Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
WhatsApp
Sosyal Medya

Sağır odanın sesleri

İsmail Nerimanoğlu yazdı: Kalbinin düzensiz vuruşlarını dinledi. Nefesi hızlandıkça duvarlar üzerine yaklaşıyor gibi oluyordu. Oda gerçekten sessizdi ama Elif’in içinde hiçbir şey susmuyordu.

İsmail Nerimanoğlu yazdı: Kalbinin düzensiz vuruşlarını dinledi. Nefesi hızlandıkça duvarlar

I.YANKI

Oda, sesi içeri almıyordu.

Duvarları yumurta kabuğunu andıran pürüzsüz bir maddeyle kaplanmıştı. Kalındılar; yalnızca sesi değil, dışarıdaki hayatı da durduruyorlardı sanki. Ne caddeden geçen otobüslerin uğultusu, ne hastane bahçesindeki çamların hışırtısı, ne de çok uzaklardan geldiği söylenen tren sesi içeri ulaşabiliyordu.

On yedi yaşındaki Elif, odanın ortasındaki metal sandalyede oturuyordu.

Karşısında küçük bir masa, masanın üzerinde kapalı bir ses kayıt cihazı, bir bardak su ve beyaz bir kâğıt vardı. Kapının yanında annesi bekliyor, ellerini birbirine kenetleyip duruyordu. Psikolog kadın, Elif’in karşısına oturmuştu ama ona doğrudan bakmıyordu. Sanki bakışının bile genç kızın üzerinde bir ağırlığa dönüşmesinden çekiniyordu.

“Hazır olduğunda başlayabiliriz,” dedi.

Elif cevap vermedi.

Hazır olmak nasıl bir şeydi? İnsan başına gelen bir felaketi anlatmaya hazırlanabilir miydi? Kelimeler sıraya girip usulca ağızdan çıkabilir miydi? O geceyi düşündüğünde zihninde cümleler oluşmuyor, yalnızca birbirine çarpan görüntüler beliriyordu: Yarım kalmış bir sokak lambası, karanlığa uzanan dar bir geçit, yere düşen çantasının açık fermuarı, avucunun içine batan küçük taşlar…

Sonrası, zihninin kapısını içeriden sürgülemişti.

Hastane koridorlarında ona aynı cümleyi defalarca söylemişlerdi:

“Senin suçun değildi.”

Doktor söylemişti. Polis söylemişti. Annesi, ağlarken söylemişti. Psikolog aynı cümleyi daha yumuşak bir sesle tekrarlamıştı.

Fakat insan, bazen en çok inanması gereken söze en uzak kalan yabancıydı.

Elif nefesini saydı.

Bir.

İki.

Üç.

Kalbinin düzensiz vuruşlarını dinledi. Nefesi hızlandıkça duvarlar üzerine yaklaşıyor gibi oluyordu. Oda gerçekten sessizdi ama Elif’in içinde hiçbir şey susmuyordu.

Psikolog, masanın üzerindeki cihazı işaret etti.

“Bu kayıt ancak sen izin verirsen açılacak.”

Elif’in annesi yerinde kıpırdandı.

“Konuşması gerekmiyor mu?” diye sordu. “Yani… dava için…”

Psikolog başını annesine çevirdi.

“Konuşması önemli. Ama nasıl ve ne zaman konuşacağına Elif karar vermeli.”

Annesinin ağzı aralandı, sonra kapandı. Elif, annesinin yüzünde çaresizlikle karışık bir korku gördü. Kadın, kızını koruyamadığına inanıyordu. Belki Elif kadar olmasa da o da kendini suçluyordu.

Kapının dışında polis memurları, hastane raporları, alınmış örnekler, dosyalar ve tutanaklar bekliyordu. Kapının bu tarafında ise Elif’in ruhuna saplanmış tek bir soru vardı:

Ben o geceden sonra hâlâ aynı kişi miyim?

Soru, sessiz odanın duvarlarında dolaştı.

Elif gözlerini kapattı.

Çocukluğundan kalma başka sesler geldi aklına. Bisiklet sürmeyi öğrendiği gün babasının arkasından bağırışı:

“Pedalı bırakma, düşsen de kalkarsın!”

Denizi ilk gördüğü günü hatırladı. Babasının omuzlarında oturmuş, ufukla suyun nerede birleştiğini anlamaya çalışmıştı. Annesinin geceleri saçlarını örerken söylediği ninnileri düşündü. Mutfakta kaynayan sütün taşmadan önce çıkardığı ince sesi, babasının işten döndüğünde anahtarı iki kez çevirmesini, evdeki saatin gece yarısından sonra bile sürdürdüğü inatçı tik takları…

İnsan, ruhunu parçalayan bir felaketten sonra hafızasının henüz yıkılmamış odalarını ziyaret ediyordu.

Psikolog, önündeki beyaz kâğıdı Elif’e doğru itti.

“Konuşmak istemiyorsan yazabilirsin.”

Elif kâğıda baktı.

Kalemi eline aldı ama parmakları titredi.

İlk kelimeyi yazarsa, yaşananların resmî bir hakikate dönüşeceğini düşündü. O zamana kadar her şey zihninin karanlığında saklıydı. Yazmak, kapıyı açmak gibiydi.

Kalemi bıraktı.

“Yapamıyorum,” dedi.

Bu, odaya girdiğinden beri söylediği ilk cümleydi.

Annesi ağlamaya başladı.

Psikolog ise yalnızca başını salladı.

“Bugün yapamaman, hiçbir zaman yapamayacağın anlamına gelmez.”

Elif, metal sandalyenin soğuğunu bacaklarında hissetti. Oda insanın sesini yutmuyordu. Aksine, insanı kendi sesini duymaya zorluyordu.

“Ben aynı kişi değilim,” dedi.

Annesi başını kaldırdı.

Psikolog bir süre bekledi.

Elif’in sesi çatladı.

“Eskiden korkmuyordum. Şimdi kapı sesinden korkuyorum. Birisi arkamdan yürüyünce… Sokak lambası sönünce… Birisi bana bakınca…”

Annesi kızına doğru yöneldi fakat psikolog eliyle beklemesini işaret etti.

“Değişmiş olabilirsin,” dedi. “Ama değişmek, yok olmak değildir.”

Elif başını kaldırdı.

“Beni herkes kırılmış gibi görüyor.”

“Sen kendini nasıl görüyorsun?”

Elif’in gözlerinden yaş süzüldü.

Bu kez ağlamasına engel olmadı.

“Kirlenmiş gibi.”

Annesi dayanamayıp hıçkırdı.

Psikolog sakin fakat kesin bir sesle konuştu:

“Kirlenen sen değilsin, Elif. Suç sana ait değil. Utanç da sana ait değil.”

Bu cümle odada uzun süre asılı kaldı.

Elif hemen inanmadı. Ama ilk kez, inanmama hakkının da kendisine ait olduğunu hissetti. İyileşmek, bir başkasının söylediği doğruyu hemen kabul etmek değildi. Belki de doğruya doğru küçük adımlar atmaktı.

Elif, masadaki kâğıdı yeniden önüne çekti.

Bu kez olanları yazmadı.

Yalnızca tek bir cümle yazdı:

Ben hâlâ buradayım.

Psikolog kâğıda bakmadı.

Annesi ayağa kalkıp kızına sarılmak istedi. Elif bir an geri çekildi. Annesinin yüzünde beliren kırgınlığı görünce başını omzuna yasladı ama kollarını kaldırmadı.

Henüz sarılmaya hazır değildi.

Fakat kaçmamıştı da.

Kapı açıldığında koridorun sesleri odaya doldu. Ayak sesleri, alçak konuşmalar, uzaktan gelen telefon zili…

Elif ürperdi.

Sonra kâğıdı katlayıp cebine koydu.

İyileşmek unutmak değildi. Kendi sesini korkunun içinden söküp almaktı.

II.YANSIMA

Eve döndüklerinde hava kararmıştı.

Elif doğruca odasına geçti. Montunu çıkarmadan yatağın ucuna oturdu. Ahşap karyola hafifçe gıcırdadı.

“Ben o gece de buradaydım,” dedi sanki.

Elif başını kaldırdı.

Oda çocukluğundan beri aynıydı. Pencerenin önündeki solgun perde, köşedeki ceviz dolap, duvardaki ayna, masanın üzerinde kapalı duran çizgili defter… Her şey yerli yerindeydi ama Elif artık hiçbirine eskisi gibi bakamıyordu.

Aynaya gözleri kaydı.

Puslu yüzeyde kendini gördü: dağılmış saçlar, solgun bir yüz, gözlerinin altında mora çalan gölgeler.

“Bana neden bakmıyorsun?” dedi ayna.

Elif bakışlarını kaçırdı.

Konuşan cam değildi. Zihninin içine hapsettiği seslerdi.

Masadaki saat tik tak ediyordu.

Her vuruş bir soruya dönüşüyordu:

Neden oradaydın?

Neden bağırmadın?

Neden kaçamadın?

Neden daha önce söylemedin?

Elif kulaklarını kapattı.

Sorular kesilmedi.

Dolabın kapağı hafifçe aralandı.

“İçime kaldırdığın kıyafetler gibi anılarını da katlayıp saklayabileceğini sandın,” dedi.

Perde kıpırdamadan fısıldadı:

“Ben dışarıdaki karanlığı kapatabilirim. İçindekini değil.”

Elif birden ayağa kalktı.

“Yeter!”

Sesi odada yankılandı.

Aynadaki yansıması gözlerinin içine baktı.

“Yeter dediğin kime?”

Elif aynaya yaklaşmadı.

Bir yanı susarsa her şeyin geçeceğine inanmak istiyordu. Diğer yanı, sessizliğin hiçbir şeyi yok etmediğini biliyordu. Sustukça korku biçim değiştiriyor, kapıların arkasında büyüyordu.

Masanın üzerindeki kapalı defter dikkatini çekti.

Defteri annesi yıllar önce doğum gününde almıştı. İlk sayfasına şöyle yazmıştı:

“İçinden geçenleri dünyaya söyleyemediğinde buraya söyle.”

Elif sandalyeye oturdu.

Defteri açtı.

Sayfalar bomboştu.

Kalemi eline aldı.

“Yazamam,” dedi.

Defter cevap vermedi.

“Yazarsam gerçek olacak.”

Oda sessizleşti.

Sonra Elif, sağır odada duyduğu kendi cümlesini hatırladı:

Ben hâlâ buradayım.

İlk satıra bunu yazdı.

İkinci satırda eli durdu.

O geceyi anlatmadı. Yalnızca korkularını yazdı. Kapı sesinden korktuğunu, karanlık sokaklarda yürüyemediğini, birinin elini omzuna koymasıyla nefesinin kesildiğini yazdı. Annesine öfkelendiğini ama nedenini bilmediğini yazdı. Babasının gözlerinin içine bakamadığını, onun üzüntüsünü görmek istemediğini yazdı.

Sonra şunu ekledi:

“Beni koruyamadıkları için onlara kızıyorum. Oysa bunun onların suçu olmadığını da biliyorum. Bazen insan, suçlayacak birini bulamadığında en yakınındakine öfkeleniyor.”

Kalem bir süre havada kaldı.

Elif, o gece ilk kez suçlunun adını yazdı.

Yazdıktan sonra defteri kapatmadı.

Saat tik tak etmeye devam ediyordu ama artık her vuruş bir mahkeme tokmağı gibi gelmiyordu. Zaman, ağır da olsa yeniden akmaya başlamıştı.

Tam o sırada kapı hafifçe vuruldu.

Babasıydı.

“Girebilir miyim?”

Elif cevap vermedi.

Adam kapıyı açmadı.

Bir süre dışarıda bekledi.

“Annen çorba yaptı,” dedi. “İstersen buraya getiririz.”

Elif’in boğazı düğümlendi.

Babası kapının ardından devam etti:

“Seni zorlamayacağım. Sadece… Buradayım.”

Ayak sesleri uzaklaştı.

Elif, babasının “buradayım” deyişini düşündü. O da aynı cümleyi yazmıştı. Belki aile olmak, birbirini her zaman kurtarabilmek değildi. Bazen kaçıp gitmeyerek kapının öte yanında kalabilmekti.

Bir süre sonra odadan çıktı.

Salondaki ışık yanıyordu. Annesi mutfakta sessizce ağlıyordu. Babası pencerenin önünde durmuş sokağa bakıyordu. Elif kapının eşiğinde belirdiğinde ikisi de ona döndü.

Hiçbiri ne söyleyeceğini bilmiyordu.

Elif masaya oturdu.

Annesi çorbayı önüne koydu.

Kaşığı eline aldığında annesinin bileğine hafifçe dokundu.

Bu bir affediş değildi. Bir başlangıçtı.

III.HAKİKAT

Aradan üç hafta geçti.

Elif, psikologla görüşmeye devam etti. İfadesini tek seferde veremedi. İlk görüşmede yalnızca birkaç cümle kurabildi. İkinci görüşmede daha fazlasını anlattı. Üçüncüde, ses kayıt cihazının açılmasına izin verdi.

Bu süreçte soruşturma için alınan örnekler yeniden incelendi. Hastanede yapılan testlerden biri, Elif’in dosyasında yıllardır bilinmeyen başka bir gerçeğin kapısını araladı.

Bir öğleden sonra annesi telefon aldı.

Konuşma kısa sürdü.

Fakat telefonu kapattığında yüzündeki renk çekilmişti.

O akşam evin içindeki bütün sesler değişmiş gibiydi. Çaydanlığın tıslaması daha keskin, saatin tik takları daha ağırdı. Babası salondaki koltuğa oturmuş, ellerini dizlerinin üzerinde birleştirmişti. Annesi masanın başında bekliyordu.

Elif, onların bu hâlini görünce durdu.

“Neler oluyor?”

Annesi boş sandalyeyi gösterdi.

“Oturur musun?”

Elif oturmadı.

“Önce söyle.”

Annesi derin bir nefes aldı.

“Bugün hastaneden aradılar. Dosyadaki kan grubu bilgileriyle ilgili bir tutarsızlık çıkmış.”

Babası gözlerini kapattı.

Elif ikisi arasında gidip gelen bakışlarla bekledi.

Annesinin dudakları titredi.

“Bunu sana çok daha önce söylemeliydim.”

Elif’in bedeni gerildi.

“Söylemen gereken ne?”

Annesi başını kaldırdı.

“Yıllardır baba dediğin adam… biyolojik baban değil.”

Cümle söylendiği anda ev yıkılmadı. Duvarlar yerinde kaldı, saat çalışmaya devam etti, vitrindeki bardaklar düşmedi.

Ama Elif’in zihninde bütün çerçeveler devrildi.

Babası ayağa kalktı.

“Elif…”

“Kimsin sen?” dedi Elif.

Adamın yüzü sarsıldı.

“Ben senin babanım.”

“Değilmişsin.”

“Biyolojik olarak değilim.”

Elif güldü. Kısa, sert ve inançsız bir gülüştü.

“Ne kadar kolay söylüyorsunuz.”

Annesine döndü.

“Kim?”

Annesi, yıllardır içinde taşıdığı bir taşı bırakır gibi bir isim söyledi:

“Murat.”

Elif bu ismi hiç duymamıştı.

“Biliyor mu?”

Annesi sustu.

“Biliyor mu benim var olduğumu?”

“Biliyor.”

Bu kez Elif bağırdı:

“Peki neden hiç gelmedi?”

Babası araya girmek istedi.

“Elif, önce anneni dinle.”

“Sen sus!”

Adam sustu.

Elif ilk kez onun yüzünde yalnızca korkuyu değil, kaybetme dehşetini de gördü.

Annesi devam etti:

“Murat’la çok gençken tanıştık. Hamile olduğumu öğrendiğimde ilişki bitmişti. O başka bir şehre gitmişti. Sonra babanla…”

“Elif’in babası benim,” dedi adam. Sesi ilk kez sertleşmişti. “Onu ben büyüttüm.”

Elif başını ona çevirdi.

“Gerçeği biliyor muydun?”

Adam uzun süre cevap vermedi.

“Evet.”

Bu cevap, biyolojik baba gerçeğinden daha ağır geldi.

“İkiniz de biliyordunuz.”

Annesi ağlamaya başladı.

“Seni kaybetmekten korktuk.”

“Beni kaybetmemek için bana hayatımı yalan söylediniz.”

“Yalan değildi,” dedi adam. “Sana sevgim yalan değildi.”

Elif’in gözleri doldu ama ağlamadı.

“Başka ne var?”

Annesi başını eğdi.

“Bir ağabeyin var.”

Elif’in nefesi kesildi.

“Bir de ablan.”

Odada uzun bir sessizlik oldu.

Elif, hiç tanımadığı iki insanı düşündü. Aynı adamın çocuklarıydılar. Belki yüzlerinde ona benzeyen bir çizgi, ellerinde aynı hareket, gülerken oluşan aynı kırışıklık vardı.

“Onlar beni biliyor mu?”

“Hayır.”

Elif montunu aldı.

Annesi ayağa kalktı.

“Nereye gidiyorsun?”

“Dışarı.”

“Bu hâlde yalnız gitme.”

Elif kapıya yöneldi.

Koridorda babası önüne geçmedi. Yalnızca bir adım geride durdu.

“Dönmeyeceğini düşünmekten korkuyorum,” dedi.

Elif ona baktı.

İlk kez, karşısındaki adamın gerçeği saklamış biri olduğu kadar, bütün çocukluğunda yanında duran kişi olduğunu da aynı anda gördü. Bisikletin arkasından koşan, hastalandığında sabaha kadar başında bekleyen, okul çıkışında yağmur altında onu bekleyen adamdı.

Ama sevgi, yalanı yok etmiyordu.

“Şimdi dönemem,” dedi Elif. “Ama bu hiç dönmeyeceğim anlamına gelmez.”

Kapıyı açtı.

Şehir soğuktu.

Sokak lambaları birer birer yanıyordu. İnsanlar duraklarda bekliyor, arabalar ışıklarda birbirine öfkeli kornalar çalıyordu. Bir simitçi tezgâhını topluyor, karşı kaldırımda iki çocuk gülerek koşuyordu.

Şehir onun acısını bilmiyordu.

Bu, Elif’e önce zalimce geldi.

Sonra tuhaf bir teselliye dönüştü. Dünya, onun başına gelenlerle sona ermemişti. Hayat hâlâ akıyordu. Belki bir gün o da bu akışın içine yeniden karışabilirdi.

Bir parkın kenarındaki banka oturdu.

Cebinden sağır odada yazdığı kâğıdı çıkardı.

Ben hâlâ buradayım.

Arkasına ikinci bir cümle yazdı:

Kim olduğumu başkalarının sırları belirlemeyecek.

Uzaktan bir tren sesi geldi.

Sağır odada duyamadığı ses buydu.

Elif gözlerini kapattı.

İçinde hâlâ korku vardı. Öfke vardı. Utanç, zaman zaman kendisine aitmiş gibi geri dönüyordu. Şimdi bunlara bir de ailesine karşı duyduğu kırgınlık eklenmişti.

Fakat bunların hiçbiri tek başına Elif değildi.

O, yaşadığı geceden ibaret değildi.

Annesinin sakladığı hakikatten ibaret değildi.

Biyolojik babasının yokluğundan, hiç tanımadığı kardeşlerinden ya da yıllarca baba bildiği adamın suskunluğundan da ibaret değildi.

Telefonu titredi.

Babası bir mesaj göndermişti:

“Kapıyı kilitlemeyeceğim.”

Elif ekrana uzun süre baktı.

Cevap yazmadı.

Ama mesajı silmedi.

Ayağa kalktı ve eve doğru yürümeye başladı.

Adımlarının sesi kaldırımda düzenli biçimde yankılanıyordu. Şehir gürültülüydü. İçindeki odalar hâlâ karanlıktı. Fakat artık sessizliğin içinde kaybolmuyordu.

Çünkü iyileşmek, yaraların kapanması değildi yalnızca. İnsan bazen parçalarının adını koyarak, kendisine ait olmayan suçları geri vererek ve kim olduğunu yeniden seçerek iyileşirdi.

Elif o gece eve döndüğünde kapı gerçekten kilitli değildi.

Koridorda kimse onu beklemiyordu. Annesiyle babası salonda sessizce oturuyordu. Onu görünce ayağa kalkmadılar. Bu kez üzerine yürümediler, soru sormadılar.

Elif odasına geçti.

Aynanın karşısına durdu.

Yüzüne uzun süre baktı.

Ayna konuşmadı.

Elif konuştu:

“Ben kırılmış olabilirim,” dedi. “Ama kaybolmadım.”

Sonra defterini açtı.

Yeni bir sayfaya şu cümleyi yazdı:

“İnsan, bazen kendi hayatının hakikatini başkalarından geç öğrenir. Ama kendi sesini ne zaman duyacağına yine kendisi karar verir.”

Saat tik tak ediyordu.

Perde hafifçe kıpırdıyordu.

Dolap kapalıydı.

Ev, yıllardır sakladığı sırrı artık taşıyamıyordu. Fakat Elif, o sırrın altında ezilmek zorunda değildi.

Dışarıdan trenin sesi bir kez daha geldi.

Bu kez bütün ev duydu.

(Görsel: YZ/Ankaraedebiyat.com.tr)