Yedi yaşta Arslan Baba’ya verdim selâm;
‘Hak Mustafa emanetini eyleyin armağan’
İşte o zamanda bin bir zikrini eyledim tamam
Nefsim ölüp lâ-mekâna yükseldim ben işte.
Hurma verip, başımı okşayıp nazar eyledi
Bir fırsatta ahirete doğru sefer eyledi
‘Elveda’ deyip bu âlemden göç eyledi
Medreseye varıp, kaynayıp coşup taştım ben işte.
(Hoca Ahmet Yesevi / Divan-ı Hikmet)
Tahkiye Etmek Ne Demek?
Kökeni Arapça olan kelime Türkçemizde şu şekilde karşılık bulur; Anlatış biçimi, hikâye etmek, bir olayı maksadına uygun biçimde aktarmak…
Nasıl Doğdu?
Anlatı sanatı, insanlık tarihi ile başlamış olup kıyamete kadar sürecek olan bir gelenektir. Ancak takdir edersiniz ki, insanlık tarihinden konuya giriş yapmak için yeterli zemine sahip değiliz. Bu sebepten biz anlatıya yukarıdaki dörtlüklerde hayat hikâyesinden kesitler sunan Pîr-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevî’ den başlayalım. İlk olarak Aslan Baba’nın akabinde Hâce Yûsuf el-Hemedânî’nin rahleyi tedrisinde yetişen Yesevi, öğrendikleri ile yetinmeyen, her daim kendisini geliştirme çabasında olan bir ilim aşığı idi.

Anadolu’ya hiç gelmediği bilinen Yesevî, yaygın olan kanaate göre, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Hacı Bektaş Velî gibi Anadolu erenleriyle Anadolu’daki tasavvufi akımlar üzerinde büyük tesirler meydana getirdi. Klasik ve didaktik usuller yerine öğrendiklerini ve inandıklarını talebelerine, halka ve göçebe köylülere anlayabilecekleri bir lisan ve alışageldikleri yöntemlerle anlatıyordu. Bir başka deyişle, tahkiyeyi en doğru biçimde kullanıyordu. Bu doğrultuda, Yunus Emre’den Sarı Saltuk’a kadar birçok öncüde ve Türkistan’dan Balagay Tekkesine, oradan da Avrupa’nın içlerine kadar geniş bir coğrafyada bu okulun öğretileri inkişaf etti. Sonuç olarak bu yumuşak güç, önce gönüllerin ardından da coğrafyaların fethinde en tesirli unsur olarak ön plana çıktı.
Hazır Batı Coğrafyasına uzanmışken tahkiye orada da benzer şekillerde ve benzer amaçlarla kullanıldı. Ancak, Batı Kanonunun çarpıcı örnekleri, bizdekine nazaran daha keskin değişimleri tetikledi. Edebi metinler, kültürel gelişimin yanı sıra 16. yüzyılda Rönesans, 17. yüzyılda ise Aydınlanma Çağı gibi siyasal dönüşüm ve inşa faaliyetlerinin başat unsuru oldu.
Nerelerde, Nasıl Kullanıldı?
Akla ilk olarak roman ve hikâye gelse de destanlarda, masallarda, halk hikâyelerinde, mesnevîlerde, şiirlerde, senaryolarda, hitabet sanatında, hafıza ve dil öğretim tekniklerinde tahkiyeden yararlanılmaktadır.
Doğuda, Hoca Ahmet Yesevi’ den Ferîdüddin Attâr’a, Yusuf Has Hacip’den Sa’dî-i Şîrâzî’ye Nasreddin Hoca’dan Mehmet Akif’e kadar sayısız ilim, kelam ve kalem erbabının birbirinden tesirli eserlerinde bu unsura ne kadar özen gösterdiklerini açıkça görürüz.
Dede Korkut hikâyelerinden divanlara, Battal Gazi destanlarından Hz. Ali cenklerine… Hatta Kur’an-ı Kerim, Hadis’i Şerif ve daha birçok kutsal metinde mevzunun akla yaklaşmasını sağlayan tahkiye örneklerine rastlıyoruz.

Batıda ise, Homeros’tan Dante’ye Shakespeare’ dan, Cervantes’e…
İlyada ve Odysseia’dan İlahi Komedya’ya, Don Kişot’tan Hamlet’e kadar yine geniş bir yelpaze karşılar bizi. Özellikle Dante Alighieri’nin İlahi Komedyasında, Cennet Cehennem Araf tasvirleri, bu mekânların bedbaht veya mesut sakinlerinin halleri ve oralarda bulunma nedenleri, tahkiye edilişi bakımından ilgi çekici örnekler dizisidir. Dahası, ‘İlahi Komedya’, dünya edebiyat tarihinin en etkileyici eserlerinden biri olarak kabul edildiği gibi, modern İtalyancanın da temelini oluşturduğu iddia edilir.
Tahkiye içeren anlatıların ilk örnekleri çoğunlukla manzum biçimde kaleme alındı ve daha çok kulaktan kulağa aktarıldı. Çünkü ritmik yapısı ile şiir, sözlü geleneğin aktarımını hayli kolaylaştırıyordu. Ancak yazma ve okuma imkânları geliştikçe daha açıklayıcı anlatım yolu olarak nesir ön plana çıktı. Özellikle coğrafyamızda, Tanzimat Dönemi ile birlikte bu alanda büyük bir dönüşüm yaşandı.
Burada şu soru akla gelebilir: Tahkiye yukarda sayılanların tümünün üzerinde bir çatı mıdır? Hayır. Hepsinin içinde öz olarak bulunan bir yapı unsurudur.
Meselenin daha kolay anlaşılması için teorik tanımlamalara ve tarihi bilgilere nokta koyup ilkini yazımızın girişinde sunduğumuz tahkiye örnekleri üzerinden devam edelim.
Mesnevi’den Tahkiye Örneği:
Debbağın[1] Öyküsü
Adam, büyük bir şehre geldi. Şehrin çarşılarını gezerken, attarların bulunduğu sokağa girdi. Menekşe, gül, lavanta, nane ve ıtır kokularının doldurduğu sokakta bir süre yürüdü. Biraz sonra fenalaşmaya başladı, yere yığıldı. Görenler koştu, başına toplandılar. Kimisi nabzına bakıyor, kimisi kalbini dinliyor, kimisi ellerini ovuyor, burnuna gülyağı sürüyordu. Ne yaptılarsa olmadı. Adam ayılmıyordu. Çaresiz bir halde sağa sola koşturdular lakin derdinden anlayan çıkmadı. Hekimler geldi baktı, onlar da bir şey anlayamadı. Adamın yakınlarına haber saldılar, uğraşmayan kalmadı ama kendine getiremediler.
Bu halde saatler geçti, kimse bir şey yapamadı. Derken oradan geçmekte olan bir deri ustası Adam’ı tanıdı ve ‘Sakın!’ dedi, ‘ona gülyağı filan koklatmayın, bekleyin az sonra geleceğim’
Ve süratle giderek harabe bir yerden köpek pisliği getirdi, burnuna tuttu. Tutar tutmaz adam ayılmaya başladı. Az sonra kalktı, arkadaşıyla birlikte gittiler.
Meğer adam debbağ idi, yıllarca pis kokulara alışmış, ıtır kokuları arasında gezinirken dayanamayıp bayılmıştı.
Orijinali beyitler halinde olan ve kolay anlaşılması için nesre dönüştürülen bu örnekte, alıştığı çevre şartlarından zıt şartlara ani geçişin kişi üzerindeki etkileri kısa ama etkileyici bir anlatımla tahkiye edilmiş oluyor.
Safahatta Tahkiye:
SEYFİ BABA
Geçen akşam eve geldim. Dediler:
– Seyfi Baba
Hastalanmış, yatıyormuş.
– Nesi varmış acaba?
– Bilmeyiz, oğlu haber verdi geçerken bu sabah.
– Keşki ben evde olaydım… Esef ettim, vah vah!
Bir fener yok mu, verin… Nerde sopam? Kız çabuk ol!
Gecikirsem kalırım beklemeyin… Zira yol
Hem uzun hem de bataktır…
(…)
İhtiyar terleyedursun gömülüp yorganına…
Atarak ben de geniş bir kebe mangal yanına,
Başladım uyku taharrîsine, lâkin ne gezer!
Sızmışım bir aralık neyse yorulmuş da meğer.
Ortalık açmış, uyandım. Dedim, artık gideyim,
Önce amma şu fakir âdemi memnun edeyim.
Bir de baktım ki: tek onluk bile yokmuş kesede;
Mühürüm boynunu bükmüş duruyormuş sâde!
O zaman koptu içimden şu tahassür ebedî:
Ya hamiyyetsiz olaydım, ya param olsa idi!
Yukarıdaki örneğin dışında, hikâye içinde hikâyenin ve birbirinden bağımsız olaylar zincirinin anlatıldığı, bir hayli manzum şiir yer almaktadır Safahat’ta. Bu hikâyelerin çoğunun başkahramanları, Hocazâde, Köse İmam, Âsım ve Emin isminde dört karakterdir. Edebiyat araştırmacısı Ömer Faruk Huyugüzel, söz konusu karakterlerin diyaloğu üzerinden yaptığı tahliller neticesinde, eserde özellikle üç karakterin ayrı ayrı nesilleri ve devirleri temsil ettiğini dile getirir. Bunlardan Köse İmam istibdat, Hocazâde II. Meşrutiyet ve Âsım ise Çanakkale zaferini kazanan nesli temsil etmektedir.
Eserlerinde sadelik içinde derinliği, derinlik içinde sadeliği yansıttığı gibi tahkiye içinde tahkiye kullanım üslubuyla da Mehmet Akif Ersoy bizim için en kuvvetli örnektir.
Hadis-i Şeriflerde Tahkiye:
Hadislerdeki hikâye örnekleri genellikle uzun metinler olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunlar, râvi zincirinin ardından genellikle “Sizden önceki kavimlerde…” gibi kalıplarla başlar. Biz burada bu uzun darb-ı meseller yerine Buhari’de ve birçok Hadis kitaplarında yer alan meşhur ve etkileyici bir örnekle yetinelim.
(…) “Sizden birinizin kapısının önünden bir nehir aksa ve bu nehirde her gün beş kere yıkansa, acaba üzerinde hiç kir kalır mı, ne dersiniz? Sahabeler: “O kimsenin kirinden hiçbir şey kalmaz” dediler. Bunun üzerine Allah Resulü şöyle buyurdu: Beş vakit namaz işte bunun gibidir. Allah beş vakit namazla günahları silip yok eder.”
Görüldüğü gibi Allah Resulü, namazın önemini akıllara kazırcasına, yaşanması muhtemel bir olay üzerinden tahkiye etmiştir.
Kutsal Kitaplarda Tahkiye:
Kur’an’ın Kerim’in nüzulünden önce diğer kitabi dinlerin ileri gelenleri naklî anlatılar ile birlikte dönemin şartları ve siyasal otoritelerin arzuları doğrultusunda üretilen aklî metinleri doğrudan kutsal kitapların içine ekleyerek onları tahrif ettiler. Konumuzla alakalı akla ilk gelen örnekler olarak, havari ve azizlerin hikâyeleri, Pavlus’un Mektupları gibi bölümleri sayabiliriz. İslam dünyasında ise Kur’an, ilk başvuru ve ilham kaynağı kabul edilip başta tefsir ilmi olmak üzere manevi ve kültürel inşa amaçlı metinler onun etrafında şekillenirken vahyin kaynağı olduğu gibi muhafaza edildi.
Bu saptamadan sonra Kur’an-ı Kerimden tahkiye örneklerine geçelim.
Kur’an’ı Kerim’de, Âdem, Nuh, İbrahim, Musa, Süleyman ve İsa Peygamberler (a.s.) başta olmak üzere Hz. Meryem, Hz. Lokman (a.s.) gibi daha birçoklarının hayatından kesitler sunulur bizlere. Hz. Yusuf ve Ashab-ı Kehf Kısaları ise en bilinenleridir. Ancak, Kur’an’da kıssalar aktarılırken olay yerleri fazla detaylandırılmadığı gibi olay tarihine de hiç yer verilmez. Bunun nedeni ise aşağıdaki ayette yine bir kıssa üzerinden bize şöyle açıklanır:
“İnsanlar, bu kıssanın verdiği dersler üzerinde düşünecek yerde, (Bilmedikleri konuda karanlığa taş atar gibi tahminler yürüterek) “Onlar üç kişidir, dördüncüleri köpekleridir” diyecekler. “Beş kişidir, altıncıları köpekleridir” diyecekler. Bunların yaptıkları gaybı taşlamaktan ibarettir. Bir grup da: “Onlar yedi kişidir, sekizincileri köpekleridir” diyecekler. De ki: “Rabbim onların sayısını daha iyi bilir. Zaten onlar hakkında doğru bilgi sahibi olan çok az insan vardır.” O halde onlar hakkında Kur’an’da haber verilen açık delillerin dışında kimseyle tartışmaya girme ve onlarla ilgili olarak hiç kimseye bir şey sorma! (Kehf Suresi 22)
Aşağıdaki örnekte ise gelecekte yaşanacak bir hadise yıllar öncesinden mucizevi bir şekilde anlatılmaktadır.
“Rumlar, yeryüzünün en aşağısında (yakın bir yerde)[2] yenilgiye uğratıldılar. Onlar yenilgilerinden sonra birkaç yıl içinde galip geleceklerdir. Önce de sonra da emir Allah’ındır. O gün Allah’ın (Rumlara) zafer vermesiyle müminler sevinecektir. Allah, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.” (Rum Suresi 2,3,4,5)
Bahsettiğimiz gibi, ayetlerde zaman ve mekândan ziyade aktarılan kıssadan ibret ve ders babında alacağımız hisseye vurgu yapılmıştır.
Nasreddin Hoca’da Tahkiye:
Birçoğu hemen herkes tarafından bilinen, dilden dile anlatılan, bazıları kısa hikâye niteliğinde olan, kimisi sonradan isnat edilen, sayısız Nasreddin Hoca fıkralarından veriler sunmak yerine, bizim için iki yönlü bir örnek oluşunu dile getirmeyi daha uygun buldum. Şöyle ki; Hazır cevap oluşu, nüktedanlığı ve ikna kabiliyeti ile kendi çağının en meşhur tahkiye pîri olması bir yana, anlatımlarımızı pekiştirmek için de yüz yıllardır fıkralarından yararlanmaktayız.
Hitabet Sanatı, Dil Öğrenim ve Hafıza Tekniklerinde Tahkiye:
Hatiplerin de etkili bir sunum için anlattıkları konu bağlamında ara ara hikâye, fıkra ve anekdotlara başvurduklarını hatırlatıp dil öğreniminde, hafıza tekniği olarak tahkiye kullanımına ilişkin iki örnekle devam edelim.
- İngilizce: Dungeon – Türkçe: Zindan,
Cümlede kullanımları: “Mahkûmlar, protesto maksadı ile yemek kaplarını masalara vuruyor, zindan, dan-cın sesleri ile inliyordu.
- İngilizce: Sue – Türkçe: Dava
Cümlede kullanımları: Suelın ile Suzan sudan sebeplerle davalık olmuş.
Örneklerde, kelimelerin her iki dildeki karşılığı aynı cümlede kullanılıyor. Kuru sözlük uğraşı yerine bu küçürek hikâye niteliğindeki anlatımla zihinde bir sahne canlanması sağlanıyor. Böylece işitsel, görsel ve ritmik hafıza aynı anda devreye sokuluyor. İlk bakışta daha zormuş gibi görünen yöntem, birkaç denemeden sonra hayal gücünün sınırsızlığında bir iş olmaktan çıkıyor. Ayrıca tekniğin öğretimi esnasında örnekler karikatürize edilerek resim sanatının da olaya dâhil edildiğini belirtmek isterim.
Yeri gelmişken; Başta savaşlar olmak üzere birçok tarihi olayı resmeden antik dönemlere ait hiyerogliflerden minyatürlere, plastik sanatlardan fotoğrafa kadar görsel sanatların da tahkiye içerdiğine değinelim.

Bu alanda, Kevin Carter’a önce Pulitzer ödülünü ardından intiharı getiren o meşhur fotoğraf derin anlamlar yüklü tahkiye örneği olarak hafızalarımızda yer etmiştir. 1994’te fotoğraf dalında Pulitzer Ödülü kazanan Kevin Carter’ın çektiği fotoğraf, zayıflıktan ölmek üzere olan Afrikalı küçük kız çocuğu ile yakınında tüneyen akbabayı yansıtmaktadır. Kızın birkaç kilometre ilerdeki Birleşmiş Milletler yardım kampına gitmek istediği sanılmaktadır. Bu ânı fotoğrafladıktan sonra akbaba kaçmış, ancak Carter küçük kıza kampa ulaşması için yardım etmemiş, oradan uzaklaşmıştır. Bu yüzden yoğun eleştirilere maruz kalan Carter profesyonel fotoğrafçı olduğunu, yardım görevlisi olmadığını söyleyerek kendisini savundu. O dönemde, gazeteciler ve fotoğrafçılar, bulaşıcı hastalıklar nedeniyle hasta insanlara dokunmamaları konusunda sıkı biçimde uyarılıyorlardı.

Bu fotoğraf, yardım örgütlerine büyük miktarda maddi kaynak sağladı. Bu olaydan sonra ağır depresyona giren Kevin Carter egzoz verdiği kamyonetinin içinde walkman ile müzik dinleyerek intihar etti.
Ümit ederim ki; Kültür, sanat, Sözlü-yazılı edebiyat, Görsel-işitsel sanatlar… Bunların hemen hepsinin içinde bir şekilde bulunan ancak, çoğunlukla farkında olunmayan bir olgunun, literatürde hak ettiği yere kavuşma yolculuğunu başlatabilmişizdir.
Selam ve dua ile…
DİPNOTLAR:
[1] Debbağ: Hayvan derilerini işleyen kişi.
[2] Anlatılan savaş için her iki anlamda geçerlidir. Çünkü Şam ve Kudüs’ün İranlılara geçmesiyle sonuçlanan savaşın cereyan ettiği Lût Gölü bölgesi Arapların yaşadığı bölgeye en yakın bir yer olduğu gibi, karaların en derin noktasını teşkil etmekte ve deniz seviyesinin 395 metre aşağısında yer almaktadır.
