(Fotoğraf: Enes Yasin Bay)
Despot aydın baskısı yaptıklarını aklı uygun kılmak için sürekli delil arıyorlar ve gençleri kullanmaya çalışıyorlar.[1] Türkiye’de baktığımız zaman eğitimde dekolonizasyon böyle işliyor. Ezbere dayalı öğrenme kültürü ve sınav odaklı yapı nedeniyle analitik düşünme, problem çözme, araştırma ve yaratıcılık hep geri planda kalıyor. YKS, LGS, TEOG gibi sistemler çocuğun ve gencin yeteneklerini kısıtlayarak onları tek bir kalıba sokuyor, gelişimlerini köreltiyor ve potansiyellerinin ortaya çıkmasını engelliyor.
Müfredatın sık ve tutarsız değişmesi hem öğretmenleri hem öğrencileri demoralize ediyor; yeni gelen her sistem, bir öncekinin eksiklerini gideremeden kısır bir döngüyü yeniden üretiyor. Okullar arası eşitsizlik –Hakkâri, Şırnak gibi doğu illeri ile büyük şehirler arasındaki farklar, hatta şehirlerin kendi içindeki okul ayrımları- büyük fırsat uçurumları yaratıyor. Fiziksel koşullar, öğretmen sayısı, donanım ve teknolojiye erişim gibi temel unsurlar bile çok farklı.
Dilin kolonileştirilmesine baktığımızda, batının ezbere dayattığı müfredat karşımıza çıkıyor. Oysa aileye ve çocuğa yönelik psikolojik destek, öğrencinin kapasitesine ve yeteneğine göre şekillenmeli; veli de bu süreçte öğretmene destek vermelidir. Çocuğun problemlerini ve güçlü yönlerini esas alan bir yaklaşım bugün ne yazık ki çoğu kez geri plana atılıyor.
Osmanlı’ya baktığımızda ise farklı bir eğitim manzarası görürüz. Sıbyan mekteplerinde çocuklar 5–6 yaşlarında eğitime başlar; elifba, okuma-yazma, Kur’an-ı Kerim, tecvit, ilmihal bilgileri, abdest, namaz, oruç gibi dini bilgiler, ahlak-adap ve dört işlem gibi temel dersler verilirdi. İlmihal kitapları -Birgivî’nin Vasiyetnâmesi, Ahlâk-ı Alâî (Kınalızâde Ali Efendi)- üst düzey öğrenciler için ahlak felsefesi ve adap derslerinde kullanılırdı. Ahmed Cevdet Paşa’nın Kısas-ı Enbiya’sı ve çeşitli pendname-nasihatname eserleri özellikle ergenlik çağındaki gençlere hitap ederdi.
Çocuk medreseye gitmezse, bir ustanın yanına verilerek meslek öğrenirdi. Bu kurumlar bugünkü çıraklık eğitiminin temeli sayılabilir. Eğitim ahlakî ve dinî kurallarla iç içeydi. “Önce elini değil, kalbini temiz tut” anlayışı ahi geleneğinde çocuğa ilk öğretilen şeydi. Aile ve toplumun rolü büyüktü: eğitim sadece okulda değil, evde ve mahallede de devam eder; çocuğun terbiyesi annenin bilgisi, babanın sorumluluğu olarak görülürdü. Mahalle imamı, hatibi, esnafı, komşusu bile çocuğun davranışından kendini mesul hissederdi. Eğitim toplumsal bir görevdi.
Nabi’nin Hayriyye’si, oğluna yazdığı bir nasihatname olarak çocuk terbiyesinde örnek metinlerden biridir. Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig’i eğitimde sıkça başvurulan bir öğüt kitabı olarak bilgi ile mutluluk anlayışını temel alır; doğruluk, bilgelik ve toplumsal sorumluluk bilinci öğretilirdi. Yunus Emre’nin Risaletü’n-Nushiyye’si sevgi, sabır, kanaat ve insan sevgisini merkeze alır; dili sade olduğu için halk ve çocuklar tarafından kolayca anlaşılırdı.
Bugün batının dayattığı, klonlaşmış ve tek tipleştirilmiş eğitim modeli, delil arayışı içinde gençleri kalıba sokarken; belki de bu kalıp Osmanlı’daki ahlak–bilgi–toplum eksenli eğitim anlayışıyla yeniden kırılabilir. Unutmayalım: geçmiş, en doğru örnekleri ve akla uygun tecrübeleriyle bize yol gösterir.
Başarısız öğrenci yoktur; keşfedilmeyi bekleyen ve pusulanın kendisine uzatılmasını bekleyen çocuklar vardır.
[1] Mehmet Gündem, Alev Alatlı: Türkiye’de klonlanmış despot aydın baskısı var…, Yeni Şafak, 25.02.2008.
