Konuşanlar: Mehmet Poyraz-Talip Işık
Sayın İbrahim Eryiğit, yaşamınızı ve şiir serüveninizi kısaca anlatır mısınız?
1958 yılında Ankara’da doğdum. Gazi Üniversitesi Matematik Bölümü ve Anadolu Üniversitesi Edebiyat Bölümünü bitirdim. Şiir denen olguyu lise sıralarında hissettim. Matematik ve şiir vazgeçemeyeceğim değerler olarak dikildiler önüme. Benzeştikleri alanlarda gezinmek, dış dünyayı algılamada ve iç dünyamı kurmada önemli rol oynadı. 1970’li yılların ucuz, politik ortamından bıkmış olmalıyım ki, Aylık Dergi’yle tanışınca ve Yaşar Kaplan’ın da yüreklendirmeleriyle şiire ağırlık vermeye başladım. İlk şiirim Aylık Dergi’de yayımlandı. Şiir ve şiir üzerine yazılarım, Aylık Dergi, Yönelişler, Dergâh, Yedi İklim, Kayıtlar, İkindi Yazıları, İktibas, Edebi Pankart, Kardelen, Kırağı, Ayane, Albatros, Düş Çınarı, Ünlem, Edebiyat Ortamı, Hece, Ay Vakti, Ardıç, Ayna, Edep, İstanbul Bir Nokta, Yolcu, Aşkın E-Hali, Tasfiye, Kardeş Kalemler, Ankara Edebiyat ve Türk Dili dergilerinde yayımlandı. Eserlerimi şöyle sıralayabilirim:
ŞİİR:
Kayıtsız Sevdalar (1990, 2.baskı:1995, Ünlem Yayınları)
Eylülde Su (1998, Beyan Yayınları)
Hurûfât (1. Baskı: 2012, Hece Yayınları, 2. Baskı: 2025, Cağaloğlu Yayınevi)
Matematik Şiirden Ne Anlar (2017, Örnek Akademi Yayınları)
Gezgin Gönül Rehberi (2017, Çıra Yayınları)
Dost(ç)a Beyitler (2024, Çıra Yayınları)
Ramazan Mânileri ve Rubâîleri (2025, Liz Yayınları)
ROMAN:
Kur’an’la Konuşan Şair (1. Baskı: 2011, Pınar Yayınları, 2. Baskı, 2025, Cağaloğlu Yayınevi)
Sonsuzluğun Düğümü (2025, 7 Harf Yayınları)
İNCELEME-ARAŞTIRMA:
Şiirin Matematikselliği, (2020, SR Yayınevi)
Matematiğin Şiiri (2024, Cağaloğlu Yayınevi)
İbrahim Eryiğit şiirinin taşıyıcı özellikleri nelerdir?
Kişinin kendi şiiri hakkında konuşması her zaman zordur; çünkü şiir, yazanın niyetinden çok, metnin kendi iç hakikatiyle var olur. Yine de geriye dönüp baktığımda bazı süreklilikler görüyorum. Öncelikle, şiirimde düşünce ile duygu arasında bir denge kurma çabası olduğunu söyleyebilirim. Şiiri yalnızca lirizme ya da yalnızca düşünceye yaslanan bir alan olarak görmüyorum. Daha çok, sezgi ile kavrayışın kesiştiği bir eşik gibi düşünüyorum. Bu nedenle şiirlerimde kavramsal arka plân çoğu zaman görünür bir şekilde değil, derin yapıda yer alır. İkinci olarak, metnin iç düzenine önem veriyorum. Serbest ölçüyle yazılsa bile her şiirin kendi iç matematiği olduğuna inanıyorum. Bu matematik dışarıdan fark edilmeyebilir; fakat kelime seçimi, imge yerleşimi ve ritmik akış bu görünmeyen düzeni taşır.
Şiirin dağılmaması, iç bütünlüğünü koruması benim için önemlidir. Bir başka özellik, metafizik duyarlılıktır. Şiirlerimde zaman, yokluk, sonsuzluk, sessizlik gibi kavramların tekrar ettiğini fark ediyorum. Bu, bilinçli bir tema tercihi olmaktan çok, varlık sorusuna karşı duyulan içsel bir dikkatle ilgilidir. Dilde ise mümkün olduğunca arınmış ve yoğun bir söyleyiş arayışı içindeyim. Fazlalığı azaltmak, anlamı sıkıştırmak, söylenmeyene alan açmak… Şiirin biraz da boşlukta kurulduğunu düşünüyorum. Eğer bir çerçeve çizmek gerekirse, şiirim için “iç disiplinli ve düşünceye açık bir lirizm” denebilir. Fakat sonuçta şiirin gerçek taşıyıcıları şairin tanımları değil, okurun metinle kurduğu ilişkidir. Şiir, yazıldıktan sonra yazanın değil, okuyanındır.
Günümüz şiirinde şiirinizi nerede görüyorsunuz?
Günümüz şiirini oldukça çoğul, parçalı ve farklı yönelimlerin bir arada var olduğu bir alan olarak görüyorum. Bu yüzden bir şiiri kesin bir yere yerleştirmek kolay değil. Kendi şiirimi de belirli bir akımın ya da grubun içinde tanımlamaktan çok, bir arayış çizgisi içinde görüyorum. Şiirim, modern şiirin imkânlarını kullanırken gelenekle bağını koparmamaya çalışan bir yerde duruyor diyebilirim. Ne bütünüyle geçmişe yaslanma ne de bütünüyle kopuş. Daha çok, süreklilik fikrine yakın bir yerde. Geleneği tekrar etmekten değil, onunla konuşmaktan yanayım.
Günümüz şiirinde zaman zaman görülen aşırı dağılma, biçimsel savrulma ya da yalnızca söylem düzeyinde kalan metinlerin dışında; daha iç disiplinli, düşünceye açık ve metafizik duyarlılığı olan bir hat üzerinde durmaya çalışıyorum. Bu hattın çok kalabalık olduğunu söyleyemem; ama tamamen yalnız da değildir. Kısacası, şiirimi merkeze değil, kenara yakın bir yerde görüyorum. Gürültünün değil, yoğunluğun tarafında… Daha çok sessiz ama derin bir akışta… Sonuçta bir şiirin yerini şair değil, zaman belirler. Ben bir şair olarak yalnızca yazdığım metnin iç tutarlılığından ve samimiyetinden sorumluyum.
Genç şairlere tavsiyeleriniz nelerdir?
Şiir öğrenilerek değil, yaşanarak büyür. Bu nedenle genç şairlere öncelikle şunu söylemek isterim: Kelimelerle yalnız kalmaktan korkmayın. Yazmak, düşünmek ve gözlemlemek için zaman ayırın; sabır ve dikkat, şiirin en temel taşlarıdır. Bir diğer önemli nokta, okuma disiplinidir. Hem klasik hem modern şiirleri, farklı kültürlerin eserlerini okumak, kendi sesinizi bulmanıza yardımcı olur. Ama sadece okumak yetmez; okuduklarınızı içselleştirip kendi deneyiminize dönüştürmek gerekir.
Şiir bir yarış değildir, bir tez değildir. Onu, doğru veya yanlış diye ölçmeye çalışmak yerine, metinlerinizin kendi iç tutarlılığına, yoğunluğuna ve samimiyetine dikkat edin. Fazlalığı atabilmek, boşluğu hissedebilmek ve söylenmeyene yer açabilmek, şiirin taşıyıcı gücünü gösterir. Son olarak, şiir bir yalnızlık pratiğidir ama yalnız kalmak, yalnızlaşmak demek değildir. İnsanla, doğayla, tarihle ve hatta matematikle kurulacak her ilişki, kelimelerinize derinlik ve yankı kazandırır. Sabırlı olun, dikkatle gözlemleyin, yazmaktan vazgeçmeyin ve kendi sessiz derinliğinizi keşfedin. Şiir, aceleye gelmez; kelimeler sessizliği taşıdıkça büyür.
Günümüz şiirinin açmazları var mı? Varsa çözüm yollarınız nelerdir?
Evet, günümüz şiirinin bazı açmazları olduğunu gözlemliyorum. Bunların başında, hızlı üretim ve paylaşım çağının getirdiği acelecilik geliyor. Birçok metin, yoğun düşünsel altyapıdan yoksun, biçimsel ve dilsel deneyden uzak şekilde karşımıza çıkabiliyor. Bu durum, şiirin hem derinlik hem de dayanıklılık kazanmasını zorlaştırıyor. Bir diğer açmaz, gelenekle kurulan ilişkinin çoğu zaman ihmal edilmesi veya tamamen reddedilmesidir. Modern şiir çeşitliliği ve özgürlüğüyle değerli olsa da geçmişin bilgeliğiyle bağlantıyı koparmak, metinlerin tarihsel ve kültürel bağlamdan kopmasına yol açıyor.
Buna karşı çözüm yolları, öncelikle okumayla başlar. Hem klasik hem çağdaş şiiri, farklı kültürlerin seslerini tanımak ve özümsemek gerekir. Okuma, yalnızca bilgi edinmek değil, şiirsel farkındalık geliştirmek içindir. İkinci olarak, yazma disiplinine vurgu yapmak önemlidir. Acele etmeden, kelimeleri ve imgeleri dikkatle seçmek, metnin kendi iç düzenini korumasına yardımcı olur. Boşluğu hissetmek, fazlalığı atabilmek, şiiri daha güçlü ve dayanıklı kılar. Üçüncü olarak, genç şairlere önerim, şiiri yalnızca bireysel deneyim olarak görmemeleridir. İnsan, doğa, tarih ve hatta matematik gibi disiplinler, metinlere derinlik ve yankı kazandırabilir. Şiir, farklı deneyimlerin kesişiminde zenginleşir.
Kısacası günümüz şiirinin açmazları, yoğunluk eksikliğinden, tarihsel bağdan kopuş ve acelecilikten kaynaklanıyor. Çözüm, disiplinli okuma, sabırlı yazma ve deneyimle kurulan derin bağlantılardan geçiyor. Açmazları fark eden şair, şiirine derinlik ve süreklilik kazandırır; kelimeler sabırla büyür.
Matematik ile şiir arasında gerçekten bir bağ var mı, yoksa bu yalnızca metaforik bir yakınlık mı?
Matematik ile şiir arasındaki ilişkiyi yalnızca metafor düzeyinde görmek, ikisini de eksik anlamaktır. Çünkü her ikisi de varlığın görünen yüzünün arkasındaki düzeni arar. Matematik bu düzeni semboller aracılığıyla, şiir ise imge ve ses aracılığıyla keşfeder. Yöntemleri farklıdır; fakat yöneldikleri hakikat alanı benzerdir. Matematik, kaosun içindeki örüntüyü; şiir ise karmaşanın içindeki anlamı bulur. Matematik soyutlar; şiir yoğunlaştırır. Matematik geneller; şiir tekilleştirir. Fakat her ikisi de fazlalıkları atarak öz’e ulaşmaya çalışır.
Bir teoremin ispatı ile güçlü bir şiirin kuruluşu arasında yapısal bir disiplin vardır. Rastlantı, ikisinde de kalıcı değildir. Bu bağ, tarih boyunca da sezilmiştir. Örneğin, Pisagor, evreni sayıların uyumu olarak görürken aslında kozmik bir şiir tasavvur ediyordu. Platon için de matematik, idealar dünyasına açılan bir kapıydı. Benzer biçimde şiir de görünmeyen düzenin sezgisel bilgisini taşır. Dolayısıyla sorun bir benzetme değil, bir köken ortaklığıdır. İkisi de görünmeyeni görünür kılma çabasıdır. Matematik hakikatin iskeletidir; şiir o iskelete nefes verir.
Matematik kesinlik alanı, şiir ise belirsizlik alanı olarak görülür. Bu ayrım sizce doğru mu?
Bu ayrım yüzeysel bir karşıtlıktan doğar. Matematik kesinlik üretir; evet. Fakat o kesinlik uzun bir belirsizlik sürecinin sonunda ortaya çıkar. Bir matematikçi ispatı bulmadan önce sezgi, deneme, hata ve hatta estetik duyarlıkla ilerler. Yani, matematiğin arka planında da belirsizlik vardır. Şiir ise tamamen belirsizlik değildir.
Güçlü bir şiirin iç düzeni, kendi içinde tutarlı ve kaçınılmazdır. Şair kelimeleri rastgele seçmez; her kelime yerini hak ederek metne girer. Bu anlamda şiir de kendi iç matematiğine sahiptir. Belki şöyle söylemek daha doğru olur: Matematik belirsizliği kesinliğe dönüştürür. Şiir ise kesinliği yeniden belirsizliğe açar. Bu iki hareket birbirini tamamlar. Matematik evreni açıklamak; şiir evrenin içindeki insanı anlamlandırmak ister. Matematik netleştirir, şiir derinleştirir.
Sonsuzluk kavramı matematikte ve şiirde nasıl farklı anlamlar kazanır?
Matematikte sonsuzluk tanımlanabilir, sınıflandırılabilir ve hatta karşılaştırılabilir bir kavramdır. Cantor’un kümeler kuramında farklı büyüklükte sonsuzluklardan söz edilir. Sonsuzluk burada ölçülebilir bir soyutluk kazanır. Şiirde ise sonsuzluk, ölçülemez bir varoluş duygusudur. Bir ayrılığın sonsuzluğu ile bir aşkın sonsuzluğu aynı değildir. Şiirde sonsuzluk sayısal değil, deneyimseldir. Matematik sonsuzluğu sistem içine alır. Şiir sonsuzluğu insanın kalbine bırakır. Fakat her iki alanda da sonsuzluk, insanın sınır bilincini zorlayan bir eşiktir. O eşikte insan hem küçülür hem büyür. Matematik sonsuzluğu hesaplar; şiir sonsuzlukta kaybolur.
Sıfır kavramının şiirsel bir karşılığı olabilir mi?
Sıfır, matematiğin en sessiz ama en devrimci kavramıdır. Yokluğu temsil eder gibi görünür; oysa yer tutar, konum belirler, değeri büyütür. Bir sayının sağına geldiğinde onu on kat artırır. Yani, görünmezdir ama etkisi büyüktür.
Şiirde de buna benzer bir alan vardır: boşluk. Dizeler arasındaki susuş, söylenmeyen kelime, imânın veya acının dile gelmeyen kısmı… Bazen şiiri kuran şey, söylenen değil, söylenmeyendir. Sıfır bir yokluk değil, potansiyeldir. Şiirdeki suskunluk da anlamsızlık değil, yoğunluktur. Matematikte sıfır olmadan sistem eksik kalır. Şiirde susuş olmadan derinlik oluşmaz. Belki de sıfır, şiirin görünmez kelimesidir. Sıfır sayının susuşudur; şiir susuşun anlamıdır.
Matematikteki “ispat” ile şiirdeki “ikna” arasında bir benzerlik görüyor musunuz?
İspat, matematiğin vicdanıdır. Bir önerme, kanıtlanmadıkça eksiktir. İkna ise şiirin iç tutarlılığıdır. Şiir okuru mantıksal zincirle değil, içsel zorunlulukla ikna eder. Bir matematiksel ispatta her adım bir öncekinden doğar. Şiirde de her imge, bir önceki duygu zemininden yükselir. Eğer kopukluk varsa metin dağılır. Bu yüzden hem matematik hem şiir, görünmez bir mimari üzerine kurulur. Matematikte yanlış bir adım, tüm sistemi çökertir. Şiirde yanlış bir kelime bütün atmosferi bozar. İspat akla hitap eder; ikna kalbe. Ama her ikisi de zorunluluk duygusu üretir. Okur ya da matematikçi metnin sonunda şunu hissetmelidir: “Başka türlü olamazdı.” İşte o an, şiirin ispatı; matematiğin estetiği ortaya çıkar. İspat aklı susturur; şiir kalbi ikna eder.
Sayı ile kelime arasındaki ontolojik fark nedir?
Sayı, soyutun en arınmış biçimidir. Kendisini temsil eder; duygusal yük taşımaz. Evrenseldir, dil değiştirmez. İki, her yerde ikidir. Kelime ise tarihle, kültürle ve insan deneyimiyle yüklüdür. Aynı kelime farklı kalplerde farklı yankılar üretir. Sayı tek anlamlıdır; kelime çok katmanlıdır. Sayı düzen kurar. Kelime anlam üretir. Fakat ilginç olan şudur: Sayı evrensel olduğu için güçlüdür; kelime kırılgan olduğu için derindir. Matematik insanı evrenle, şiir insanı kendisiyle buluşturur. Ontolojik fark şuradadır: Sayı varlığı ölçer; kelime varlığı yorumlar. Ama her ikisi de insanın bilinmezle kurduğu ilişkinin araçlarıdır. Birinde kesinlik, diğerinde yankı vardır. Sayı hakikati sınırlar; kelime hakikati genişletir.
(Fotoğraf: Mehmet Poyraz)
