Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
WhatsApp
Sosyal Medya

Mum yanığı zamanlar

Murat Ertaş yazdı: Kitaptaki köy ve kasaba hayatı, insan ilişkileri ve tabiat tasvirleri bana rahmetli hocam Orhan Okay’ın “Anadolu’dan Hatıralarla Nurettin Topçu’nun Mektupları” isimli kitabını hatırlattı.

Murat Ertaş yazdı: Kitaptaki köy ve kasaba hayatı, insan ilişkileri

Ali Coşkun Hirik’in “Mum Yanığı Zamanlar” adını verdiği eseri Nirengi yayınlarından çıktı. Yazar eserinde çocukluğundan, köyünden, Ankara’daki eğitim Gümüşhane’deki iş ve yazı hayatından hatıralar, izlenimler ve değerlendirmeler yapar ve son olarak Erzurum günlerine yer verir. Yazarın hatıralarındaki gerçeklik yazarın duygu ve düşünce ikliminden süzülerek şahsî gerçekliğe dönüşmüştür esasında… Anlatılan olaylar ve durumlar, tanıtılan şahsiyetler, tasvir edilen mekânlar yazarının bakış açısıyla metne yansımış ve metin bir edebî eser hüviyetine kavuşmuştur.

Eser yazarın hatıralarını yine yazarın değerlendirmesiyle verdiği için eser “yazara doğru” akar. Eserdeki her cümle yazarın gözü ve gönlüdür. Biz buna “içtenlik” de diyebiliriz.

Eserin kapağında her ne kadar “Otobiyografik Bir Deneme” yazsa da eserdeki hatıratın hikâyeci bir anlatımla ve birbirine bağlı kronolojik zaman çizgisiyle eser hatırat, roman ve hikâye anlatım biçimlerinin iç içe geçmiş haline örnek olabilecek türdedir ki “Mum Yanığı Zamanlar” kitabı “hatırat-hikâye” veya “romanımsı hakikat” özelliği taşır. Evet hatırat; şahsiliği ve kurgusal yönüyle hikâye ve roman gibi tahkiyeli edebî eser olarak ele alınabilir. Ali Coşkun Beyin eserine ben “otobiyografik bir deneme” demektense “otobiyografik roman” demeyi daha çok yakıştırdım.

Türk edebiyatında Abdülhak Şinasi Hisar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Nahit Sırrı Örik, Behçet Necatigil ve daha birçok ismin gerçek hayattan kaleme aldıkları ve yazarın hafızasında iz bırakan olayları karşılaşma ve çatışmalarla, tanıdığı insanları fizikî portre ve ruh tahlilleriyle, yaşadığı zamanı ve mekânı güçlü tasvirlerle anlattıkları romanları bulunmaktadır.

Kitabın hemen başında yazar şair Edip Cansever’in “Mendilimde Kan Sesleri” adlı şiirinden bir mısra alıntılar: “İnsan yaşadığı yere benzer.” Bu mısra İbn Haldun’un “Coğrafya kaderdir.” Cümlesini hatırlatır bize. Yazarın, yaşadığı yeri vurgulayarak “Ben de küçük bir kasabaya benziyordum; çünkü küçük bir kasabada yaşıyordum. Adımlarım küçüktü ve gözlerimde yeşil ırmaklar akıyordu.” cümleleri gibi kitabın birçok yerinde yaşadığı kasabanın, dolaştığı şehirlerin, tabiatın tasvirini yaparken yazar aslında kendisini anlatmış olur. Yazar Gümüşhane’nin, Kelkit vadisinin hem kendisidir hem içli, duygulu, sezgisi ve gözlemi güçlü evladıdır. Yazarın yaşadığı kasabada ve ailede sevgi ortamında büyümesi tüm şahsiyetinin omurgasını oluşturan unsurdur. Buna şair hassasiyetini ve dil becerisini de eklediğimizde karşımıza fevkalâde bir eser ortaya çıkmış oluyor.

“Küçük kasabada evimiz çivit mavisi renkte badanalı iki oda, bir hayat (avlu) toprak bir evdi. Sokağa açılan ahşap ana giriş kapısı vardı ve zırzalıydı. Paslanmış kapı menteşelerinin gıcırtısıyla eve birisinin geldiğini veya gittiğini öğrenebiliyorduk… Ben hayatı bu evde hayat boşluğunda küçük küçük adımlarla koşarak öğrenmeye başladım. Bir uçtan bir uca cirit (koşmak) attığım zaman, arustak (tavan) başıma çöküyor, sıvası dökülmüş duvarların sallandığını hissediyordum. Yani hayat, doğrudan hayata açılıyordu…” (s.11,12)

Eserde kişi tasvirleri de mekân tasvirleri gibi edebî değerdedir ve bir roman okuyormuş hissi verir okura…

Dedem mavi gözlü bir devdi… Vaktinin çoğunu ince tekerlekli mavi bisikletine binerek uzak tarlalara gidip gelmekle geçiriyordu. Kasabamızın ‘Kalearkı” isimli mevkiinde kendi elleriyle yaptığı sekiz dönümlük bahçe cennetten bir parçaydı. Meyvelerin çiğirtlerini (çekirdek) atmaya kıyamaz, hemen toprakla buluştururdu. Yanından dehresini (ufak balta) hiç ayırmıyordu. Küçük dal parçaları onun elinde şifa buluyor, diktiği her şey toprağa kök salarak göğe doğru uzanıyordu.” (s.12)

Yazarın portre, mekân, zaman ve durum tasvirleri oldukça etkili olmakla birlikte tasvirlerde verdiği detay, kullandığı kadim kelimelerimiz (ben “yerel veya bölgesel kelime” kavramlarına mesafeliyim.) bizim gibi yazarla aynı kuşağın okurlarını esere aşkla çekiyor. Ali Coşkun Beyin 1970’ler, 80’ler ve 90’lardaki sosyal hayata ve insan ilişkilerine dair cümlelerini okurken sanki de kendi hayatımı okudum. Kaybolan yıllar gözümde canlandı.

Kitaptaki köy ve kasaba hayatı, insan ilişkileri ve tabiat tasvirleri bana rahmetli hocam Orhan Okay’ın “Anadolu’dan Hatıralarla Nurettin Topçu’nun Mektupları” isimli kitabını hatırlattı. Orhan Okay hocamız da ilk öğretmenlik yıllarının Artvin’ini, Diyarbakır’ını ve Erzurum’u bir münevver bir İstanbullu gözüyle şayan-ı dikkatle anlatır. Kitabının bir yerinde hocasından bahsederken şöyle der: “Rousseau gibi gerçek bir tabiat mistiği olan Topçu, Kant’ın çok sevdiği bir sözünü sohbetlerinde ve bazı yazılarında tekrarlardı: ‘İki büyük âlim beni kendine hayran bırakıyor: Üstümdeki yıldızlı kâinat ve içimdeki vicdan.’ Bu yüzden Kâinatın yakın parçası olan kırları, kır hayatını, şehir dışı gezileri sever…

Ali Coşkun Hirik’in, hatıralarını anlatırken (hatıratlarda beni en çok sıkan şey) “hatırayı ve dolayısıyla kendisini yüceltme” popülizmine düşmemesi bir okur olarak beni memnun etti. Dil edebî olduğu kadar gerçekçi de… Elbette her cümle kendi yazarının duygu ve düşünceleriyle biçimlenir, ancak Mum Yanığı Zamanlar’ı okurken Ali Coşkun Beyi değil bir roman kahramanını okuyormuşum hissine kapıldım hep.

Kitaptaki her bölüm hem kendi içinde mesajı olan özgün hikâye hem de yazarın roman olan hayatının parçacıkları… Kelkit, Gümüşhane, Gazi Üniversitesi ve Ankara, askerlik yaptığı Polatlı ve asker öğretmen olarak çalıştığı Kastamonu, kısa bir öğretmenlik serüveni, Kelkit Belediyesi’ndeki vazifesi ve Erzurum…

Kitaptan unuttuğum ve bilmediğim birçok kadim kelime ve deyim derledim. Lügati zengin bir eser… Ayrıca iyi bir kitap ve gazete okuru olan yazar, hatıralarındaki birçok meseleyi anlatırken etkilendiği isimlerden ve onların cümlelerinden örneklerle düşüncelerini kuvvetlendiriyor. Eseri okurken sadece yazarın yaşadığı mekânları gezmiş olmuyorsunuz yazarın geniş okuma atlasında da özel bir gezinti yapıyorsunuz. Kitapta birçok şairin ve yazarın ismine denk gelebilirsiniz.

Yazarın Kelkit Belediyesi’nde göreve başladığı ve sonrasında Erzurum’da öğretmenlik yaptığı yılları anlattığı sayfalar, önceki sayfalara göre yazarın kitabın büyük bölümünde biz okurları alıştırdığı efsunlu üsluptan ve edebîlikten uzak… Kitabın sonuna doğru romandan çıkıyor bir hatırat okuduğunuzu fark ediyorsunuz.

Yazar yaşadığı ve tanık olduğu olayları anlatırken sık sık toplumsal ve siyasî eleştirilere de yer veriyor. Yazarın eserin başından sonuna kadar yaptığı kişi analizleri, toplumsal eleştiriler bir şair duygusallığıyla beraber bir münevver duruşunun kaçınılmaz sonucudur. Yazarın cemiyet karşısındaki entelektüel/münevver yalnızlığı sadece “öğretme” eylemi içerisindeyken silikleştiğini söyleyebilirim. Yazar öğrenciler karşısında kendisini her haliyle dışa vurup inşa ve ihya ettiğinin ve bundan büyük bir bahtiyarlık yaşadığının farkında… Yazar, cemiyet ve çevresindeki diğer insanlar karşısındaki yalnızlığıyla bana Christoph Martin Wieland’ın “Abderalılar” romanındaki Demoklitos’u hatırlattığını söylemeden geçemeyeceğim.

Evet, kıymetli okurlarım… Uzun zamandır böyle keyifle ve heyecanla okuduğum bir hatırat olmamıştı. Şair Ali Coşkun Hirik’i 250 sayfalık bu eseri bizlerle tanıştırdığı için kutluyor, kendisine teşekkür ediyorum. Şunu da ifade etmeden geçmeyeceğim. Eserde biraz melankoli, biraz santimantalizm hissetmedim değil. Bunu da yazarın ince zekâsına, nazik ve nahif şahsiyetine, şair hassasiyetine ve kırılganlığına, ilkeli ve dürüst yaşantısına ve son dönemde geçirmiş olduğu ama (çok şükür) atlattığı önemli bir hastalığına veriyorum ve yazarımızın tez vakit eski sağlığına kavuşması için Allah’tan şifa diliyorum.