Versay’ın bahçesindeki gül yaprakları rüzgârla savruluyor, sanki çok uzaklarda bir başka saraya, Osmanlı diyarına doğru yol alıyordu. Dünya yavaş yavaş kabuk değiştiriyor gibiydi. Topkapı Sarayı’nın içlerinden hafif ilahi sesleri yükseliyordu. Koca bir çınarın gölgesine oturan Mustafa, elindeki kitabı açtı. Divan edebiyatının en güzide şairlerinden Nabi’nin ‘Hayriyye’sini okuyordu. Ahlâk, çalışkanlık, adalet, sabır ve ölçü… Hepsi bu kitapta öğütleniyordu.
Bir süre sonra başka bir kitap buldu ve sayfalarını çevirmeye başladı: Sadi Şirazi’nin ‘Gülistan’ı ve ‘Bostan’ı. Bu eserler Osmanlı medreselerinde çocuklara kısa hikâyeler aracılığıyla erdemli davranışları öğretirdi. Gün yavaş yavaş kızarmaya başlamıştı. Mustafa, Topkapı Sarayı’nda bir şeylerin değiştiğini hissediyordu. Saraydaki askerlerin yürüyüşünden, padişahın tavırlarından bir terslik seziliyordu.
Yemyeşil gözlerini Boğaz’a doğru çevirdi. İçinden, ‘Belki bir gün ben de onlar gibi büyük işler yaparım’ diye geçirdi. Tam o sırada sarayın mutfak kapısından babası seslendi: ‘Mustafa, gel oğlum!’
Aynı zamanlarda, çok uzaklarda, Fransa’da başka bir çocuk vardı. Charlotte… Buğday tenli, yeşil gözlü ve simsiyah saçlı bir kız. Versay Sarayı’nın kestane ağaçlarının altında oturmuş, William Shakespeare okuyordu. Havuzların ve heykellerin arasında koştururken birden duraksadı. Sanki o da içinde bir şeyler arıyordu.
Sarayın üzerinde görünmez bir sis perdesi var gibiydi. Charlotte da herkes gibi bir şeylerin ters gittiğini hissediyordu. İçinde bitmek bilmeyen bir korku vardı ama dudaklarını sıkıca kapatıyor, kimseye bir şey söylemiyordu. Kitaplarına dönüyordu. Tolstoylar, Dostoyevskiler, Goetheler ve Nikolai Gogoller… Okuduğu bir söz aklında yankılandı: ‘İnsan ruhu bazen en karanlık yerde bile bir ışık arar.’
Bu söz ona biraz olsun umut verdi. ‘Kim bilir,’ diye düşündü, ‘belki de kralların ve sarayların içinde bile iyilik hatırlanır.’ Dünya zıtlıklarla doluydu. Geceyle gündüz gibi… İyilikle kötülük gibi… Savaşlar, tahtlar, barışlar, prensesler, krallar ve padişahlar… Bunların hepsi vardı ve belki de hep olacaktı.
İnsanlar gelip geçiyor, ama duvarlar, saraylar ve yaşanmışlıklar bir şekilde kalıyordu. Charlotte başını kaldırıp uzun selvi ağaçlarının arasından koskoca Versay Sarayı’na baktı. Sanki geleceğe göz kırpar gibi fısıldadı: ‘Belki de güzel günler o kadar uzak değildir.’
