Bu yazıya kadar, hakkında yazdığım kitaplar, özellikle de romanlar, hep gelip beni bulmuşlardı. Karşıma çıkmakla kalmayıp bir şekilde beni etkileyen bu kitaplar henüz bitmeden, zihnimde tahlil cümleleri dolaşıma giriverir, haliyle de dayanamayıp o eserler hakkındaki analizlerimi satırlara dökmek zorunda kalırdım. Dergimizin bu sayıdaki ana temasının ‘Ankara’da Edebiyat’ olacağı kararlaştırıldığında bir kere daha bana kitap analizi düştü. Böylece ilk defa bir roman hakkında yazmak için bizzat arayış içine girmiş oldum.
Elbette Ankara’mız, edebiyat dünyamızda hatırı sayılır bir alan işgal ediyor ancak roman söz konusu olduğunda bu alan bir hayli daralıyor. Konusu bütünüyle ya da büyük oranda Ankara olan roman sayısı ne yazık ki bir elin parmaklarını geçmiyor.
Ankara ile alakalı roman söz konusu olduğunda, edebiyata ilgisi biraz yoğun olan birçok kimsenin olduğu gibi benim de aklıma ilk gelen Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun ‘Ankara’sı oldu. Lakin bu roman, hakkında ziyadesiyle yazılan, birçok analize konu olan eserlerden biriydi. Ayrıca, İbrahim Eryiğit Hocamız, bu sayı için hazırladığı ve önceden vâkıf olduğum hayli zengin içerikli yazısında, söz konusu kitapla ilgili de kısa ama tatmin edici bilgilere yer veriyordu. Ve ilk seçenek böylece elendi.
Bir de ‘Yaşanmayanların Romanı’ vardı tabii. Muhammed Ali Koçak ile tanışmama ve dergimizin yazarlarından biri olmasına vesile olan bu roman hem neredeyse bütünüyle Ankara’da geçiyor hem de Ankara’nın kadim tarihine dair birçok bilgi içeriyordu. Lakin onun hakkında da yakın zamanda web sayfamız ve e-dergimizde bir analiz yayınlamıştım.
Araştırmamı sürdürürken nihayet istediğim özelliklere sahip romanı yakaladım. Hem adı hem de hikâyesi Ankaralıydı. Başta da ifade etmeye çalıştığım gibi bu sefer kitabı ben arayıp bulmuştum; ‘Ankara, Mon Amour’. Üstelik yazarı her ne kadar İstanbul’da doğmuş olsa da Ankara’da büyümüştü. Yani O’da en azından yarı Angara’lıydı.
Yeri gelmişken yazarın kısa öz geçmişini, kitaptan aynen aktarayım: Şükran Yiğit 1961’de İstanbul’da doğdu. Ankara’da büyüdü. ODTÜ Endüstri Mühendisliği Bölümü mezunu. 2003’de Ankara Mon Amour, 2004’te Bir Akdeniz Kedisinin Hatıraları, 2008’de Çatıkatı Âşıkları, 2020’de Burası Radyo Şarampol (2021 Attila İlhan Roman Ödülü) ve 2022’de Bir Kış Yolculuğu adlı kitapları yayımlandı. Şükran Yiğit, halen Frankfurt’ta yaşıyor.
İletişim Yayınlarından çıkan 168 sayfalık bu dönem romanının hikâyesi, Ankara’da, ‘60’lı yılların sonlarında başlayıp ‘90’lı yılların sonlarına kadar uzanıyor. Yazarın yaşı ile ilk anlatıcı Suna’nın yaşları aşağı yukarı aynı. Künyesinden, 2003’ten 2025’e kadar kitabın 15 baskı yaptığı anlaşılıyor.
Şimdi biraz da spoiler yani sürprizbozan vermeden içerik hakkında birkaç noktaya değineyim. (Türkçe karşılığının da sürpriz’i Türkçe değil. Ne yapsak ki? Tatkaçıran daha iyi sanki.)
Önce olumlu bir eleştiri ile başlayayım:
*Özellikle küçük bir çocuğu gözünden anlatılan ilk bölümde, yazarın gözlem yeteneği ve anlatıcı ağıza uyumlu yazma becerisi açıkça hissediliyor.
*Romanda 12 Eylül darbesinin yıkıcı etkileri solcu yazarların ekseriyetinin yaptığı gibi tek yönlü ajite edilmemiş. Yani kışkırtmaya gidilmeden, tek cepheli duygu sömürüsü yapılmadan aktarılmış.
Olumsuz eleştirim ise şöyle:
*Ömer Dayı’nın tam olarak neden yurt dışına gittiğini ya da kaçtığını anlayamıyoruz.
*Ömer Dayı Fransız aktris Catherine Deneuve’e benzettiği Gülay Hanım’a ne ara abayı yakıyor ve karşılık alıyor bilemiyoruz.
*Elden yollanan zarfların içindeki mektuplarda neler yazdığını da açıkçası merak ediyoruz.
Taşıyıcı sistemi, fiziksel örtüsü ve mekânsal kurgusu fena olmayan bir yapının kullanım amacı ile doğrudan alakalı tefrişatının da eksiksiz olmasını beklemek hakkımızdır diye düşünüyorum. Yazar, kitapta kullandığı “aşkın dili sessizliktir” tabirinin kapsamına sadece Ömer ve Gülay’ı değil kendini de dahil etmiş görünüyor. Ezcümle, romanın adındaki aşk vurgusunun hikâyede yeterince desteklenmediğini söyleyebilirim.
Hikâyenin diğer anlatıcıları: Emel, Ömer ve Madam Litvak
Hikâyenin ilk anlatıcı Suna’nın çocukluk yıllarına denk düşen kısımlar, iki kişinin daha kendi penceresinden ve kısmen yansıtılıyor. Emel ve Ömer’in ağzından aktarılanlar, birinci kısımda karanlık kalan birkaç noktaya ışık tutuyor ancak az önce değindiğim gibi bu durum ana hattın aydınlanması için yeterli olmuyor.
Romanda adı geçen belli başlı Ankara mekânları:
Gençlik Parkı, Ulus, Kızılay, Yenimahalle, Küçükesat, ODTÜ, Kuğulu Park, Zafer Pasajı, Milli Kütüphane’nin arkasındaki tepe, Ankara Garı, Akman Pastanesi, Akın Caddesi, Zümrüt Pastanesi, Seyran Sineması, Alemdar Sineması, Papazın Bağı, Zafer Çarşısı, Soysal Çarşısı, Tuzluçayır Gecekonduları, Mamak
Ankara dışındaki diğer mekânlar:
İstanbul ve Paris
Yazılmaya başlanışı ile farklılık arz eden bu yazımın bitişini de farklı bir yöntemle yapmaya karar verdim ve sizleri kitaptan alıntılar ile baş başa bırakıyorum;
Toplumsal konularda kafam karışıktı. İnekleri, koyunları, kuzularıyla yaşayan Ali Baba’nın Atatürk Orman Çiftliği ile ilişkisi, Makaryos’un öyle kapkara elbiseler giyerek açık açık ne kadar kötü bir insan olduğunu belli etmesine rağmen bu konuda bir önlem alınmaması, Moşe Dayan’ın tek gözlü olduğu için mi devamlı dayanması gerektiği gibi konular ısrarlı sorularıma rağmen halen cevapsızdı. (Sayfa 12)
***
Daha o zamanlar Adorno gibi, Allah’ın göklerde değil “heryerlerde” olduğunu, “okşizen kibin” bizi çevrelediğini anlatan Din ve Ahlak hocam Hasan Ali de hayatıma girmediği için bakışlarım göklere doğru yola çıkmıştı… (Sayfa 23)
***
Onlar kahvelerini içtikten sonra, hep birlikte Gençlik Parkı’na gitmiştik, Ulus’tan geçerken Atatürk heykelinin önünde bir adam bağıra bağıra Akşam gazetesi satıyordu: Rus tankları Çekoslavakya’ya girmişlerdi. (Sayfa 34)
***
Ne kadar zaman geçmişti acaba? Saatlerle de işlemiyordu ki kafam. En uzak zaman dilimi yarındı, en güzel şeyler beş dakika sonra olacaklardı, öğleden sonra belki beklenebilir bir şeydi, akşama doğru ise hâlâ belirsizliğini koruyordu. (Sayfa 48)
***
Annemle babam akşam gezmeye gittiklerinde babamın terliklerinin, annemin terlikleriyle yan yana durmasının onların geri dönmeleri için şart olduğunu, evde olmadığım zamanlarda benim terliklerimin, bütün gün yalnız duran babamın terliklerinin yanına konmasının yerinde bir davranış olduğunu, eğer kışın ablamın paltosuyla benim paltomu üst üste asarsak paltolarımızın geceleri daha az üşüyeceklerini ve ertesi sabah bizi daha iyi ısıtacaklarını, mutfak rafında su bardakları ile çay bardakları arasındaki savaşı önlemenin tek yolunun onları belirgin bir mesafe bırakarak dizilmesi olduğu konularında yaptığım açıklamalar Emel’i tam olarak tatmin etmemişti nedense: … (Sayfa 70)
***
Önce alttaki gazeteyi çıkardık. Beyaz, gelinlik gibi bir şey giyinmiş bir adamın arkadan çekilmiş bir fotoğrafı vardı ilk sayfada, iki askerin arasında gidiyordu adam:
“Kim bu adam?”
“Menderes.”
“Nereye gidiyor?”
“İdama.”
“Sen nerden biliyorsun?”
“Yazıyor burda.”
“İdam ne demek?”
Arkamızdan bir ses “cinayet demek” diye cevapladı soruyu…
(…)
Tekrar beyazlı adamın olduğu gazeteye döndük. Ablam “yazık” dedi. Dayım başını resimden ayırmadan: Yazık tabii, insan canı bu” dedi kısaca. (Sayfa 82-83)
***
…bazı analar babalar bu kez “anarşiye karışanın” kendi çocukları olduğunu eşten dosttan saklamaya çalışarak Mamak’ın yolunu tutmuşlar, “dağ başını duman almış” romantizmiyle büyüyen çocuklarının “dağlarına bahar gelmiş memleketimin” diyerek içlenmeleri karşısında ne yapacaklarını şaşırmışlardı. (…) “esrara başlasa bundan daha iyiydi, hiç olmazsa tedavi ettirirdik” diyerek karabasanlı uykulara dalıyorlardı. (Sayfa 107-108)
