Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
WhatsApp
Sosyal Medya

İsmet Özel’in Mazot şiiri-1

Murat Ertaş yazdı: İsmet Özel’e edebiyat otoriteleri İkinci Yeni muhitinin genç şairi dedikleri halde sonradan toplumcu gerçekçi şiirleri nedeniyle onun İkinci Yeni’den koptuğunu ifade etmişlerdir.

Murat Ertaş yazdı: İsmet Özel’e edebiyat otoriteleri İkinci Yeni muhitinin

Bir şairi edebiyat tarihinde bir gruba, bir muhite yahut bir tasnife dahil edip o şairin şiirini, duygu ve düşüncesini kategorize etmek -şairin kendisi kendi sanat ve düşünce ilkelerini tanımlamamışsa, bir muhite veya akıma mensubiyetini ilan etmemişse- oldukça güçtür. Edebiyat tarihinde şairlerin tasnifi; umumiyetle şiirin biçimi, şiirdeki kelimelerin ses ve anlam karakteri, şiirde işlenen konu, şiirdeki söz sanatları ve imge, şairin yaşadığı çağ, şairin şiirlerini yayımladığı mecmua dikkate alınarak yapılmıştır.

Meselâ Sezai Karakoç edebiyat kitaplarında “İkinci Yeni” akımının temsilcileri arasında sayılır. Bunu şairin bizzat kendisi kabul etmediği gibi Karakoç’un şiirinde kullandığı kelimeler, şiirlerindeki ruh ve maneviyat da onu İkinci Yenicilerden farklı kılıyor. Sezai Karakoç’un yazdığı “Balkon” şiiri Sezai Karakoç’tan habersiz İkinci Yeni şiirinin ilk örneği olarak dergide yayımlanıyor. Sezai Karakoç bu durumu şöyle anlatır:

“Ben Balıkesir’de iken Cemal (Süreyya) da Eskişehir’deydi. Mektuplaşıyorduk. Bir mektubumda, o sıralar yazdığım “Balkon” şiiri de vardı. Bir süre sonra, Muzaffer Erdost’un edebiyat bölümünü yönettiği Pazar Postası geldi. Bir de ne göreyim? Benim Balkon şiiri ve Cemal’e yazdığım mektuptan bazı pasajlar orda yayınlanmamış mı? Tabii, Cemal’in gönderdiğini anladım ve çok kızdım. Sanat açısından dergimin bulunmaması sebebiyle o yıllar yazdığım çok şey yayınlanmadan kalıyordu. Değil Pazar Postası gibi sol bir dergide, sağcı gibi görünen, fakat yine de fikir ayrılığı bulunan dergilerde bile şiirimi yayınlatmayan benim Pazar Postası’nda görünmem, ilk anda bana bir facia gibi geldi. Ve hemen çok ağır bir mektup yazdım, postaya attım. Bir iki gün geçince yazdığım mektubun ağırlığını düşünerek üzüldüm. Evet, Cemal’in yaptığı hataydı. Şiirimi bir dergiye göndermeden önce bana danışması şarttı. Ama bu kabahatini bir sitemle kendisine hatırlatabilir, bir daha böyle yapmaması için onu uyarabilirdim. Fakat ben çok ağır bir mektup yazarak tüm ilişkiyi kesmiştim. Aradan birkaç gün geçti. Mektubum geri geldi. Meğer, kızgınlıkla adresi yanlış yazmışım. Cemal’i bulmamış. Bu kez, yeni bir mektup yazarak ‘Sana çok ağır bir mektup yazmıştım. Kızgınlıkla adresi eksik yazmışım. Geri döndü. Bir daha benden habersiz bunu yapma!’ dedim. Tabii ki zamanın geçmesiyle biraz yumuşamıştım.

Cemal, Balkon adlı şiirimi göndermekle kalmamış, şiirimdeki (ev) kelimesini (el), (uzanın) kelimesini (uzanıp) yapmış olduğundan şiir öyle yayınlandı, öyle tanındı. Birçok antolojiye de o şekilde girdi. Ancak, şiirlerim kitap halinde yayınlandığında, şiir asıl metniyle çıkmış oldu.

Daha sonra, Cemal bana (Deformasyon) başlığıyla yazdığı bir yazıda, yeni bir şiirin, akımın doğduğundan bahsetti. Bu şiire örnek olarak da benim (Balkon) şiirimi gösterdi.”[1]

Sezai Karakoç gelenekçi ve gelecekçi olması, bir medeniyet tasavvuruna sahip olması, Mümin ve Müslüman iddiası hasebiyle İkinci Yeni şairlerinden ayrılır. İkinci Yeni şairleriyle benzerliği Birinci Yenicilerin gündelik hayatın diline düşürdükleri kelimelere yeniden şiirsellik ve şahsilik kazandırmasıdır. Onun şiirlerindeki kelimelerin anlamı sadece içinde geçtiği şiirde kazandığı anlamla vardır. Türk şiiri ne söylediği apaçık belli olan, konuşma dilinden pek farkı olmayan Birinci Yeni ile ne dediği pek anlaşılmayan, kelimelerin kendine yeni anlamlar oluşturduğu ve imgelere boğulmuş İkinci Yeni arasında sıkışmış; insanı, cemiyeti, politik olanı bütün olarak işleyemez olmuştu. Kelimenin doğurganlığını ve atlasını yeniden şiire kazandıran Sezai Karakoç gelecekçi olma davasıyla kaleme aldığı şiirlerde de gelenekçilikten kopamamıştı. Sezai Karakoç’un şiirlerindeki Leyla klasik şiirimizdeki Leyla’dan farklı değildi. Sezai Karakoç gibi İsmet Özel de bilinen herhangi bir edebî muhite, felsefî akıma, tanıma sığdırılamayacak kadar özgün bir şairdir. İsmet Özel “Bir 68 Efsanesi mi Evet, İsyan[2] serlevhalı konuşmasında “Evet İsyan” adlı kitabı, Türk şiiri ve şairler hakkında çarpıcı tespitlerde bulunur:

“Evet, İsyan” yayınlandığı zaman çok yankı uyandırdı, çünkü benim bu kitabı yayınladığım zamana kadar Türkiye’de şiirin kendi değerlerini koruyan metinler politik anıştırmalardan yalıtılmış; politik anıştırmaları olan şiirler de şiirin değerine ulaşamamış durumdaydı. İlk defa ben Türk edebiyatında Türk şiirinde iki kanaldan akan şeyi tek kanala akıttım, Şattül Arap gibi. Ne oldu, ‘Evet İsyan’daki metinler hem ne dediği belli olan şeylerdi hem de şiirdi. Çünkü Türk edebiyatı öyle bir sapağa girmişti ki, öyle bir tuhaflık içindeydi ki; ne dediği anlaşılan şeyler yazdığın zaman şiir olmuyordu, şiir yazdığın zaman ne dediği anlaşılmıyordu, anlatabiliyor muyum?  Ben 1969 yılında yayınlanan kitabımla ne dediği açık seçik belli ama şiir olarak değeri inkâr edilemez bir metin ortaya çıkardım.” İsmet Özel kelimeye kazandırdıkları yeni anlam itibariyle İkinci Yeni şairlerinin hakkını teslim ederken ne dedikleri açık olmaması nedeniyle de İkinci Yeni şiirini “boş söz” olarak değerlendirir.

Daha evvel “sanatına kıyan geri adam” yaftası vurdukları Üstad Necip Fazıl’a yaptıkları gibi kendilerini edebiyat otoritesi olarak gören çevrelerin İsmet Özel’in, şiirini ideolojiye kurban ettiğine dair tespitleri olmuştur. Bir şiir ideoloji taşıyamaz mı, taşısa şiir olmaz mı? İdeolojinin estetize tarafı yok mudur? İsmet Özel şiiriyle kitlelere bir şeyler söyleyen şairdir.

İsmet Özel’e yapılan eleştirilerden biri de onun “bencil şair” olduğuna dairdir. İsmet Özel başkaları adına da kavga ve mücadele eden bir şiir dili kurmuştur. Onu anlamayanlar veya anlamak istemeyenler Özel’i “bencil” olarak değerlendirirler. İsmet Özel, meydan okuyucu yönüyle şiirini, kendi yaşadıklarını başkası yaşamasın diye kalkan olarak kullanmıştır. O bencil şair değildir. Sessiz kitlelerin öfkesini, öz mesuliyeti gereği dile getiren, yaşadığı toplumun iç çekişiyle, zihni sancısıyla hemhal bir şairdir. Bu haliyle o yukarıdan aşağı seslenen bir şair değildir. O 1960-1980 arasında öğrenci olaylarını, sokak olaylarını yaşamış, zamana tanıklık etmiş döneminin meydan ve sokak dilini şiirinde başarıyla işlemiştir.

İsmet Özel’e edebiyat otoriteleri İkinci Yeni muhitinin genç şairi dedikleri halde sonradan toplumcu gerçekçi şiirleri nedeniyle onun İkinci Yeni’den koptuğunu ifade etmişlerdir. Aslında genç şair (İsmet Özel) İkinci Yeni şiir akımının anlaşılmazlığına hiç kapılmamıştı. Yazar, yayıncı ve eğitimci, Yeni Dergi’yi çıkaran ve De Yayınevi’ni kuran edebiyat eleştirmeni Memet Fuat, 1963-1972 yılları arasında “Memet Fuat’ın Seçtikleri” isimli Türk Edebiyatı yıllıklarını çıkardı. Bunlardan birinde, Aralık 1969’da -“Evet, İsyan” yayınlandıktan bir ay sonra- yazdığı 1970 yıllığının önsözünde şöyle diyor:

“Türk şiirinin gelişmelerini sindirmiş, Nâzım Hikmet’ten İkinci Yeni diye anılan şairlere kadar genişleyen bir ilişkiler bütününün ürünü özgün bir yaratıcılığa ulaşmış görünen İsmet Özel’in sertliğine sert ama inceliklerle dolu şiirlerini bir araya topluyordu. Toplumcu şiiri deneyen gençler arasında İsmet Özel’in ayrı bir yeri var. Partizanlığı şiirini yemiyor, dengesini çok iyi tutturmuş. Bence ‘Evet, İsyan’ yılın en iyi şiir kitabıydı. Oktay Rıfat’ın Şiirleri’nden sonra bile diyemem.” 

İsmet Özel hiçbir zaman Batı’da ve Türk edebiyatçıları arasında (bilindiği anlamıyla) “toplumcu-gerçekçi” olmadı. İsmet Özel’i toplumcu-gerçekçi şiir düzleminde değerlendirenler onun Mazot şiirini de haliyle köy ve şehir bağlamında değerlendirmektedirler ki yanılmaktadırlar.

Birinci Dünya Savaşı (1914-1918), Rusya’daki Ekim İhtilali’nin (1917) toplum ve insan üzerindeki tesiri, ardından kopan İkinci Dünya Savaşı (1939-1945) yazar ve şairlerin eserlerini büyük oranda toplumcu-gerçekçi bir düşünceyle ortaya koymasına neden olmuştur. Milletleri ve büyük kitleleri etkileyen acılar insanı kapitalist düzenin yerine yeni bir toplum düzeni arayışına itmiştir. Eserlerde kapitalist düzenin çok yönlü eleştirisi yapılırken onun yerini alacak sosyalist düzen eğilimi güçlenmiştir. Gorki öykülerinde ve romanlarında kapitalist düzene isyanın insanı geleceğe, umuda ve iyimserliğe yaklaştıracağını en iyi işleyen yazarlardandır. Onun eserlerinde insan “kendi kendisinin efendisi olabilmeli” düşüncesi toplumsal şartlar ve ilişkiler içerisinde ele alınır. Toplumsal gerçeklikte kişi kendisini kamu yararına bütünleştirir, kendisidir kahraman, kendisinden başka kahraman tanımaz. Birey bir makinenin dişlisinde bir diştir artık.

Uluslararası düzeyde bütün işçilerin birlik olması, sınıfsal çıkarlarının bütün insanlığın çıkarlarıyla özdeşleştirilmesi yeni bir kavram doğurmuştur: “Proleterya enternasyonalizmi”. Marksist siyasal teori, insanlığın kurtuluşunun proletarya enternasyonalizminin bir eseri olacağını savunur ve milliyetçiliğe dayalı savaşların böylelikle ortadan kaldırılacağını iddia eder.

Nazım Hikmet’in “Makinalaşmak” istemesi tüm insanların eşitlenmesinden başka bir şey değildir. İnsanın nesneleşmesi, beşer olarak kalması. Bu hal insanın beşer olmaktan eşref-i mahlukât düzeyine çıkamamasına yol açacak ateizmi, nihilizmi kendi iddiaları içerisinde meşrulaştırıyordu. Hümanizma da buradan besleniyordu.

beynimden, etimden, iskeletimden geliyor

bu!

her dinamoyu altıma almak için çıldırıyorum!

tükrüklü dilim bakır telleri yalıyor,

damarlarımda kovalıyor oto-direzinler lokomotifleri!

trrrrum,

trrrrum,

trak tiki tak

makinalaşmak istiyorum (Nazım Hikmet, 1923)

1924’te ortaya çıkan Sürrealistler ve Dadaistler gerçeğin üstü veya gerçek dışı bir şeyler söylediklerini iddia ederken insanı bilincin dışına çıkardıklarını, insanı ruhsuz bir varlık olarak hazzın, cinsel ve sapkın güdülerin, sınırsız hayal gücünün tesiri altına aldıklarını biliyorlardı. 1925’te dağılsalar da tesirleri sanatın her alanında. Görülmeye devam etti. Savaşların, kitlesel büyük acıların tesiriyle cemiyetlerin ve milletlerin değerlerinden, kadim inançlardan uzaklaşan insan egoist, nihilist ve hedonist bir çizgiye yaklaştı.

Fütüristler ise teknolojiyi kutsamış, insanın geçmişini ve bilinçaltını silmenin peşine düşmüşlerdi. Edebiyatta fütürizm hareketinin kurucusu İtalyan şair Marinetti ise insana geçmişi hatırlatan (müzeler ve kütüphaneler dahil) her şeyi yok etmeyi savunan devrimci ve faşist programının manifestosunu 1909’da yayımlamıştı. Marinetti, fütüristler için modern teknolojik araçların, otomobilin, uçağın, sanayi şehrinin insanın doğaya karşı kazandığı muhteşem zafer olduğunu belirtmiştir. Fütüristler, insanı savaşa ve ölüme götüren düşünceleri önemsemişlerdir.

[1]Diriliş dergisi, 7.Dönem, Sayı 73, 8 Aralık 1989, s.7

[2] İsmet Özel Söyleşisi, 27. İstanbul Kitap Fuarı, Marmara Salonu, 8 Kasım 2008, Saat 18.15-19.15