Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
WhatsApp
Sosyal Medya

Bir Ankara hikâyesi: gülünesi aşklar-1

Muhammed Ali Koçak yazdı: Merve, çalkantılı aşk hayatı ile okulun magazin gündeminden düşmeyen bir kızdı. Düzensiz aralıklarla değiştirdiği sevgililer ve mütemadiyen devam eden flört ilişkileri ile konuşulurdu.

Muhammed Ali Koçak yazdı: Merve, çalkantılı aşk hayatı ile okulun

(Bölüm 1)

Recep’le olan düşmanlığımız, kaleci eldivenleri üzerinde iddia ettiğimiz hak sebebiyle başladı. İlköğretim yedinci sınıfta, haftalık beden eğitimi dersinin ilk saatinde minderde takla atma yeteneğimiz üzerinden tabii olduğumuz sınavdan sonra, ikinci ders saatinde bizi serbest bırakmıştı Suat Hoca. Pek tabii biz de sınıfın erkekleri olarak her hafta yaptığımız geleneksel futbol maçına başlayacaktık.

Recep ve ben, sınıfın erkeklerinden oluşan iki rakip takımın kalecileriydik. Birinci dersin bitimi ile başlayan teneffüs saatinde, yapacağımız müsabaka için gereken malzemeleri almak üzere spor salonuna koştuk. Takım oyuncuları, Suat Hocanın odasındaki ahşap sandıktan yeşil ve turuncu renkteki atletleri alırken Recep ve ben, bir çift kaleci eldivenini almanın yarışına girdik. Elimizi daldırdığımız sandıktan ben, eldivenin bir tekini alabilirken diğerini Recep kaptı. Esasında Recep, iddia ettiği haktan feragat ederek çıplak elle kalecilik yapmaya razı olsaydı, sorun çıkmazdı. Fakat Recep de benim gibi düşündüğünden bir tartışma olarak başlayan anlaşmazlık; Recep’in eldiveni benim suratıma fırlattığı, benimse yumruğumu Recep’in suratına indirdiğim bir düzleme taşındı.

Birbirini parçalamak için saldıran vahşi hayvanlara dönüştüğümüz kavga, düşmanın karnını ve yüzünü hedefleyen yumruklar, suratlara inen tokatlar, kasıklara çarpan diz darbeleri ve uzanabildiği muhtelif yerleri inleten tekmelerle devam etti. Etraftakilerin tempo tutarak “Hadi, hadi, vur, vur!” diye bağırdığı kıyasıya mücadele, Suat Hocanın salonda gürleyen sesiyle son buldu. Yaklaşık on dakika süren müsabakanın sonunda benim kaşım patlamış, Recep’in ise alt dudağı boydan boya yarılmıştı. Birbirimize attığımız dayağın üzerine bir de Suat Hocadan dayak yemiştik ve maçın sonunda ne bir kimse galip gelmiş ne de öteki mağlup sayılmıştı.

O günden sonra birbirimizi ebedi düşman bellediysek de birbirimize ilişmeye yeltenemedik. Gizli ve sözsüz ateşkes süreci, barış anlaşmasına dönüşmemişti. Suat Hoca, kaleci eldivenlerinin kullanımını yasaklayınca farklı anlaşmazlıklara zemin hazırlayacak sebep de ortadan kalkmış oldu. Recep’le başlattığımız iletişimsizlik, mezun oluncaya dek sürdü. Hüzünlü ve dostane duygularla sınıf arkadaşlarımıza imzalattığımız gömleklerde dahi birer imza eksik kalmıştı.

Liselere Geçiş Sınavı’nda Altındağ’da bulunan bir Anadolu Lisesi’ni kazanmıştım. Annem ve babam, her gün dolmuş veya otobüs ile Keçiören’den Ulus’a gidip gelmemdense evimize yürüme mesafesinde bulunan düz liseye gitmemi uygun gördüler. Emeklerimin ziyan olduğu düşüncesi ile tetiklenen isyankâr duygularla liseye başladım.

Okula gittiğim ilk gün, sınıftan içeri girdiğim anda Recep’le göz göze geldik. Pencere kenarındaki en arka sırada oturuyordu. Bir anlık duraksamadan sonra boş bulduğum sıralardan birine oturdum. Gizli ateşkesi barış anlaşmasına dönüştürmeme prensibini sürdürdük.

Liseye yeni başlamış olmanın acemiliğini attıktan sonra okuluma alışmaya başladım. Daha evvel görmediğim fizik, kimya, biyoloji, edebiyat, coğrafya dersleri karşısında duyduğum tedirginlik azaldı. Anadolu Lisesi kazandığı halde bu okulu tercih eden bir öğrenci olarak öğretmenlerimin dikkatini çekmiştim. Kısa süre içinde sınıfın çalışkan öğrencilerinden biri de olunca isyan sebeplerim ortadan kalktı. Notlarımı yüksek tutmak için düzenli ders çalışıyor ve mühendislik fakültesini kazanmak istiyordum.

Okul kantininde simit almak için sıra beklediğim bir sabahtı. Üst sınıftan bir çocuk, sıraya girme gereği duymadan önüme geçti. Omzuna dokunarak sıraya geçmesini söyledim. Fakat benden bir yaş büyük ve üst sınıfta olmanın verdiği özgüvenle yüzünü yüzüme yaklaştıran arkadaş, hakkımı alenen gasp ettiği anlamına gelen cümle ile cevap verdi.

“Bu işler sırayla değil, kıdemle olur çömez!”

Uğradığım akran zorbalığına boyun eğmeye niyetim yoktu. Refleksif bir hareketle dirseğinden kavradığım çocuğu, hızla iterek sıranın dışına savurdum. Beklemediği tepki karşısında şoka uğrayan kıdemli, nöbetçi öğretmenin koridorda görünmesi ile saldırıya geçmekten vazgeçti. Az öncekine benzer bir özgüvenle kulağıma yaklaştı ve fısıltı halindeki o iğrenç tehdidini savurdu.

“Çıkışta görüşürüz!”

Son ders bittiğinde uğrayabileceğim saldırı olasılıklarını hesaba katarak okuldan çıktım. Okul çıkışında beni bekleyen bir tehlike yoktu. Temkinli ve tedbirli hareketlerle evimin yolunu tuttum. Arada bir etrafımı kontrol ederek yürürken sabahki arbedeyi yaşadığım çocuğun beni takip ettiğini fark ettim, yanında üç arkadaşı ile birlikte… Bir aralık gözden kaybolmaları ile takibi bıraktıklarını düşünerek rahatladım. Ancak evime giden sokağa girdiğimde beni takip edenlerden ikisi ile göz göze geldim. Basit bir aritmetik hesaplama ile diğer ikisinin nerede olduğu anlaşılıyordu. Ardıma baktığımda ismini dahi bilmediğim düşmanım bana bakarak sırıtıyordu. Yanında diğer arkadaşı ile birlikte…

Teke tek mücadelede kavgadan çekinmeyecek olsam da böylesi adaletsiz bir mücadeleyi göze alamadım. Erkekliğin yüzde doksan dokuzunun gerektirdiği şekilde yan sokağa saparak topukladım. Arka arkaya koştuğum sokaklardan ve atladığım engellerden sonra belediye parkını sokaktan ayıran yüksek bir istinat duvarı ile karşı karşıya kaldım. Ardıma baktım. Kırılan gururunu acı bir intikamla onarmaya memur olan düşmanım, yanındaki üç arkadaşı ile bana yaklaşırken keyifle gülümsüyordu.

“Ne oldu çömez, sıkıştın mı köşeye?”

Zaten nefes nefese ve kan ter içinde kaldığım bir yorgunluktan sonra dört kişiye karşı koymamın imkânsız olduğunu biliyordum. Bu sebeple kavgada bana avantaj sağlayacak psikolojik bir yöntem kullanmaya çalıştım.

“Teke tek çıksana lan, götün yiiiyosa!”

Kullandığım manipülasyon tekniği, düşmanımda hiçbir tesir uyandırmamıştı. Birazdan feci bir dayak yiyeceğimi tahmin etsem de kaderime razı olmaya niyetim yoktu. Bana saldıranlardan en azından bir ikisini haklamaya niyetliydim. Ola ki direnemez ve yere düşersem de cenin pozisyonu alarak başımı korumanın tasarısını yapıyordum.

Recep’le olan dostluğumuz, istinat duvarının üzerinden yanı başıma düşen bir insan kütlesinin ayaklarının üzerinde doğrulduktan sonra “Dörde iki de olur.” cevabını vermesiyle başladı. Zira film sahnelerini aratmayan bir karizma ile sahneye giriş yapan yardımsever kahraman, kadim düşmanım Recep’ti. Recep’in takviye bir kuvvet olarak çarpışmaya müdahil olması bana cesaret verirken düşman birliklerinde panik ve korkuya neden olmuştu. Çok uzun sürmeyen arbedenin sonunda, düşman neferlerinden birinin kaçmaya başlaması ile diğerleri de erkekliğin yüzde doksan dokuzunda karar kıldılar.

“Ne cesaretle atladın?” demiştim daha sonra. “Ya benle beraber dayak yeseydin!”

“Oğlum!” demişti, “Ben senin nasıl dövüştüğünü bilmesem, gözüm kapalı atlar mıydım oraya?”

“Peki niye yardıma geldin? Biz, düşman değil miydik seninle?”

“Teke tek dövüşsen ben karışmazdım. Ama bir adama dört kişi saldırmak namertliktir.”

Esasında kaleci eldivenleri sebebi ile başlayan o husumet hiç yaşanmasaydı da Recep’le bir gönül bağı kuracağımı düşünemezdim. Çünkü onunla kavgadan sakınmamak dışında herhangi bir ortak bir paydamız yoktu. Recep, ilkokul yıllarında dahi dersleri iyi olmayan bir öğrenciydi. Lisede de değişmemişti bu durum. Aldığı kırık notlar, zerre umurunda değildi. Akademik anlamda hiçbir hedefi bulunmadığı gibi en büyük hayali de mülkiyetine sahip olduğu bir dolmuşun şoförü olmaktı. Ona göre ilk çocukluk yıllarından yetişkinlik dönemine dek devam eden eğitim hayatı, vaat ettiği gelecek ve yaşam standardı itibari ile sarfedilen zaman ve enerjiyi karşılamayacak kadar gereksiz bir süreçti. Oysa onun hayalini kurduğu dolmuş, hem sahip olduğu maddi değerle yaşamına bir güvence olacak hem de vaat ettiği maddi getiri ile kendisine müreffeh bir yaşam sağlayacaktı. Tabii Recep, dolmuşçu olmaya gerekçe gösterdiği bu düşünceleri, uzun uzadıya izah etmez, “Okuyunca bi bok olduğu yok!” şeklinde kısa ve öz bir anlatımı tercih ederdi.

“Babam müsaade etse bugün okulu bırakırım.” diyordu. “Hele bir ehliyet alacak yaşa geleyim, lise de biter o zamana kadar. Doğrudan şoförlüğe başlarım.”

Ancak sahip olduğumuz tezat özellikler ve gelecek beklentilerine rağmen uyumlu bir arkadaşlık elde etmiştik. En başta sınavlar ve ödevler konusunda benim varlığım, Recep’in işini kolaylaştırıyordu. Ödevlerin kontrol edileceği gün; defter ve kitabını çıkararak alelacele benden kopya ediyor, sınavlarda mümkün mertebe bana yakın oturmaya çalışıyordu.

Okuldan kaçacağımız gün ve ders saatleri; Recep’in teşviki, benim irademle belirleniyordu. Onun için tüm dersler birbirinin aynı ve haftanın her günü okuldan kaçmaya müsaitti. Ben ise ders notlarını elde ederek telafi edebileceğim dersleri asmakta sakınca görmüyordum.

Okulu astığımız günler, taze Ankara simidi ve çayla kahvaltı yaparak başlar ve internet kafede süresiz masa açtırarak oynadığımız bilgisayar oyunlarıyla devam ederdi. Okulun dağılış saati geldiğinde ise tüm günü okulda geçirmiş gibi evlerimizin yolunu tutardık.

Kimi günlerde ise okul çıkışı aldığımız 2,5 litrelik kola, pet bardaklar ve bir külah çekirdek ile doğrudan parka giderdik. Kimi zaman ahşap masalara fakat çoğunlukla parkı sokaktan ayıran istinat duvarına sırtımızı vererek otururduk.

Telefondan açtığımız müzikler eşliğinde başladığımız muhabbet, çoğunlukla ortak bir paydada buluşamazdı. Söz gelimi ben, Mesut Hocanın matematik dersini çok iyi anlattığını söylediğimde, “Ben bir bok anlamıyorum!” diye karşılık verirdi Recep. Üniversite ve meslek hayatına dair gelecek planlarımdan bahsettiğimde “Bu kafayla senden adam olmaz!” cevabını verirdi. Okuduğum kitaplardan bahsetsem ilgisini çekmezdi. Bir gün Milan Kundera’nın ‘Gülünesi Aşklar’ kitabını elimden almış, kitabın kapağındaki kadın fotoğrafını uzun uzun inceledikten sonra “Boş işlerle uğraşıyorsun!” demişti. Buna rağmen onun söylediklerine alınmaz, kızmaz, hatta onun tepkilerini sempatik bulurdum.

Sırtımızı duvara vererek oturduğumuz ve anlaşamadığımız taze bir konuyu suskunlukla bitirdiğimiz bir gündü. “Ahmet lan.” dedi, içlenerek. Ben, seri bir yöntemle daha lezzetli hale getirdiğim çekirdek çitleme eylemini gerçekleştirmekle meşguldüm. Bu keyfin bölünmesini istemediğim için sözsüz, yalnızca jest ve mimikler vasıtası ile onu dinlediğimi belli eden bir bakışla karşılık verdim.

“Oğlum!” dedi, aynı içtenlikle. “Ben âşık oldum. Çok seviyorum lan!”

Arkadaşımın bulunduğu bu duygu yüklü itiraf karşısında çekirdek çitlemeye devam etmenin nezaketsizlik olacağını hissetmiştim. Dostuma olan vefa borcumu ödemenin zamanı gelmişti. Benim için çok zor olsa da ağzıma götürdüğüm çekirdekle bir süre bakıştıktan sonra çekirdeği külahın içine atma inceliğini göstererek “Kimi lan?” diye sordum.

“Merve’yi!”

Bizimle aynı sınıfta okuyan, güzel bir kızdı Merve. Kızların paçalarında “tozluk” olarak isimlendirdikleri aksesuarla Kartal Tibet’in canlandırdığı “Tarkan” karakteri gibi dolaştığı, eteklerine taktıkları bir düzine çatal iğne ve çantalarındaki bin bir türlü rozetle bütünleştikleri bir dönemdi. Zaten güzel ve albenili bir kız olan Merve de dönemin bu saçma aksesuarlarına rağmen talip olduğu ilgiyi elde etmeyi başarırdı.  Dizinin üzerinde kalan kısa etiğinin altına ten rengi çoraplar giyinir, gömleğinin içine kolları ellerini kapatan rengârenk ve daracık badiler giyer; taze ütülenmiş saçları, daima dağınık olurdu.

Merve, çalkantılı aşk hayatı ile okulun magazin gündeminden düşmeyen bir kızdı. Düzensiz aralıklarla değiştirdiği sevgililer ve mütemadiyen devam eden flört ilişkileri ile konuşulurdu. Okulun açılmasını takip eden birkaç hafta içinde üst sınıflardan yaptığı bir sevgili ile tüm okulun dikkatini üzerine çekmeyi başarmış ve okulun “avcı” erkeklerinin hedefi haline gelmişti. Ancak ilk sevgilisi ile öğrenciler arasındaki hiyerarşide olağanüstü bir sıçrama gerçekleştiren Merve, daima yaşça kendinden büyük çocuklarla takılır ve “çömez” kategorisindeki erkeklere sorgusuz sualsiz ret cevabı verirdi. Bu yönüyle Recep, en baştan kaybediyordu ama Merve’nin “takıldığı” diğer çocukların profilini düşündüğüm zaman, kaybetmek için çok daha fazla nedene sahip olduğunu görüyordum.

Dostumu Merve’nin bir peynir türüne verilen isme uygun özellikler gösterdiğini söyleyerek kapıldığı ümitsiz aşktan vazgeçirmeyi düşündüm. Ancak sevdaya saygısızlık yapmanın dostluğumuza yaraşmayacağı inceliği ile “O kız sana göre değil Recep.” demekle yetindim.

“Niyeymiş o?” diye sordu alınganlıkla. “Neyim eksik benim?”

“Kardeşim yanlış anlama beni. Ama ne bileyim, takıldığı çocuklar genelde uçuk kaçık tipler. Sen efendi adamsın.”

“İşte!” dedi, problemin kaynağını bulmuşçasına. “İt kopuk çıkıyor karşısına hep. O da o serserilerin sözüne kanıyor be Ahmet! Benim onu ne kadar sevdiğimi bilse gerçek sevginin ne olduğunu anlar. Anlıyor musun?”

“Anlıyorum.” dedim ağzımda kalan çekirdek kalıntılarını yutkunurken. Sahiden de durumun vahameti anlaşılmayacak gibi değildi. Benim dört adamın ortasına atlayan civanmert kardeşim, bir Merve’nin işvesine yenik düşmüştü!

Devam edecek.