Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
WhatsApp
Sosyal Medya

Süreyya

Yağmur Erdem yazdı: Sabah erkenden yola çıktık. Babaannem yumurta haşlamış, domates, salatalık, maydanoz, nane ve tandır ekmeği hazırlamıştı.

Yağmur Erdem yazdı: Sabah erkenden yola çıktık. Babaannem yumurta haşlamış,

Sıcak mı sıcak bir Adana günü… Adana’da yaz günleri böyle başlıyordu. Etrafta koşan kediler, koyunlar, köpekler, horozlar… Vantilatörlerin, klimaların çalışması bile Adana’nın sıcağına çare olmuyordu. Ama yine de çok seviyordum bu başıboş, kendi hâlinde olan güzel çiftliği.

Babaannemlerin altın günü vardı. Babaannem çok güzel bir kahvaltı sofrası hazırlamıştı. Bahçeden toplanmış domatesler, salatalıklar, kendi yaptığı zeytinler…

“Müberra, içimde bir sıkıntı var. Bilmiyorum kızım…” dedi anneme.

“Hayırdır inşallah…”

Enteresan bir kasvet vardı bu ara çiftliğin üzerinde. Bu, bütün insanların yüzünden okunuyordu sanki. Anneannem konuyu kapatmak istercesine:

“Neyse, hayırlara çıksın Müberra…” dedi.

Altın günü için hazırlanıyorlardı. Kısırlar, börekler, dolmalar… Kocaman sofralar kuruluyordu gelecek on bir kişi için. Çok kalabalık oluyordu her yer. İnsanlar hep ağızdan konuşuyor, sürekli sorular soruyorlardı birbirlerine. Daha birinin cevabı alınmadan başka bir soru havada yankılanıyordu.

Ben hiç sevmiyordum kalabalık yerleri.

Okulda bile bazen matematik dersinde havalanıp uçtuğumu hayal ediyordum sıkıntıdan. Öğretmenlerim her veli toplantısında:

“Bu kızı pedagoga götürün Müberra Hanım. Derste dalıp gidiyor. Resimden ve yazıdan başka bir şey düşündüğü yok…” diyorlardı.

Annem Süreyya her seferinde üzülüyordu. Veli toplantılarında farklı şeyler duymak istiyordu belki. Ama en son götürdükleri Sude Hanım çok iyi birisiydi. Kırmızılı, sarılı, beyazlı rengârenk bir ofisi vardı. Benimle konuşmuş, bana sorular sormuştu. Onu çok sevmiştim.

Kitaplara yönelmem gerektiğini söylemişti. Sanatla, resimle uğraşmalıymışım. Haklıydı. Aklım fikrim kitaplarda, ansiklopedilerde, dünya haritalarındaydı. Ben ancak böyle huzurlu oluyordum.

Ben hamur işi sevmiyorum. Kısır da sevmiyorum, dolma da… Ben ketçaplı makarna seviyorum. Dümdüz. Bu kadar işte. Var mı bunun üstüne bir şey diyeceğiniz?

Evden nar ve portakal kokuları yükseliyordu. Gülizar Abla taze taze nar suyu sıkmıştı. Senenin ilk narını içiyorduk.

Ama ben bir yolunu bulup bu kadınlar gününden kaçmak istiyordum.

Bana arkası kırmızı fiyonklu, beyaz güpürlü bir kıyafet giydirmişlerdi. Misafirler geldiğinde lokumları ben dağıtacaktım. Teyzeler beni sıkıştırıp duruyordu:

“Büyüyünce ne olacaksın?”

“En sevdiğin ders hangisi?”

“Doktor mu olacaksın?”

Yanaklarım kıpkırmızı olmuştu. Boncuk boncuk terliyordum.

Benim aklım ise dedemin kütüphanesindeydi. Bayılıyordum o odaya. Bir sürü kitabı vardı. Yolunu bulup kütüphaneye kaçmıştım.

Akşamüstüne doğru misafirler dağıldı. Herkes evine gitmişti. Babaannem Gülizar Ablaya kaburga dolması yaptırmıştı. Yanına da soğuk ayran çorbası… Bayıla bayıla yedim.

Benim için ayrıca ketçaplı makarna yapmıştı.

Keşke insanlar hiç korkmasa diye düşündüm. Hiç sıkıntı çekmeseler… Çünkü yüzlerindeki o bakışlarda hep bir yorgunluk vardı sanki. İnsanlar büyüdükçe gülümsemeler azalıyor, yerini buruk tebessümler alıyordu.

Akşam çaylarımızı içtikten sonra dedem:

“Piknik sepetini hazırla hanım. Yarın pamuk tarlasına gideceğiz. Süreyya’yı pamuk tarlalarıyla tanıştıralım.” dedi.

Sabah erkenden yola çıktık. Babaannem yumurta haşlamış, domates, salatalık, maydanoz, nane ve tandır ekmeği hazırlamıştı.

Koca çınarın altında oturduk.

Yüreğir Ovası’nda çalışan işçiler, benim bitmek bilmeyen sorularımla uğraşıyorlardı:

“Pamuk ne zaman açar?”

“Ne zaman toplanır?”

“Ne zaman ekilir?”

Hepsi kahkahalarla gülüp bana pamuğun tarihini anlatıyordu. Dedem ise:

“Evladım, yorma ablalarını, abilerini…” diyordu.

Hava çok sıcaktı. Herkes öğle molasındaydı.

Derken dedemin telefonu acı acı çaldı.

Arayan, karşı komşumuz Behçet Amca’nın oğlu Tufan Abi’ydi.

Babası vefat etmişti.

Birden o kavruk Adana güneşi yerini keskin bir rüzgâra bıraktı sanki.

Hemen toparlanıp gittik.

Babaannem yemekler pişirmeye başladı. Kuru fasulyeler, pilavlar, çorbalar… Ağlaya ağlaya yapıyordu yemekleri. Herkes bir köşede sessizce oturuyordu.

Ben de susmalıydım.

Olan biteni sormamalıydım.

Ölüm çok değişik bir şeydi.

Ağlayan kadınlar… Ağlayan erkekler… Taziyeleri kabul eden insanlar…

“Kunduracıoğlu Behçet…” dedi dedem sessizce. “Ne çok hatıramız oldu seninle…”

Ben ise korkulu adımlarla evi dolaşıyordum.

Bir oda dikkatimi çekti.

Oymalı bir berjer vardı odada. Üstünde ise Behçet Amca’nın fotoğrafı… Pos bıyıkları, kalın kaşları ve masmavi gözleriyle bana bakıyordu. Başındaki şapkasıyla sanki birazdan canlanacak gibiydi.

Parmağımla antika aplik lambasının düğmesine basıp duruyordum. Sanki insanların neden durduğunu, neden üzüldüğünü anlamaya çalışıyordum.

Sonra kütüphane dikkatimi çekti.

Kur’an-ı Kerimler, ilmihaller, ansiklopediler…

Rastgele bir kitap çektim.

“Dünya Tarihi Ansiklopedisi” yazıyordu üzerinde.

Bir sayfayı açtım.

“Dionysos… Ariadne’nin İpi…”

Kendi kendime düşündüm:

“O ipe tutunup bütün sevdiklerimi alıp dertlerden kaçabilir miyim?”

Ama böyle şeyler sadece ansiklopedilerde olurdu.

Sanırım büyümek bunu gerektiriyordu.

İnsanlar doğuyor, büyüyor ve ölüyordu.

Bunu anlamam gerekiyordu.

Bir yerlerden ağır tereyağı ve irmik kokusu geliyordu. Bir yanda bayılan bir kadın, titreyen insanlar, ölümden korkan ben…

Suskunluğumu sonsuza kadar içime gömmek istiyordum.

Sonra içimden bir ses yükseldi:

“Sen bakma Süreyya, coşkun kalabalıkların susmak bilmeyen dudaklarına… Ne zaman sıkılırsan içindeki o portakal ağacının yanına git. Ona yaslan. Kokusu içine dolsun.

Bir kuşla kahvaltını paylaş.

O çok merak ettiğin Alp Dağları’nı hayal et.

Aklından çıkaramadığın Mısır piramitlerini düşün.

Belki bir gün görürsün.

Belki bir gün hepsi gerçekleşir.

Sen bakma coşkun kalabalığa…

Koş içindeki o en sevdiğin portakal ağacına…”

(Görsel: Adana/Mehmet Poyraz)