Gazeteci, yazar ve edebiyat araştırmacısı Mehmet Nuri Yardım’ın Hece Yayınlarından çıkan “Kısacık Yazılar” adlı kitabı, çağdaş deneme geleneği içinde dikkat çekici bir yerde duruyor. Söz konusu eser, hacim olarak küçük ama düşünsel yükü ağır metinlerden oluşmasıyla, günümüz okurunun hızla tüketmeye alıştığı metin alışkanlıklarına bilinçli bir karşı duruş niteliği taşıyor.
Mehmet Nuri Yardım’ın yıllar boyunca gazete köşelerinde kaleme aldığı kısa yazıların damıtılmış hâlinden oluşan “Kısacık Yazılar” başlıklı kitap, bir ömrün tanıklığını birkaç paragrafın içine sığdırmayı başarıyor.
DENEME İLE TANIKLIK ARASINDA BİR TÜR
“Kısacık Yazılar”, klasik anlamda bir deneme kitabı olmanın ötesinde, kültürel bir hafıza defteri olarak okunabilir. Metinlerde bireysel hatıralar, toplumsal gözlemler ve ahlaki sorgulamalar iç içe geçer. Yazar, gündelik hayatta sıradan görünen olayları birer düşünce eşiği hâline getirir. Bu yönüyle Yardım, küçük ayrıntıların büyük anlamlar taşıdığı bir anlatı dünyası kurar.
Eserde anlatılanlar çoğu zaman bir gazete haberi, bir sokak manzarası ya da geçmişten kalan kısa bir hatıra ile başlar. Ancak metin, hızla bireysel olanın ötesine geçerek toplumsal bir muhasebeye dönüşür. Yazarın edebiyat tarihçisi kimliği, bu dönüşümün en belirgin dayanak noktalarından biridir.
KÜLTÜREL HAFIZANIN SESSİZ TANIĞI
Mehmet Nuri Yardım, yazılarında özellikle kaybolan kültürel değerler, unutulan edebî miras ve değişen şehir hayatı üzerinde durur. Bâbıâli’den bugüne uzanan yayıncılık serüveni, basın dünyasındaki dönüşüm ve edebiyat çevrelerinin geçirdiği kırılmalar, metinlerde dolaylı ama güçlü biçimde hissedilir.
“Kısacık Yazılar”, bu anlamda bir nostalji kitabı değildir; geçmişe takılıp kalmak yerine geçmişle bugün arasında bir bilinç köprüsü kurmayı hedefler. Yazar, okuru “neydik?” sorusundan çok “neyi kaybettik?” sorusuyla baş başa bırakır.
SADE ÜSLUP, DERİN DÜŞÜNCE
Yardım’ın dili gösterişten uzaktır. Sade, duru ve doğrudan bir anlatımı tercih eder. Ancak bu sadelik, düşünsel derinliği gölgeleyen bir yalınlık değildir. Aksine, metinler arası çağrışımlarla zenginleşen bir yoğunluk söz konusudur. Bir paragraf içinde tarih, ahlak, inanç, edebiyat ve şehir hayatı yan yana durabilir.
Bu üslup, kitabın temel iddiasını da ortaya koyar: Sözü çoğaltmak yerine anlamı derinleştirmek. “Kısacık Yazılar”, kelime ekonomisinin bir düşünce disiplinine dönüştüğü metinlerden oluşur.
MODERN ZAMANLARA YAZILMIŞ BİR HATIRLATMA
Kitap, hız çağında yaşayan modern birey için bir durma ve düşünme çağrısıdır. Yazar, okuru yüksek sesle ikna etmeye çalışmaz. Sessizce sorular sorar. Söz konusu sorular, bireyin vicdanına, değer algısına ve toplumsal sorumluluğuna yöneliktir.
Bu yönüyle “Kısacık Yazılar”, didaktik olmadan öğretici, nostaljik olmadan hatırlatıcı bir metin bütünü sunar.
AZ SÖYLEYEN METİNLERİN GÜCÜ
Mehmet Nuri Yardım’ın Kısacık Yazılar’ı, çağdaş edebiyat içinde “az ama öz” ilkesinin başarılı örneklerinden biridir. Adı geçen kitap, kısa metinlerin derinlikli düşünceler taşıyabileceğini ve denemenin hâlâ güçlü bir ifade biçimi olduğunu hatırlatır.
Edebiyatla ilgilenen okur için olduğu kadar, kültür dünyasının nabzını tutmak isteyenler için de “Kısacık Yazılar”, dikkatle okunması gereken bir durak olarak öne çıkar. Kelimeler azalırken anlamın çoğaldığı bu metinler, okuru hem kendisiyle hem yaşadığı zamanla yüzleştirir.

NEDEN KISACIK YAZILAR?
Mehmet Nuri Yardım, kısa yazıların aslında ne kadar zor olduğunu kitabın ön sözünde şöyle anlatıyor:
“Başta eşim olmak üzere yakınlarımdan, dostlarımdan hep şu sitemi işittim: “Yazıların güzel, iyi ama çok uzun… Oku oku bitmiyor!” Milat gazetesindeki pazar yazımı, bir gün hanıma gösterdim. Sayfadaki yazıları, sabahlama pahasına kaleme almıştım. Üstelik sayfa sekreterimiz Cahit Bey, özenerek fotoğraflarla, kitap kapaklarıyla süslemişti. Hanım göz ucuyla baktı, gazeteyi eline aldı. Eh serde gazetecilik var. Yani övünmek gibi olmasın ama “fikr-i takip” sahibiyim. Birkaç saat sonra üşenmedim sordum: “Okuyabildin mi yazıyı?” Hanım her zaman inandığını pervasızca söyler: “Okumaya başladım ama bitmiyor ki… Okuyamadım. Kısa olsa okurdum.” Ne diyebilirim. Bir insana -en yakınınız da olsa- zorla yazı okutamazsınız. Sonra bu konuda ‘ehl-i vukuf’ sahibi diyerek küçük oğluma meseleyi danıştım. Hem genç nesilden hem de avukat. Beni dinledi, kestirmeden fikrini söyledi: “Baba, şimdi insanlar uzun yazıyı, kalın kitabı okumuyor. Hatta uzun dizileri, filmleri de seyretmiyor. Herkes beş on dakikada her şeyi öğrenmek istiyor.” O gün dersimi sağlam biçimde ‘içeriden’ almıştım. Pazar yazılarım yine uzun ve devam ediyor ama çarşamba günleri köşe yazılarımı bir sütunda kısa kesiyorum. Gazete gelince bu yazıları gönül huzuru içinde hanıma ve oğluma uzatıyorum. Aşk ile şevk ile okuyorlar, sonra yorumlarını yapıyorlar. Bunca lafı niçin ettim, tahmin etmişsinizdir aziz okuyucular! Kitaba niçin Kısacık Yazılar dediğimi de. Hakikaten kısa kısa yazılar yazdığımı anlatabilmek için tabii. Yani bir bakıma kitabın “sebeb-i telif ”i… Amma unutmayalım ki bazı hakikatler, sahici hisler ve gönül alıcı ifadeler kısa metinlerde de toplanabilir.”
AHMET RASİM ÖRNEĞİNİ GÖSTERİR
Aslında kısa yazmanın ne kadar olduğuna ön söz metninde dikkat çekmeye çalışan Yardım, bunu da Ahmet Rasim üzerinden şu ifadelerle anlatır:
“Eşkâl-i Zaman müellifi Ahmet Rasim, kendisinden yazı yazmasını isteyen gazete sahibine sorar:
— Yazacağım yazılar kısa mı, yoksa uzun mu olacak?
Şaşıran patrona da kısa yazmanın daha güç olduğunu anlatmak istercesine sorusuna yine kendisi cevap verir:
— Eğer uzun yazacaksam beş, kısa yazacaksam on lira isterim.”
Tabii bunu idrakte zorlanan gazete patronuna da son açıklamayı yapar Şehir Mektupları yazarı: “Zira kısa yazmak, uzun yazmaktan daha zordur.”
Söz konusu çalışmadan alıntılarla metnimizi burada noktalıyoruz:
“AHMED YÜKSEL ÖZEMRE SOHBETİ
Bazen kitaplar arasında notlar çıkar. Geçmişte aldığım notlardır bunlar. Biraz kargacık burgacık ama hoşuma gider. Zira onlarda mazi kokusu var. O minik notlardan biri beni biraz düşündürdü. Şöyle ki, sanırım bir toplantıda bir arkadaşa şu notu iletmişim: “Yarın saat 11.00’de Kubbealtı’nda Ahmed Yüksel Özemre ile kahvaltılı bir basın toplantımız var. Davetlisiniz. M.N.Y.” İlettiğim bu notun cevabı da gelmiş, farklı bir kalemle. O da şöyle: “Teşekkürler, fakat dersim var.” Bu daveti kime yaptım, ne zaman yaptım hatırlamıyorum. Fakat daha sonra bu notu görünce şöyle düşündüm. Acaba o toplantıya gelemeyen arkadaş daha sonra üzülmüş mü, pişman olmuş mu? Ahmed Yüksel Özemre’nin vefatını duyduğunda “Keşke o toplantıyı kaçırmasaydım, hocayı o gün dinleyip istifade etseydim.” demiş mi, bilemiyorum. Ama insanlar bazen pişmanlık duyar, hatta duymalıdır. Mesela yazı kursunda öğrencilerimi merhum Sezai Karakoç’un ziyaretine davet etmiştim. Diriliş öncümüzü ziyaret ettik birkaç sefer. O davetime uyan öğrencilerim bana daha sonra görüştüğümüzde çok sevindiklerini söyledi, diğerleri katılamadıkları için üzüntülerini bildirdi. Neylersiniz her buluşma da esasen bir kader değil mi?
18 Şubat 2025 Salı”
**
“AH ŞEHİDEM!
“İnsanım” diyen herkesin yüreğini titretmesi ve içini kanatması gereken kısacık bir film seyrettim. Küçük kız çocukları bir arkadaşlarını çarşafa sarmış taşıyorlar. Ama güle oynaya… Muhabir soruyor: “Ne yapıyorsunuz?” Kameraya gülerek bakan Filistinli kız çocuğu, “Şehitçilik oynuyoruz.” diyor. O anda gözlerim yaşarıyor. Ah yavrum! Şeytanları bile utandıran o sefil kanlı zalimler, size başka oyun bırakmadılar ki… Vallahi gözümüzde ve gönlümüzde çok büyüdünüz. Asr-ı Saadet Müslümanlarını hatırlatırcasına yazdığınız bu destanı unutursak, yazıklar olsun bize, esef olsun hem insanlığımıza, hem de Müslümanlığımıza!
4 Eylül 2024 Çarşamba”
**
“AKRABALARIN BULUŞMASI
Bazı topluluklarda akraba bağları çok güçlü olduğu hâlde kimi aileler buna önem vermiyor. Bir bakıyorsunuz kimi akrabalar aynı şehirde yaşadıkları hâlde aylar, hatta yıllar geçiyor ama yine de görüşmüyor. Yıllar önceydi. İstanbul’da bir ticari ürünle alakalı olarak bir akraba buluşması düzenlemiştim. Üşenmeden bütün akrabalarımızı arayıp evimize davet etmiştim. O günün akşamında geldiler. Aralarında birbirine küs olanlar vardı. Salonda oturduk. Kimisi hayretle, “Hayrola ne için buluştuk? Neden burada toplandık?” gibi sorular sordular. Anlattım. Bahsettiğim ticari ürünün yetkilisi geldi, anlattı. Toplantı bitti. Akrabaları tek tek uğurladım. Bir daha da bu kadar kalabalık bir akraba topluluğu bir araya gelmedi. Ancak cenazelerde ve düğünlerde kısmen buluşuyoruz. Koronavirüs döneminden sonra irtibat daha da azaldı. Şimdi bir sosyal medya grubu oluşturdum. Orada akrabalarla görüşüyoruz. İrtibatımız fena sayılmaz, hiç yoktan iyidir. Tabii arada bir telefonla yine arıyoruz birbirimizi ve yüz yüze mülaki oluyoruz. Hani yaygın sözdür, ben pek severim: “İrtibatı koparmayalım.” Tanışlar, dostlar, komşular irtibatı asla koparmamalı. Hele akrabalar!
23 Aralık 2024 Pazartesi”
