Heyecandan o gece uyuyamamıştı Selçuk. Uzun bir yolculuğun ardından babası Remzi Bey ile birlikte Nijerya’ya gidecekti. Yeni fotoğraflar çekecek, farklı coğrafyalar görecek ve yeni insanlarla tanışacaktı. Bu düşünce onu her zaman heyecanlandırırdı.
Yola çıkmadan önce babasıyla birlikte kıyafetlerini hazırladılar. Yanlarına biraz da fazla yiyecek aldılar. Belki oradaki insanlarla paylaşırlar diye birkaç konserve de çantalarına koydular.
Nijerya’ya vardıklarında onları muz ağaçları, yemyeşil bitkiler ve kıpkırmızı toprak karşıladı. Ortalıkta dolaşan tavuklar, keçiler ve bunaltıcı temmuz sıcağı vardı. Selçuk kendini sanki sihirli bir halının üzerinde yolculuk yapıyormuş gibi hissediyordu. Gördüğü manzaralar onu derinden etkilemişti.
Babası çevrede fotoğraflar çekiyor, insanlarla sohbet ediyordu. Bölgede su kuyuları açmak için çalışan Türkler de vardı. Bazı yardım kuruluşları ailelere keçi desteği sağlıyor, insanların hayatına dokunuyordu. Selçuk paylaşmanın güzelliğini burada daha iyi anlamıştı.
Geçirdiği günler boyunca tabletinin yüzüne bile bakmadı. Tavukları yemliyor, keçilerin peşinden koşuyor, yaşıtlarıyla oyunlar oynayıp dans ediyordu.
Akşamları ise köyde bambaşka bir dünya kuruluyordu. Ateş yakılıyor, çocuklar etrafına toplanıyordu. İşte o zaman masalcı teyze Adaku ortaya çıkıyordu.
Adaku Teyze, eski zamanlardan kalma hikâyeler anlatıyordu. Dünyanın yaratılışına dair efsaneler, kahramanlar ve unutulmaya yüz tutmuş masallar… Her toplumun kendi hikâyeleri vardı ve insanlar onları yaşatmaya çalışıyordu.
Selçuk da yanında getirdiği kitapları okuyordu. En çok da Paulo Coelho’nun Simyacı adlı kitabını seviyordu. Kırmızı toprakların üzerinde oturup Adaku Teyze’yi dinlerken kitabın kahramanı Santiago aklına geliyordu. Sanki o da kendi hazinesini arayan bir yolculuğa çıkmıştı.
Bu coğrafyada Selçuk’un aklına ne açlık ne de tokluk geliyordu. İnsanların yüzlerinde başka bir şey görüyordu: yaşama sevinci.
Başlarında sepetlerle meyve taşıyan kadınlar, pazarda çalışan gençler, oyun oynayan çocuklar… Zor şartlara rağmen çoğu gülümsemeyi başarıyordu.
Bir gün kendi tabletini düşündü. Sahip olduğu pek çok şey vardı ama bazen mutlu olmayı unutuyordu.
“Ne olursa olsun mutlu olmaya çalışacağım.” diye geçirdi içinden.
Sonra bunu babasına anlattı.
Remzi Bey gülümsedi.
“Buraları çok sevdin galiba?”
“Evet baba.”
“Bu çok güzel. Ama unutma, insan her zaman mutlu olamaz. Her zaman mutsuz da olamaz. Önemli olan ikisinin arasında yürümeyi öğrenmektir. Tıpkı bir pergel gibi… Bir ayağımız değerlerimizde sabit kalırken diğer ayağımız dünyayı dolaşır, insanları tanır.”
Dönüş günü geldiğinde Selçuk biraz hüzünlüydü.
“Hoşça kal Adaku Masalcı Teyze.” dedi.
Sonra yeni arkadaşı Dumto’nun yanına gitti. Çantasından çok sevdiği Simyacı kitabını çıkardı ve ona uzattı.
“Bu senin olsun.”
Dumto kitabı dikkatle aldı.
“Teşekkür ederim dostum.”
Uçak gökyüzüne yükselirken aşağıdaki kırmızı topraklar yavaş yavaş küçüldü. Fakat Selçuk biliyordu ki bu yolculuk, bavuluna sığmayacak kadar büyük hatıralar bırakmıştı. Belki yıllar sonra bile Adaku Teyze’nin anlattığı masalları ve Nijerya’nın kırmızı topraklarını unutmayacaktı. Çünkü bazen insanın en büyük hazinesi, yolculuk sırasında kalbine biriktirdiği hikâyelerdir.
