Anneannem Mediha Hanım’ın oymalı koltukları, gümüş takımları ve bir kırmızı dolabı vardı. Hep merak ederdik o dolabı. Su böreğini istediğimizi söyler, “Şimdi yapamam” derdi; bizi öyle uyutup, uyandığımızda su böreği masada olurdu. Dedem Mustafa Bey’in saati duvarda tiktak tiktak çalıyordu; usul usul anneanneme nişan hediyesi olarak vermişti o köstekli saati. Hep çok büyük bir aşk vardı aralarında; anneannem hep anlatırdı dedemin onu ne kadar çok sevdiğini.
Herkes gitmiş, akşam geç vakit olmuştu. Sonra anneannemin bahçesinde ikimize kahve yaptım. Hava usul usul esiyor, kış kapıyı yavaşça çalıyordu. Ananem ve annem uyumak istedi; etrafı toparladım ve gözüm içerideki kırmızı dolaba ilişti. Sağlı sollu altı çekmecesi olan bir dolaptı; ortasındaki boşlukta bir daktilo duruyordu, bir de tomar tomar aşk mektupları. Şaşırmıştım, anneannem hiçbirini atmamıştı.
Dedem Nihat Bey matbaacıydı, evden eksik olmazdı mürekkep kokuları. Dedemin emektar elleri, öğrenciler ile olan bağı, kağıda mürekkebi olan ve işine olan saygısı bizim için her zaman bir örnek olmuştu. Artık tarih yeniden canlanıyor gibiydi dünyada. İkisi de savaşı görmüşlerdi…
**
Benim neslim ise bir soykırıma şahitlik ediyordu. Savaşlar ve insan oğlunun doymak bilmeyen hırsı ve kini hiçbir zaman bitmiyordu; sanki tarih hep tekerrür ediyordu. Biz bu nesil olarak bu yapılan soykırımdan tiksiniyor ve lanet ediyorduk. Yine o dolapta bulduğum kırık bir telefon ve yanında bir peluş ayı… Telefonu açtığımda annesi Leyla’ya video çeken Yusuf’u gördüm. O videodan bir gün sonra Leyla teyzenin evi bombalanmıştı; anladığım kadarıyla Beit Hanoun’da evleri ve Leyla teyze Yusuf’u kaybetmişti. Savaşın etkisinden kaçmak için İstanbul’a gelmişti Unkapanı’na. Yavaş yavaş sabah oluyordu, yerine sonbahar yağmurları bırakıyordu. Ertesi gün Leyla teyze yanına gittiğimde bana anlattı; hâlâ yası bitmemişti. Leyla Hanım, “Ben o videoyu açamıyorum Mediha… diye ananeme vermişti telefonu ama sen izlersin, sen anlarsın. Belki senin gözünle başka bir şey görürüm. Belki bu acı biraz diner.” demişti.
Bunun üzerine üniversitede arkadaşlarla biraz düşündük; bu soykırıma karşı neler yapabiliriz diye. Aklımıza sergi yapmak geldi. Benim aklıma bir fikir gelmişti: Filistin’deki hayatı gösteren fotoğraf ve videolar toplamak. Öğrenci kulübüyle birlikte üniversitede bir sergi açabilirdik; hikayelerle, dolaptan çıkan objelerin fotoğraflarıyla birleştirir. Gençler empati yapar, öğrenir, düşünür.
Tarih artık tekerrür etmemelidir. Tarih insanları bir arada yaşamaya ve çocukların, annelerin ağlamadığı, herkesin eşit bir şekilde yaşadığı bir dünya haline gelmelidir. Yoksa ne yaparsak yapalım, bu dünyaya boş gelip boş gitmiş olacağız. Bir can yandıkça, bir eve ateş düştükçe insan insanlığını sorgulamalıdır. Her şey olduk, her makama geldik; lakin insan olamadık. Koca koca kitaplar okuduk, ama bir çocuğun yüzündeki gülümseme olamadık ve onu ağlatmayı başardık. Neye yaradı şimdi ey insan, soruyorum sana…
Şimdi babaannemden yadigâr dolap ve ev bana kalmış. Bense o evde geleceğe umutla bakıp, dünyada barış içinde yaşamak istiyorum. Hep bir karıncaya benzetirim kendimi; hızlı adımlarla, durmadan yuvasına bir şeyler taşıyan karınca gibi hissediyorum ama yangına çare olur mu bilemiyorum…
“Bu hikaye, matbaacımız Ömür kardeşimizin babaannesinin hikayesidir. Tüm annelerimize, büyükannelerimize ve emeğiyle dünyaya gelmemizi sağlayan tüm eli öpülesi analarımıza, babalarımıza ithaf ediyorum. Mediha Çavuş’a ve diğerlerine sonsuz hürmetle… Ölenlerin ruhları şad olsun, yaşayanlara selam olsun.”
