Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
WhatsApp
Sosyal Medya

Bir kesme işaretinin hikâyesi

Şehir Hastanesi’nin devasa, betonarme blokları arasında kaybolmuş bir ruh gibi, kördüğüm olmadan yollarda dolanıp duruyordum. Her dönüş, bir labirentin yeni bir köşesiydi. Tam beynimin navigasyon sistemi “Kırmızı alarm!” sinyali verirken, kaderin gümüş ipliği Çukurova’nın sıcağıyla gözümü almaya başlamıştı ki bir kafenin tabelasını fark ettim.

Şehir Hastanesi'nin devasa, betonarme blokları arasında kaybolmuş bir ruh gibi,

İşte tam o an… Tabela bana göz kırpmadı; resmen gözümü morartacak kıvamda bir sol aparkat indirdi. O an nereye uğradığımı değil de neye uğradığıma şaşırdım.

Ne yazdığını görmek için far görmüş tavşan gibi gözlerimi tabelaya diktim. Bu, sıradan bir reklam tabelası değildi; bu, dil bilgisi tanrılarına karşı işlenmiş bir cinayet mahalini işaret ediyordu. “Burada, halka açık bir yerde büyük bir tuhaflık var!” diye bağırıyordu o tabela. Sesi o kadar yüksekti ki kulaklık taksam, hatta kafama beton bir baret geçirsem bile o imlâ hatası çığlığını gözlerime haykırıyordu.

Gözlerim hipnotize olmuşçasına tabelaya çakılıyken, sanki ayaklarıma da beton dökmüşler gibi kımıldayamıyordum. Bir masanın yanında durup —gariptir ki— hiç şaşkın görünmeyen hanımefendiyle kendimi sohbet ederken buldum. Kadıncağız, sanki ben o tabelayı düzelteyim diye yıllardır nöbet tutuyormuşçasına kibar ve sakindi. Bekleyenim olmuştu ama böyle bir bekleyenim hiç olmamıştı:

“Buyurun, nasıl yardımcı olabilirim? İsterseniz içeride de yer var,” dedi.

Ama ben? Ben hâlâ o tabelayla telepatik bir meydan savaşı veriyordum. Beynim, imlâ hatasının frekansını yakalamış, kendini resetleyemiyordu. Dil yarası bir anda gönül yarasına dönüşmüştü. Dilim dilim dilim olmuş ben ise o dilimlerden payıma düşeni alırken; dükkân sahibi olduğunu öğrendiğim hanımefendi de nasibine düşeni alıyordu. Hani bir masal dinlemişiz de gökten üç elma düşmüş; biri bana, biri dükkân sahibine, diğeri de “Hani bana?” diyene nasip olmuş gibi bir manzara…

“Şu tabelaya bakıyordum,” dedim. Sesimdeki ton, binlerce yıllık kayıp bir medeniyetin anahtarını bulmuş bir arkeoloğun heyecanıyla karışık bir editörün titizliğini taşıyordu. Ve ben tam yerine gelmiş, manzara bulmuş gibiydim.

Hanımefendi, bu garip ilgime karşı yüzünde gururlu bir tebessümle, “Evet, çok iyi bir reklamcımız var,” deyince…

O an oldu!

Beynimdeki İmlâ Acil Müdahale Ekibi butona basmakla kalmadı, devasa sirenleri son ses açtı:

“Viyuuuuv! Düyt düyt düyt! TEHLİKE! DİKKAT!”

Tabeladaki hata o kadar görkemli, o kadar aleniydi ki sanki Türkçenin ruhu o hatayı düzeltemediği için yıllardır bir köşede yas tutuyordu. Gramer perileri greve gitmiş, tırnaklarını yiyorlardı. Cinler tepeme üşüşmüş, “Böyle de olmaz ki! Böyle de yazılmaz ki!” diyordu.

Dayanamadım. Kontrol edemedim. O anki misyonum, kafe sahibiyle dostluk kurmak değil; bu dil bilgisi felaketinin altını çizip böyle bir hatayı sonlandırmaktı.

“Kusura bakmayın ama ‘r’ harfinden sonra bir kesme işareti (-) olması lazım,” dedim. Sesim, sanki kafenin sadece geleceğini değil, Türk Dil Kurumu’nun bütün itibarını kurtarıyormuşum gibi otoriter ve biraz da dramatikti.

Hanımefendinin yüz ifadesi anında değişti. O içten gülümseme, “Yarın aileni okula çağırıyorum,” diyen bir okul müdürünün ciddiyetine dönüştü.

Suçüstü yakalanmış bir figüran gibi, titrek ve ürkek bir sesle:

“Reklamcı mısınız?” diye sordu. Ardından kaçınılmaz itiraf geldi:

“Evet… maalesef… reklamcımız yanlış yazmış.”

İçimdeki İmlâ Polisi megafonla ortaya çıktı:

“Türkçeyi bilmek için reklamcı olmaya gerek yok! Tabelacı ya da reklamcı dediğin insan imlâ kılavuzuyla gezecek, sözlükle yatacak! Bu, sadece ticari değil, kültürel bir hatadır! Cemil Meriç’in de söylediği gibi; kâmus namustur.”

Ama dışarıya, bu iç fırtınanın tam tersi, Zen ustası gibi dingin ve bilge bir ses çıktı:

“Kusura bakmayın, rahatsız ettim. Benim mesleki deformasyonum. Hayırlı işler dilerim,” dedim.

Ardından arkamı dönüp yürümeye devam ettim. Ama bu sıradan bir yürüyüş değildi; bu, yeraltı örgütüne gizli mesajını iletmiş, casusluk görevini başarıyla tamamlamış bir ajanın ağır, karizmatik ve zafer dolu adımlarıydı.

İçimde, sıcak sadece bir Türk kahvesi yudumu gibi tatlı bir huzur yayıldı.
Bugün de bir imlâ hatası düzeltilmiş, toplum bir harf yanlışından kurtulmuştu. Dünyayı değiştirmek bazen bir kesme işaretinin yerini bulmasını sağlamaktan başlardı sonuçta.

Dükkânın adı mı?
Bende kalsın…
Kâinatın dengesini daha fazla bozmayalım.
Bedava reklam da yapmayalım.