Mehmet Akif Ersoy, Türk şiirine ilham veren şairlerin en tepe noktasında bulunan isimlerin başındadır. O, bu topraklarda yazdığı İstiklal Marşı ile gönüllerde ayrı yere konulmuştur. Ama bunun dışında, gönlümüze tercüman olan Çanakkale Şehitlerine, Zulmü Alkışlayamam, Bülbül, Şark gibi toplumsal sorunları dile getiren onlarca şiire de imza atmıştır.
Onun tek bir derdi varı: O da bu milletin tarihten bu yana çeperlerine yapışmış bağımsızlığını yitirmemesi. İstiklal Marşımızın üçüncü kıt ’asında da bunu bizlere emsalsiz dizelerle anlatır:
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim; bendimi çiğner, aşarım;
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.
Divan edebiyatının 20. asırdaki belki de en önemli ismi olan Akif, aynı zamanda ülkenin ve toplumun sorunlarını hem Sebilü’r-reşad’daki yazılarında hem de şiirlerinde hiciv diliyle aktarıyordu. Döneminde İstiklal Marşı’nı etkili ve başarılı yazacağına inanan arkadaşlarının olması bile onun çevresinde ne kadar etkili şair olarak görüldüğüne delildir.
Milliyet olarak Hakkın Sesleri’nden şiirinde Arnavut olduğunu belirtir ama her zaman birlikten yanadır:
Görmüyor gittiği yanlış yolu zannım çoğunuz,
Size rehberlik eden haydudu artık kovunuz!
Bunu benden duyunuz, ben ki Arnavut’um,
Başka bir şey diyemem. İşte perişan yurdum!”
Aralık onun ayıdır. 20 Aralık 1873’te doğduğu İstanbul’da 27 Aralık 1936’da vefat etmiştir. 1898’de İsmet Hanım’la evlendi; bu evlilikten Cemile, Feride, Suadi, Emin, Tahir adlı çocukları oldu. Millî mücadelede 1920-1922 arasında Burdur mebusluğu yaptı.

Onun Çanakkale Şehitlerine şiiri de en az İstiklal Marşı kadar sevilir.
“Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi.” mısralarıyla başlaması, adeta o dönem için bize tarihi belge niteliğindedir. Oradaki mücadelemizin cansiperane oluşunun dünyada eşi benzeri olmadığı şeklinde aktarması önemlidir. Keza buradaki müdafaayı İslam’ın ilk dönemindeki Müslümanlara müşriklerin saldırdığı Bedir Savaşı ile denk tutması da kıymetlidir.
“Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi…
Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.”
Yine Bülbül şiiri de şaheserlerinden biridir. Bu şiirini “Basri Bey oğlumuza” notuyla ilk Meclis’te Karesi (Balıkesir) mebusu olarak görev yapan Hasan Basri Çantay’a ithaf etmiştir. Bir nevi Müslüman coğrafyanın kaybettiği topraklara, Bursa temsiliyle yazılmış bir ağıttır. Bu şiiri yazdığında Yunan işgali söz konusudur. Bir zamanlar Eyyubi’nin, Fatih’in, Osman Bey’in, Orhan Bey’in Yıldırım’ın mirası olan bu topraklar artık perişan haldedir:
…
Hayâlimden geçerken şimdi, fikrim herc ü merc oldu,
SALÂHADDÎN-İ EYYÛBÎ’lerin, FATİH’lerin yurdu.
Ne zillettir ki: nâkûs inlesin beyninde OSMAN’ın;
Ezan sussun, fezâlardan silinsin yâdı Mevlâ’nın!
Ne hicrandır ki: en şevketli bir mâzi serâp olsun;
O kudretler, o satvetler harâb olsun, türâb olsun!
Çökük bir kubbe kalsın ma’bedinden YILDIRIM Hân’ın;
Şenâatlerle çiğnensin muazzam Kabri ORHAN’ın!
…
Şiire adını veren bülbülü ise son dizede görürüz. Bülbül, Doğu edebiyatında aşığı temsil eder, gül ise maşukun sembolüdür. Şimdi bülbül bu toprakların derdiyle ağlamaktadır. Ama Akif, burada devreye girerek eleştirisini yine esirgemez:
Dolaşsın, sonra, İslâm’ın harem-gâhında nâ-mahrem…
Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem!
Bütün şiirlerinin cem edildiği Safahat, 1924’te Türkiye’de basıldı. Safahat, sekiz kitaptan oluşuyor: Safahat (1911), Süleymaniye Kürsüsünde (1912), Hakkın Sesleri (1913), Fatih Kürsüsünde (1914), Hatıralar, Asım (1924), Gölgeler (1933),Safahat (Toplu Basım) (ilki 1943)…
Kendisi o tarihlerde Mısır’da meskûn idi. 1934’te Ersoy soyadını aldı, 1936’da 17 Haziran 1936’da tedavi amacıyla İstanbul’a döndü. Ancak 27 Aralık 1936 tarihinde İstanbul’un Beyoğlu ilçesinde vefat etti. İlk önce Edirnekapı Mezarlığı’na gömüldü. Daha sonra yol yapım çalışması nedeniyle Kabri Edirnekapı Şehitliği’ne taşındı.

