Şairin huzursuzluğu ve kendisine dayatılan hayata isyanı bu şiirde apaçık ortaya çıkmıştır. Şair kendi varoluş sancısını çekerken yüreğinden başka hiçbir reçeteye, ideolojiye itibar etmemektedir. Şair bu altı mısrada adeta kendisini kuşatan hayatı dar ağacına taşıyıp yeni bir ruhla yeni bir hayata başlama sancısını ifşa emiştir. İdamlıklar genellikle şafak vakti infaz edilir. Şafağı beklerken gece boyunca sıktığı yumruğu onun, aşkına ve davasına olan sımsıkı bağlılığından başka bir şey değildir. Sıkılan yumruk şiirin yazıldığı tarih dikkate alındığında sosyalist gençlerin yumruğunu da hatırlatmaktadır. Yumruk ölüm korkusuyla çözülmeyecektir. İsmet Özel “Usanç, Bıkıntı, Gınâ Gelmek”[1] başlıklı yazısında sıkılı yumruğu tarif ediyor aslında: Allah’tan vazgeçmeme! Umuttan, duadan, acıdan ve acıyla savaşma iradesinden vazgeçmeme! Acıyla yoğrulmuş hayata “sevgilim” diyebilme…
“Zamaneye sövüp sayarak vakit kaybetme tuhaflığına uğramayacağız. Kâinatı çekip çevirenin Allah olduğu şuuruna yapışmış yaşamak acı verse de vazgeçemeyeceğimiz bir şey. Elimizdeki son hurma fidanını dikme inadından kıyametin koptuğunu kendi gözlerimizle görsek bile yan çizmeyeceğiz. Dünyada sadece acı var. Acıyla savaşma iradesidir, sıkılmış yumruğumuzu gevşetmeyen. Sevmekten gına getirmedik. Sevgilim hayat dedik bir kere.”
İsmet Özel’in varlığı ve özünün gürleşmesi uğruna maruz kaldıklarından şikâyet etmemesi, Necip Fazıl’ın ifadesiyle insanın mukaddes yükün hamalı olmasına rıza göstermesinden başka bir şey değildir.
İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal.
Hamallık ki, sonunda ne rütbe var ne de mal,
Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan;
Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan. (Sakarya Türküsü, Necip Fazıl Kısakürek)
İdam öncesi ve idama giderken ağlayan, ifade verirken dilleri dolaşan mahkûmlar gibi değil şair idama “ağlamadan (yalvarmadan), dillerim dolaşmadan, tüm yüreğimle apaçık konuşarak” giderim, diyor. Öyle ya ölüm korkusuyla idam sehpasında davasını satanlar olmuştur. İnsanın benliği, varlığı, hürriyeti, samimiyeti, iradesi, inançları, kendini inşası o insanın en büyük aşkıdır. Şair aşkını ölüm korkusuyla utandıracak tavra asla düşmeyecektir. İsmet Özel bu altı mısrayı yazarken böyle bir zihinsel plato düşündü mü, bilemeyiz; ancak bu mısralar bir başka şiirinin başlığını hatırlatmıyor değil: “Celladıma Gülümserken Çektirdiğim Resmin Arkasındaki Satırlar” Özel, bir idam mahkûmunun son sözlerini söyler gibi konuşmak istiyor; ama ağlamadan, davasından vazgeçmeden, dilleri dolaşmadan… Adeta celladına gülümseyerek!
“Muska” kutsiyet olarak inancı, şifayı, gücü ve duayı hatırlatır ki şiirde yüreğin yüceliğini ve kutsiyetini vurgulamak için muskanın cemiyet ve inanç dünyasındaki algısından yararlanmıştır şair. Sahih hadis-i kutsi olup olmadığı tartışılsa da Anadolu inancında “Ben, kâinata, yere göğe sığmadım; fakat müminin kalbine sığdım!” sözünün sözler içerisinde çok ehemmiyetli yeri var. Müminin kalbi, yani yüreği Allah’ın evidir, olacaksa en kutsal muska insan yüreğidir.
1965’te “Ve Durgun Akardı Don” romanıyla Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan ve ödül gecesindeki konuşmasında “yürek”i öne çıkaran Mihail Şolohov’u anmadan geçemeyeceğim. (Kim bilir, belki de genç şair İsmet Özel, Nobel Edebiyat ödülü alan Şoholov’dan da etkilenmiştir.) Şoholov konuşmasında şöyle der: “Okuyucuya namuslu söz söylemek, halka doğruyu anlatmak, gerçeği söylerken kimi zaman sert ama her zaman yürekli olmak, insanların yüreğine gelecek adına, kendi güçleri adına, geleceği biçimlendirmedeki yetenekleri adına güçlü inanç satmak.”
Şehre neden
esmer ve dölek yüzümle döndüm dağlardan
kar vakti tarlaları kımıldatan soluğum
niyedir sarmalasın vites dişlilerini
defneler, nakışlar yok
alnımda neden?
Bu bölümün ilk iki mısrasına bakıp şairin köy ve şehir hayatını karşılaştırdığını söylemek, İsmet Özel’i hiç anlamamış olmak demektir. Buradaki “esmer, dölek, dağlar, tarlalar, defneler, nakışlar” köyü öne çıkarmak için değil, kapitalizmle birlikte sosyalizmin biçimlendirdiği modern hayatın sorgulanması için şiire girmiştir. Şiirde şair kelimelerden plato veya platform oluşturuyor, stüdyo gibi. Oluşturulan plato köy değil, modern şehir olmadan önceki yerleşim yeridir. İsmet Özel’in şehrin karşısına koyduğu, toplumcu-gerçekçilerin, sosyalistlerin köyü değildir.
1974 öncesinde sosyalist genç bir şair olarak görülen İsmet Özel, ilginçtir şiirlerinde “kent” kelimesi yerine “şehir” kelimesini kullanmayı tercih etmiştir. Nereden bakarsak bakalım İsmet Özel gençliğinde de herhangi bir ideolojiye, edebî muhite etiketlenebilecek biri değildir. Onun şiirlerindeki şehir modern hayattır; yoksa şehirlilik değildir. Tüm ömrü şehirlerde geçmiş bir şairin esasında şehir kavramına değil insanı teknolojinin ve tüketimin kölesi konumuna getiren kapitalizme ve insanı kendi öznesinden koparıp makineleştiren, “şey”leştiren sosyalizme karşı çıktığı söylenebilir. Şehir İsmet Özel’de bir yerleşim yeri değil bir bozuk zihniyetin en doygun sembolüdür. Onun “Üç Frenk Havası” şiirindeki
şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin
kaypak ilgilerin insanı, zarif ihanetlerin
o gün bugün, şehri dünyanın üstüne kapatıp bıraktım
kapattım gümüş maşrapayla yaralanmış ağzımı
ham elmalar yemekten göveren dudaklarım
mırıldanmasın şehrin mutantan ve kibirli ağrısını.
…
şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin
bozuk paraların insanı, sivicelerin
işte öldüm, işte son kadife çiçekleri
son defneler, badıranlarla kefenlediler beni
bütün kaçaklar için inci bir melhem oldu benim ölümüm
…
Şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin
Pahalı zevklerin insanı ucuz cesaretlerin
…
mısralarında da yüreği sökülüp alınmış modern insanadır isyanı! İnsan insanın vites dişlisidir artık. Mısrada geçen “defneler”, Akdeniz kültüründe alına takılan taçtır, şereftir. Defneden taçlar Antik Yunan ve Roma ikonlarında sıkça görülür.
Ağlamadan
etimin iğneli beşiklerde bıraktığı izlere aldırmadan
o mavi korularda ve dibek taşlarında
bırakıp sözlerimin kalıntılarını
açıkça konuşmak istiyorum.
Şiirdeki “ağlamadan” ve “konuşmak istiyorum” ifadelerinin tekrarı dikkat çekiyor. Şiirin ilk bölümünde “üzerime yüreğimden başka muska takmadan / konuşmak istiyorum” diyen şair burada “açıkça konuşmak istiyorum.” diyor. “Açıkça” konuşmak cemiyet karşısındaki büyük adamların en belirgin vasfıdır. Vilyım Şekspır (William Shakespeare) “Açık açık konuşun, çünkü doğru insanlar açık olmayı sever.” derken neyi murad ediyorsa İsmet Özel’in de muradı odur. Hazreti Ali de “İnsanlarla anlayacakları şekilde konuşunuz!” der. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de oldukça açık, sarih ve beliğ konuşurmuş. “Resûlullâh’ın (s.a.v.) konuşması her dinleyenin rahatlıkla anlayabileceği şekilde açıktı.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 18) “İyice anlaşılmasını istediği kelime ve cümleleri, üç kere tekrar ederdi.” (Tirmizî, Menâkıb, 9) Görüldüğü gibi Peygamberimiz (s.a.v.) açık konuşmakla kalmaz konuşmasında kelime ve cümle tekrarlarına da yer verirmiş. Şair de açık konuşmalıdır, sözleri dibek taşında dövüle dövüle un ufak olmadan…
(devam edecek)
[1] İsmet Özel, “Usanç, Bıkıntı, Gınâ Gelmek”, http://istiklalmarsidernegi.org.tr, 14 Ocak 2022
