At üstünde üç kıtaya hükmeden medeniyetimiz her ânı cehd ile kuşanmış bir aksiyon medeniyetiydi. Viyana Kapısı medeniyet tarihimizde bir eşik olarak kaldı. Geçilseydi, akın akın daha ileriye gidecek, belki de bütün bir Avrupa fethedilecekti.
Geçilemedi. O günden başlayarak duraklamaya ve ardından gerilemeye başladık.
Şaşkındık. Gergindik. Bir ok kadar öfkeli. Yeniden giyindik zırhımızı. Kınından çıkarıp kılıçlarımızı, yayımızı yeniden gerdik.
Ama olmadı. Bizi o kapının eşiğinde bir daha bulamadık…
- yüzyılın ilk çeyreğinden başlayarak Batı’dan semalarımıza doğru esen bir rüzgâr, burunlarımıza yeni bir koku getirdi:
Batılılaşma.
Garp medeniyetinin üstünlüğünü kabul etmiştik bir kere. Batı ile baş edemediğimize göre ona benzeyecek, onun gibi olacaktık.
Ne garip.
Evvela askerî ve eğitim müesseseleri içine alan değişim ve dönüşüm daha sonra siyasi, sosyal ve kültürel alanlara da yayıldı. “Asrilik, Asrileşme, Muasırlaşma, Muasır Medeniyet Seviyesine Ulaşma, Modernleşme” diye yola çıkıp en son, dilde bugünkü karşılığını bulan “Çağdaşlaşma” adını alan Batılılaşma serüvenimiz işte böyle başladı.
Yalnızca kabuğunu kırmayı içermiyordu bu serüven. Kimliğinin zırhından soyunup karşı kalıba girmeyi de öngörüyordu. Dolayısıyla Batılılaşma, bizde modernleşmekten daha ziyade aynileşmek; içten içe kahreden bir aşağılık kompleksiyle bir cenahı körü körüne taklit etmek olarak algılandı.
Payitahttan start alıp bütün bir toplum sathında hissedilen ve özü taklide dayanan Batılılaşma rüzgârının bizde oluşturduğu en büyük tahribat “Başkalaşım” olarak ifade edilebilir.
Evet, Batılılaşma serüveniyle birlikte inkâr edilemez bir gerçeklikle başkalaştık biz.
Zamanın ruhuyla birlikte gelen yeni şartlara uyum sağlamak için kendi kimliğini kaim kılmak üzere birey veya toplumların birtakım değişim ve dönüşümlerden geçmesi, olası ve anlamlıdır. Kötü olan, başkalaşmaktır. Başkalaşım, adı üstünde Ben’inden uzaklaşmaktır.
Yeryüzü tarih boyunca güç gösterisine sahne olmuştur. Güçlü milletler ve imparatorluklar amansız bir mücadeleyle başka toplumları hegemonyasına alıp kendi kimlik potasında eritmeye çalışmıştır. Ancak bu acımasız dalganın karşısında hakkıyla direnebilenler öz kimlikleriyle ayakta kalabilmişlerdir. Yakın tarihimiz buna dair örneklerle dolu olduğu manzaranın bugün görünen yüzünde de bir değişiklik bulunmamaktadır.
Döneminin diğer aydınları gibi hayatını milletine adayan, Kırgız hidroenerjisinin geliştirilmesi, kömür rezervleriyle maden yataklarının araştırılması ve demir yollarının kurulması için çalışan babasını Stalin rejiminin düzenlediği katliama kurban veren Cengiz Aytmatov’a “Gün Olur Asra Bedel”i yazdıran, bu sancıdan başka neydi yoksa? “Mankurtlaşma” olarak ifade ettiği kimliğine yabancılaşma bu eserinin temel mesajı olarak durmaktadır. Kendinden uzaklaşan başkasına yakınlaşır. Boş bırakılan kalelere başkaları gelip yerleşir.
Batılılaşmanın, kendi kimliğinin renklerini muhafaza ederek daha güvenli, daha müreffeh bir hayat standardı yakalamak hedefiyle yalnızca fen, bilim, teknoloji, hukuk, askeri ve ekonomi yönüyle alınıp uyarlanmasında beis yok. Nitekim Tanzimat’tan Cumhuriyet’in kuruluşuna kadar M. Akif Ersoy, Ziya Paşa, Namık Kemal, Ahmet Vefik Paşa, Sait Halim Paşa ve diğer bir takım devlet erkânı ve düşünürlerin savundukları budur. Karşı olunan “Yanlış Batılılaşma”dır. Karşı olunan; özenti, tüketim, maddeperestlik, haz ve eğlenceyi esas alan moda, medya, kitle iletişim gibi envaiçeşit kirli ideoloji ve araçlarla toplumsal hayatımızdan mahremimize kadar uzanan kültürel yozlaşmadır.
Karşı çıkılan; Batı’nın eğlence, folklor ve günlük hayat alışkanlıklarının olduğu gibi kopyalanmasıdır.
Yanlış Batılılaşma mevzusu 19. yüzyıl Edebiyatımızdan Cumhuriyet Edebiyatına çok geniş yelpazede roman başta olmak üzere şiir, deneme, öykü, tiyatro, fıkra, makale gibi türlerde birçok sanatçı tarafından detaylı olarak işlendi.
M.Akif, Batı’nın bilim ve tekniğini almakla birlikte kendi topraklarının medeniyet kodlarıyla ahlaklanmayı murat ettiği nesli, Asım üzerinden idealize ederek işledi eserlerinde.
Yüzyıllar evvelinden pergelin sivri ucunu yaşadığı topraklara sabitleyip ürettiği felsefeyle yetmiş iki millete seslenen Mevlânâ’nın felsefesi, doku uyuşmazlığı yaşanmadan Batılılaşma’nın nasıl yapılması gerektiği yolunda arafta kalan memleketimiz insanı için güzel bir kılavuz olabilirdi oysa. İşin sırrı, dünyaya açılırken yerli ve milli kalmaktı.
Yanlış Batılılaşmanın bu minval üzere kötü bir örneğini Tevfik Fikret vermişti. Batı’nın teknoloji, bilim ve felsefesiyle aydınlanıp da ülkesine dönsün ve öğrendiklerini vatan toprağında uygulasın, nesillere örnek olsun diye oğlu Haluk’u Avrupa’ya göndermiş; ancak Haluk Avrupa’da aldığı eğitim sonrasında ülkesine dönmediği gibi kimliğini kaybetmiş; kilisede başpiskoposluğa kadar yükselmişti.
Tamam, Batılılaşalım; ancak “Hangi Batı?” diye sorup dikkat kesilmek istiyordu Attila İlhan.
Nefes aldığımız cenahta bin yıllık yaşantımızla hayat verdiğimiz İslam düşünce ve dünya anlayışı, kolonları kendi kodları üzerinde yükselen çatı medeniyetimizdir, her dem kalbimizin üstünde taşıdığımız öz kimliğimizdir.
Batının en gözde merkezlerinin bohem hayatı ile eğlencesini tadan Necip Fazıl Kısakürek yeniden kendine döndükten sonra, adeta hidayete erer gibi “Anladım, sanat Allah’ı aramakmış.” diye belirtir.
“Ne yalnızca maddiyat ne de tamamen maneviyat. İkisinin dengede tutulduğu bir hayat.” diyordu Samiha Ayverdi. “Bizim Batılılaşmaya değil, kendi kalıbımız içerisinde kendimizi yeniden ihya etmeye ihtiyacımız vardı. Köksüzlük en derin öksüzlüktür.”
Günün şartları, konjoktür ve değişen dünya düzeninde siyasi duruş ve konumlanma ne olursa olsun politikadan bağımsız veya bütünleşik olarak “yarınlara doğru özünü bozmadan yol almak” hayat yolculuğunda her daim özlemini duyduğumuz temel azığımız olacaktır.
(Fotoğraf: Enes Yasin Bay)
