Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
WhatsApp
Sosyal Medya

Piş meselesi

Parasız yatılı pansiyonları, bozkır çocuklarının şehirlerdeki ilk temas mekânlarından biri

Parasız yatılı pansiyonları, bozkır çocuklarının şehirlerdeki ilk temas mekânlarından biri ola gelmiştir. Bir türlü iki yakası bir araya gelmeyen, ekmeği bulsa katığı, katığı bulsa ağzını bulamayan yorgun bir toplumun orta boylu, kavruk tenli, gayet çekingen bir temsilcisi olarak ben de büyükşehre o kapıdan giriş yaptım. Böylece, sabah kahvaltısında on kişinin kaşık salladığı düğürcük çorbası, tabanı delik soğuk kuyu namlı ayakkabım, yamalı önlüğüm, heybe gözünden bozma okul çantam ve dahi bit, pire, kene gibi bilumum haşerat o kapının gerisinde kaldı. Artık üç öğün yemek, düzenli uyku ve kravat marifeti ile iki yakamın kavuşması gibi nimetlere nail olmuştum. Buna ilaveten; DMO damgalı kırtasiye malzemeleri, hayatımda ilk kez dokunduğum dolma kalem, kapüşonlu kışlık gocuk, deterjanla yıkanmış nevresimler … Tüm bunlar, gurbetin acısını hafifleten ilaçlar oldu benim için. Ve yaklaşık yedi sene o yurt havasını iliklerime kadar soludum.

 

1990 yılında, onlarca kadim dost, yüzlerce arkadaş, binlerce öğrenci tanımış, gayet sosyal bir lise mezunu olmuştum artık. Binlerce derken mübalağa etmiyorum. Biz mezun olurken okulumuzun beş bin civarında olan mevcudu, pişimize yapışan eller yetmezmiş gibi önümüze bir de katsayı engelinin dikildiği 1996 yılına kadar katlanarak artmaya devam etti.

 

İşte o binlerin, yüzlerin, onların içinde biri vardı ki, biraz farklı idi. Yok, bir hayli farklıydı desem daha doğru olacak. Orta Anadolu köylüsü kıstaslarına pek de uymuyordu. Osman Selvi, adı gibi boylu, gölge gibi serin, cana yakın, atılgan, mavi servi renginde gözleri, sarı saçlarıyla kalabalıklar içinden kolayca fark edilirdi. Ama bütün bunlar zaten mümkün farklılıklardı. Nitekim, atalarının göçmen oluşu ile izah ediyordu bu durumunu. Osman’da bir bakışta anlaşılmayan öyle enteresan bir farklılık daha vardı ki, başka kimsede olası değildi. Yaklaşık iki sene önce dikkatimizi çeken bu durumun nedenini, tüm ısrarlarımıza rağmen bir türlü öğrenememiştik. Ta ki, mezun olmamıza sayılı haftalar kalana dek.  O gece etüt dönüşü yeni pijamasını giydiğinde, gözlerimizin önünde hayret makamındaki o hâl, bir kez daha nüksetti. Bunun üzerine, on beş kişi “yetti artık” nidaları ile etrafını kuşatıp sebep-sonuç hikâyesini anlatmaya nihayet ikna ettik Osman’ı.

 

Ranzanın üst katındaki yatağında bağdaş kurup derin bir “uhh!” çekti ve anlatmaya başladı: “Bazen bir söz, bir davranış, sadece sahibini değil, kendisinden meydana gelen koca bir nesli bile etkileyebiliyor arkadaşlar…”

 

***

“Hüseyin, Çanakkale’den dönüşünün üzerinden geçen bir senenin ardından cephedeki günlerini bile arar olmuştu. Orada hiç değilse günde bir kez olsun çıkan yağlı buğday çorbasını veya şekersiz üzüm hoşafını, ara sıra ellerine geçen yarım ekmeklik tayınlarını paylaşarak da olsa hayata tutunuyorlardı. Ya şimdi?  Kuraklık, kıtlık bir yandan, halen Kafkas, Medine ve Yemen Cephelerinde devam eden amansız mücadelelerin yansımaları diğer yandan… Hem, cephede bir nefer iken burada sorumlu kişi kendisiydi. Öte yandan tarlaya, bağ-bahçe işlerine koşulacak bırakın sağlam adamı, öküz, manda bile kalmamıştı civarda. Yazları otla, yaprakla bir şekilde idare ediyorlardı, lakin kış hayli çetin geçiyor, özellikle köylerde yoksulluk ve hastalıkta at başı yarışıyordu.

 

Nisan ayının başlarıydı. Rabia Kadın, o gün çuvalın dibinde kalan karma tahılı, her güne bir avuç hesabıyla el değirmeninde öğütürken, ancak bir hafta daha ekmek yapabileceği gerçeği ile yüzleşmişti. Yedi nüfuslu, kalabalık sayılmayan bir aileydiler lakin, gözlerinin önünde gün günü eriyen üç çocuğun gözlerine bakamaz olmuşlardı. Asım Dede ile Fidan Nine’nin fedakârlıkları da artık karın doyurmuyordu. İki ihtiyar çok zaman “biz tokuz” diyerek sofradan uzak bir yerde oturuyorlardı. Onların bu mütevekkil duruşları ise, Hüseyin ile Rabia’nın içine oturup kor gibi dağlıyordu.

 

O gece, Hüseyin eve sığamadı bir türlü. Çat ayazda tandır evinin önündeki ceviz kütüğünde, hülyalara dalıp duruyordu. Rabia Kadın baktı erinin içeri gireceği yok, o çıktı dışarı. Hanımının geldiğini fark eden Hüseyin, ondan önce konuşmaya başladı: “Hanım, bu böyle olmayacak. Durduğumuz yerden… Ben bir çare düşündüm. Sen kalan un ile üç-dört tane kete[1] yap, iki-üç tane de halka[2] pişir. Ben yarın erkenden yollara düşüp…”

 

Hüseyin’in sözlerini bitirmesini beklemeden endişeyle çıkıştı Rabia: “Sen ne deyon herif? Sana daha bu sabah, bir haftalık unumuz kaldı dimedim mi? Onu da senin ketene, halkana harcarsam çoluk çocuk ne yiyecek? Hemi sen niriye gidiyomuşsun bakayım yollara düşüp?”

 

Hafiften sinirlenen Hüseyin’in zihnindeki kargaşa cümlelerine yansıyordu: “Dur hele, bi dinle İrebiye Hanım. Yola düşmekten maksadım ne… Bu yoksulluk canımıza tak etti. Elde yok avuçta yok. Bu gidişle birer birer telef olacağız. Ben, Hızır’ı arayacağım. Madem bu yaşımıza kadar hikâyelerini ağzı açık dinlediğimiz bu zat-ı muhterem bize uğramıyor… Hatta sen anlatındı, Hacı Ömer Dayın, Akçakaya’nın aşağısındaki bostanda çalışırken, Hızır uğramış da ondan sonra almış yürümüş diye. Binerim bizim Bozkaçan’a üç dört gün dolaşırım dağda bağda. Ben onun pişine düşerim. …”

 

Rabia Kadın’ın şaşkınlık ve endişesi daha da kabardı. “Amanın, herif dellendi! Hanemizin üç günlük rızkını da dağa taşa, kurda kuşa yim idecek. Otuzuna merdiven dayamış adamın ideceği lakırdı mı bunlar? Laf ola torba dola… Zaten, ecik çocukcaydın, tümden üşüttün. Bu ayazda, bu kadar kapıda oturursan olacağı buydu.”

 

Bu münakaşa bir süre daha devam etti. Sonunda Rabia, ikna olmasa da içine düşen umuda bir şans tanımaya karar verdi. Zaten vakit gece yarısını geçmişti. “Çoluk çocuk görür de maazallah…” diyerek sabahı beklemeden kocasının siparişlerini hazırladı. Üç kete, üç tane de halka ekmek pişirip heybenin ayrı ayrı gözlerine koydu. Hüseyin, Sabah ezanından evvel, kimsecikler uyanmadan, Bozkaçan’a atlayıp düştü yollara.

 

Azına uzuna bakmadan yol aldı. “Ulu Zatlar, ulu yerlerde aransa gerek” diyerek, Ali Dağı ile Erciyes’in eteklerinde üç gün boyunca dolaştı durdu. Bu zaman zarfında ot yedi, ışkın yedi, çeşmelerde konakladı, kuytulara yatıp uyudu. Dördüncü günün sabahında, “Eh, böyle de olmadı, yetişir bu kadar. Çoluk çocuk telef olmuştur” diyerek bitkin ve kırgın bir halde dönüşe geçti.

 

Güneş karşı tepelerin arkasından tırmanmaya, göz alıcı ışınlarını etrafa yaymaya başlamıştı. Yeryüzündeki cisimler, önce iyice silikleşiyor az sonra daha belirgin hatlarla adeta yeniden doğuyordu. Hüseyin, “Yorulmadan usanmadan, bilmem kaç zamandır doğup batarsın. Bi de bize bak. Ne dirliğimiz var ne düzenimiz.” diye söylenirken, alaca aydınlığın içinde, pejmürde giyimli bir ihtiyar belirdi. Sarığının altından fışkıran dağınık saçları ensesinden aşağı, bembeyaz sakalı ise göğsüne kadar uzanıyordu.

 

Selamlaşmanın ardından yaşlı adam, “Oğlum, açım,” dedi bitkin bir hâlde. Sonra biraz daha yüksek sesle, “Yiyecek bir şeylerin vardır herhalde. Birkaç lokmacık…” dedi ve sustu. Sözünün gerisini getirmek yerine elini uzattı. Hüseyin, ağır hareketlerle heybenin halka ekmeğin olduğu gözüne doğru uzandı. Son ekmeğin tümünü mü versem yarısını mı diye düşünüyordu. O esnada yaşlı adam olduğu yerde kıpırdanarak çıkıştı: “Evladım, öteki gözdeki ketelerden niye virmiyon?”

 

Hüseyin, bir an şaşırsa da adama misliyle karşılık verdi: “Hadi oradan kılıksız! Onların sahibi var. Kendim bile el sürmedim. Hem sen nerden biliyon orda kete olduğunu?”

Ekmeği de vermekten vaz geçip eşeğini dehledi. Olduğu yerde kala kalan ihtiyarın ak simasında garip titreşimler belirdi. Gülüyor mu, kızıyor mu belli değildi. Birkaç boy ilerleyen Hüseyin’in arkasından seslendi: “Hadi gene bir şey dimeyim. Ne de olsa iyi niyetin var. Ammaa! Bundan kelli, bi pişiniz bi pişinizi tutmasın.”

 

İhtiyarın bu son cümlesi Ali Dağında yankılana dursun, Erciyes’ten dönen, “Sen nerden biliyon…” nidası Hüseyin’i beynine çığ gibi düştü. Öyle anî bir “Çüşş!” çekti ki Bozkaçan’a, zınk diye duran hayvanın boynundan kayıp neredeyse yere kapaklanacaktı. Toparlanıp arkasına döndü. İhtiyarı göremedi. Herhalde, güneş ışınlarının yeni bir sihriydi bu. Elini anlına siper edip dikkat kesildi. Tozu bile yoktu adamın. Yakın bir yerde bir sapak, ardına saklanacak taş veya ağaç da yoktu ki… Şimdi kalbi ateşler içinde yanıyor, başından aşağı kaynar sular süzülüyordu. Halen alnında duran eli ile terini silerken, pişmanlıkla hayıflanmaya başladı. “Eyvahh! Ne ettim ben…”

***

Dedesinin bu ibretlik hikâyesini anlatan Osman, ayağa kalktı. Pijamasını uçkur lastiğinden tutup çekiştirerek bir güzel dengeledi. Buna rağmen pijamanın paçalarından birinin diğerinden daha kısa olduğu net bir şekilde ortadaydı. Bir yandan kendisi de eğilip bakıyor bir yandan hayıflanıyordu: “Bu pijamayı, hafta sonu evci çıktığımda verdi anamlar. Kumaşını alıp dikmişler. Bu da tüm diğer pantolonlarım, eşofmanlarım gibi… Bununla kalsa iyi. Çorabımıza kadar, çift olan neyimiz varsa birbirinden farklı oluyor. Ara sıra iki yakamız bir araya gelse de bir türlü bir paçamız pir paçamızı tutmuyor…”

 

[1] Kete: Ekmeklik hamur içerisine yağda kavrulmuş bir miktar un konup üzerine yumurta sarısı sürülerek fırında pişirilen bir tür çörek.

[2] Simitten daha iri ve daha kalın susamsız bir tür ekmek.