya konusu ayrı bir başlık olmakla beraber biz daha çok sinema ve sanat faaliyetlerini ele alacağız.
ÖZEL SEKTÖR DESTEĞİ OLMADAN SANAT YÜKSELEMEZ
Sanat, dünyanın hiçbir yerinde devlet ve özel sermaye desteği olmadan gelişememiştir. Buradaki gelişmeden kastımız endüstriye dönüşmesi ve pazarın oluşmasıdır. Ve elbette bu toprakların anlatısının, ifadesinin, kıymetlerinin ve yönteminin gelişmesi, yerleşmesidir…
Türkiye’de devletin sanat desteği giderek artıyor. Ama yetersiz kalıyor. Mesela Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın sinema filmleri ve projelerine verdiği destek 2025’te 500 milyon TL’ye yakın… Döviz bazlı baktığımızda 12 milyon dolar civarı ediyor. Bu meblağ, Avrupa’da düşük bütçeli 5-6 filmin toplam maliyeti demek. Dizi sektörümüz sinemamıza göre dünya çapında daha revaçta olduğundan, toplam resme baktığımızda mevcut durumla yetiniliyor sanırım. Ayrıca Türkiye’de 2025’te en çok izlenen film olan “Yan Yana”nın toplam hasılatı 650 milyon TL’yi geçti. Bakanlığın sinema sektörüne toplam katkısı en çok izlenen filmin hasılatından az olmamalı. Bunu bir bariyer olarak görebiliriz.
DİNDAR SERMAYE MESELEDEN ÇOK UZAK
Esas mesela ise özel sektörün sinema ve sanat faaliyetlerine yaklaşımı…
Tahmin edemeyeceğiniz kadar absürt bir durum söz konusu. Lafa geldiğinde her şeyin en iyisini bilen ve fedakarlık yapılmasından bahseden sermaye sahipleri, iş elini taşın altına koymaya gelince ortada olmuyorlar ya da gerekenin çok gerisinde sembolik eylemlere girişiyorlar. Oysa bu tarz alanlarda ön hazırlık süreci ve sistem oturana kadarki dönem planlanarak ilerlenir.
Çok temel bir sorun da şu ki dindar sermaye sahibi bir sanat faaliyetine destek sağladığında “sadaka” minvalinde eylem yapmış gibi davranıyor ve minnet bekliyor. Oysa sponsorluk müessesesi de bir zihniyet işidir. Sanat üretimine destek vermenin uzun vadede marka değerine katkısını bilen zaten gerekeni yapıyor.
Her bakımdan bu mesele zihniyetle ilgilidir. Ve açık konuşmak gerekirse bu sorunu çözecek olan da iktidardır. Maalesef böyledir. İktidara kalmadan halledilmesi gerekirken, dindar sermayenin bu konularda elini taşın altına koymasının ancak Erdoğan’ın direktifi ile olacağını biliyoruz.
CUMHURBAŞKANI SEFERBERLİK BAŞLATMALI
İşte tam da bu yüzden, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan bir seferberlik başlatmalıdır. Nasıl ki yerli otomobil üretimi için “Babayiğit arıyorum” dedi ve buldu. Bu konuda da babayiğitleri masaya çekecek olan kendisidir. Sinema başta olmak üzere dijital mecralar, sanat üretiminin her alanı ve elbette festivaller konusunda özel sektör devreye sokulmalı.
Sanat üretimi çok pahalıdır. Sadece sanatkarın iaşesi ve hakkının verilmesi bile külfettir. Kaldı ki bunun endüstrisinin oluşması, eserlerin sergilenme, izletilme ve sahnelenmeleri için çok boyutlu sistem lazım gelir. Bu da işini iyi yapan insanlar topluluğunu gerektirir. Sadece sanatkar yetiştirmeniz yetmez, bu endüstriyi organize edecek kabiliyetli kişiler de sisteme sokmalısınız.
SİNEMA PAHALI BİR ÜRETİM ALANI
Bugün bir sinema filminin yapımı 10 milyon TL ile 100 milyon TL arasında değişen bütçelerle mümkün oluyor. Her sette en az 40 kişi çalışıyor. En az 3-4 hafta set, öncesi ve sonrasıyla en az 1 yıl uğraşılan bir süreç söz konusu. Ülkemizde her yıl 100-150 arası sinema filmi çekiliyor. Bunların yarısı ticari film hüviyetinde. Yani zaten kendi sermayesi ile yapılan ve hedefi izlenir olan filmler… Dolayısıyla ticari eylem olarak karşılığını alır ya da almaz. Sanat filmlerinin ise sinemadan para kazanma ihtimali yok. Festivaller ve TV-dijital satıştan para kazanabilirler. Ancak sanat üretimi hiçbir zaman kazançla birlikte düşünülmemeli. Sanatkar bunu düşünmemeli, daha doğrusu. Bunu düşünecek yapımcı, organizatör, PR’cılar olmalı. Ama sanatkar sadece üretimi ile ilgilenmeli.
BU BİR KURTULUŞ REÇETESİ
İşte burada yine Cumhurbaşkanı Erdoğan’a seslenmek isterim. Dindar sermaye bu işi fedakarca yatırım yapmadıkça şikayet ettiğimiz şeylerden şikayet etmeye devam edeceğiz. Sanatkarına sahip çıkan, gerçekten vakıf organizasyonu yapan, kısa vadeli düşünmeyen, işin ehli kimseleri devreye sokup yarınımızı ve nesilleri kurtarabilirsiniz. Bu bir kurtuluş reçetesidir. Devlet yönlendirmeli, özel sermaye finanse etmeli, sanatkar üretmeli.”
