Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
WhatsApp
Sosyal Medya

Beyaz serme halıyı çay döker, üzülürsün

Mustafa Süs yazdı: Bal katma olayını ben uydurdum. Şekersiz çay içmeye başladığımdan beri bitki çaylarına çaktırmadan bal katıyorum ki şekersiz içtiğim belli olmasın; hem gören, balı faydasından dolayı kattığımı düşünsün.

Mustafa Süs yazdı: Bal katma olayını ben uydurdum. Şekersiz çay

Hiç unutmam, seksen 4 senedir çayı koltukta, kanepede değil; halının üzerine oturarak içerim. Yemeği de yer sofrasında yerim. Profesyonel bir yaşantım yok. Hani derler ya, amatörce… Ben “köylüce” diyorum.

Diyorum demesine de ayıplayan oluyor, kınayan oluyor, mesafe koyan bile oluyor. Çok takıyorum kafaya, bildiğiniz gibi değil. Arada diyorum ki:

“Oğlum takma kafana; ununu elemiş eleğini asmışsın, yaşını yaşamış dişini dişemişsin. İnsanların ne dediği önemli mi? Yaşa gitsin bildiğin gibi hayatını…”

Bu arada “diş dişemek” deyimini de unutmayalım. Bilmeyen, büyüklerine sorsun.

Öyle deme diyorum ardından da: “Siz benim ne çektiğimi nereden bileceksiniz?” Dıştan umurumda değil gibi davranıyorum ama içten içe içim içimi yiyor. İçten yanmalı motorlar gibi yüreğim.

Misafirliğe gidince köylüler gibi hemen halıya değil de koltuğa, kanepeye oturuyorum; ev sahibi bir daha çağırmaz diye. Eve misafir gelince hemen halının üzerinden kalkıyorum, bir daha misafir gelmez diye. “El ne der diye nereye kadar yaşayacaksan?” dediğim de oluyor kendime…

“Kınayanların kınamasından” öyle tedirgin oluyorum ki sormayın gitsin. Soran da yok zaten, kim nereden bilsin?

Hiç unutmam; geçenlerde dağlarda gezerken yorulmuşum ama nasıl yorulmuşum… Yorulunca bir ağaç gövdesi bulmuşum, gövdesine sırtımı verip uzatmışım ayaklarımı, evde misafir yokken yaptığım gibi…

Tam dalıp gidecekken bir de ne göreyim? Çobanın biri tepemde bekliyor, o köylü halime bakıp beni kınar bir vaziyette.

Çobanlar, köylüler, köyden şehre taşınanlar ve hatta ne kadar “sonradan cebi para görmüş tip” varsa hepsi benim o hâlimi kınar. Köye gidince bile baş edemiyorum o tiplerle.

Ben de daha fazla kınamasın diye hemen toparlanacaktım; alışık olmayınca elimdeki değnek kafama çarptı “zavadak” dedi.

“Kusura bakmayın, kimse yoktur diye sere serpe uzandım.” deyince çoban sinirlendi: “Olmasın bir daha, koyunlar bakıp örnek alıyorlar seni!” dedi.

O utanç içinde koşarak eve geldim. Bir üşütmüşüm ki sormayın; sadece kafayı değil, mideyi de.

El ayak çekilince kendime dedim: “Bugünün parasıyla bir kekik çayı yapayım.” Kekik çayı mideye oldum olası iyi gelir. Bilmeyen varsa onlara da örnek olsun. İçine de bir kaşık bal katayım.

Bal katma olayını ben uydurdum. Şekersiz çay içmeye başladığımdan beri bitki çaylarına çaktırmadan bal katıyorum ki şekersiz içtiğim belli olmasın; hem gören, balı faydasından dolayı kattığımı düşünsün.

Oysa bal da şekerli işte. “Çiçek katılmamış, hakiki şekerli bal.”

“İnşallah glikozlu değildir.” diye seviniyoruz, pancar şekerine de razıyız.

Şimdi ben insanların içinde halıya oturarak çay içmekten utanıyorum ya…

Kimse yokken bardağa yaptığım kekik çayını doldurdum. İçine glikozlu olmadığını düşündüğüm “hakiki şekerli bal”dan da koydum. Bazı yerlerde “kattım” diyorlar, ben de az yukarıda “kattım” dedim ama “bardağa bal koymak” daha mantıklı geldi şimdi, dilime daha yatkın.

Bardak da çay bardağı değil; su bardağından içerim ben bitki çayını.

Dedim; şimdi ben halıya oturacağım, halı da beyaz…

Nefret ederim bu arada beyaz halıdan. Beyaz ev eşyasının hepsinden nefret ederim. Nefret etmeye de devam edeceğim.

Bardağın altına tabak alayım ki halıya damlamasın dedim. Tabağa dökülen de bardağın altından ağzıma götürürken halıya damlamasın düşüncesiyle bir de peçete aldım. Temkinliliği ve tedbiri görüyorsunuz değil mi? Oldun mu böyle olacaksın. Beyaz halıyı kirletmek yakışmaz bize…

Sırtımı kanepeye verdim, ayaklarımı uzattım halıya… Birkaç yudum içtim çaydan, bir yandan da bir şeyler okuyorum. “Balı çok olmuş ama olsun bakalım, şifa olur inşallah.” diye düşünürken bardağı tabağa bıraktım.

Tabak da çay tabağı olunca su bardağına küçük geldi, tam oturmuyor; oturunca da eğreti oturuyor. Ayağa kalkmakta zorlanıyor; bir koltuğa eğreti oturunca o koltuktan kalkmayı bilmeyen insanlar gibi…

Tabağa tam oturmamış bardağı almaya çalışırken o “hakiki şeker ballı” kekik çayı bembeyaz halıya dökülüverdi. Tamamı değil canım, dibinde bir yudum kaldı.

Çay dökülünce “İyi ki şekerli çay değil.” Derler. Çay şekersizse silince çıkıyor lekesi galiba. O yüzden şeker olayına çok takıldım. Yoksa balı satan arkadaşın balını kötüleme derdim yok. Şekerli de olsa gayet lezzetli diyerek zevahiri kurtarayım, neme lazım hikâyeyi okur falan.

Gittim hemen bir bez, bir tas, has hoşaf pardon su… Bezle siliyorum; sildiğimi tasın içine sıkarken tasın içinden çok halıya dökülüyor sıkılan sular. Ağzını silerken sakalını da mahveden yaşlılar gibi oldum.

Sıkılan her şey halıya dökülüyor gördüğünüz gibi…

Sıkılan kekik suyu, sıkılan ben, sıkılan kirli su…

Yılgın yılkı atlarının toprağa düştüğü gibi…

“Yer sofrasında yemek yediğimden, halıya oturarak çay içtiğimden ötürü ayıplayanların ayıplamasından utanıyorum.” cümlesinin ironi değil de gerçek olduğunu düşünen varsa; “Evlerde kanepeden, koltuktan oturacak yer bulamıyorum.” başlıklı bir yazı yazmıştım, o yazıyı onlara armağan ediyorum.

Hâsılıkelam…

Ne kadar tedbir alırsan al, kimi olacaklara engel olamıyorsun.

Eve kalabalık misafir gelince masada yemek zorunda kalabiliyorsun.

Dağda çobana rastlamanın anormal bir şey olmadığını anlıyorsun…

Geçen bir yazı okudum, onunla bitireyim musâhabemizi…

Gardaşım bir yazı yazmış, “Amanın bu yazı çok uzunmuş!” diye okuya okuya sonuna kadar geldim.

“Hâsılıkelam” dedikten sonra bir sayfa daha yazmış…

Aslında diyorum ki… Halının her bölgesine kekik suyu dökseydim acep nasıl olurdu?

(Fotoğraf: Enes Yasin Bay)