Kendisini ekranda ilk gördüğümde, bu adam bozkırda kavrulmuş tipik bir Orta Anadolu insanı demekten kendimi alamamıştım. Sadece ten rengi değil simasındaki tüm izlerdi bu çağrışımı yapan. İyi biliyordum ki, Anadolu insanını iklim şartlarından daha çok hayat şartları kavurur. İlk yakınlık hissi böyle doğmuştu bende. Diğer yandan, yaşlarımızın yakınlığına görece itirazlar gelebilir ancak doğup büyüdüğümüz coğrafyaların yakınlığı herkesçe daha kabul edilebilir kıstaslara sahipti. Sınır komşusu illerde yaklaşık on iki yıl arayla dünyaya gelmişiz. Neticede bu yakınlıklar yaşadığımız acı tatlı olayların benzer olabileceği şeklindeki düşüncemi pekiştirdi. Onun hakkında edindiğim intibaın kaynağı sadece bunlar değil tabi, bir de eserleri var. Anıları, hikâyeleri, o kadar tanıdık, senaryoları, canlandırdığı karakterler o kadar gerçekçi ki…
Kimden mi bahsediyorum? O bir doktor, o bir yazar, o bir sinema oyuncusu, o bir senarist.
Ercan Kesal, 1959 Nevşehir Avanos doğumlu. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesinden 1984 yılında mezun olmuş. Ankara, Keskin ve Bala ve köylerinde uzun yıllar sağlık ocağı hekimliği yapmış. Bir dönem uygulamalı psikoloji ve sosyal antropoloji eğitimleri almış. İlk şiir ve yazıları İzmir menşeli Dönem dergisinde yayımlanmış. Son Reçete dergisinde söyleşileri ve yazıları ile yer almış. 1990 yılından sonra geldiği İstanbul’da Era Yayınları’nın kurucularından olmuş. Radikal ve Bir Gün gazetelerinde hikâyeleri ve denemeleri yayımlanmış.
Yazarın yazımıza konu olanın Cin Aynası isimli anlatısının yanı sıra Peri Gazozu, Nasipse Adayız ve Evvel Zaman İçinde adlı kitapları da var. “Uzak” filmindeki rolüyle başlayan sinema serüvenini, daha birçok filmde oyuncu ve senarist olarak sürdürmüş ve halen devam ediyor. Oynadığı dizi ve filmlerde kendisini çoğunlukla mafya babası ara sıra da aile babası rolünde görüyoruz. Her ne kadar Ertem Eğilmez’in o geniş ailelerinin hayat bulduğu kondu veya konaklardan günümüz sinema-televizyon dünyasında eser kalmasa da dilerim bir gün bu usta oyuncuyu, Münir Özkul, Hulusi Kentmen babacanlığını oynarken de izleriz. Asıl konumuzun sanatçının kitaplarından biri olması ve sinema televizyon dünyamızdaki dönüşümün başlı başına bir tartışma alanı olması hasebiyle ekranları bırakıp tekrar cin aynasının karşısına geçelim.
Kitap, bir girizgâh yazısı, beş ana başlık, kırk yedi alt başlık ve sondaki notlar kısmı olmak üzere toplam kırk dokuz bölümden müteşekkil. Oldukça akıcı ve sade bir üslubu var yazarın. Cümlelerinde ufak bir zorlama izine rastlamıyorsunuz. Adeta karşılıklı sohbet ediyormuşsunuz gibi bir doğallıkla sürüp gidiyor anlatılar. Konular genellikle kendi yöresinde, çocukluk ve gençlik yıllarında yaşadığı veya şahidi olduğu olaylara dayanıyor. Onca popülaritesine rağmen özünden çok fazla bir şey kaybetmediğini her satıra nakşetmiş adeta.
Doğup büyüdüğü, her anlamda beslendiği ailesini, yöresini, geçmişini, unutmaması bir sanatçı için değerli bir haslet. Eğitim tartışmalarının elem verici hadiseler sonucu bir kez daha yoğun gündemimiz olduğu şu günlerde, Ercan Kesal’da bu öze bağlılığın nasıl tesis edildiğinin daha net anlaşılması için kitaptan iki alıntı yapacağım. Bunu biraz da kişilik gelişiminde ailenin önemini vurgulamak için yapıyorum.
Önce anneden başlayalım: “Çalışmaktan başka bir şeye inanmazdı anam. Bozkırın ortasında, onca yoksulluğa ve çaresizliğe inat, emekten başka bir değer olmayacağını gösterdi bizlere.
Ben annemin çırağıyım, ustam annemdir.
…Hekimliğin esasını da anamdan öğrendim. Hekimlik ustam da anamdır…”
Gelelim babaya: 1970’li yıllar. Gazozcu olan baba, en önemli imalat unsuru olan yüz çuval şekeri depoya indirir. “…Philips radyoda ajans zamanı. Spikerin okuduğu haberlerin içinde bir ara –şekere zam- haberini duyduk. Büyük abim sevinçle “Oh!” dedi “Tam zamanında almışız şekeri.”
Ertesi gün, babamı erkenden kalkmış, evin önemdeki camekânda annemle konuşurken gördüm. (…) Annem camekândan salona geçerken kendi kendine mırıldanıyordu: “Deli bu herif anam, sabaha kadar uyumamış!”
Bir saat kadar sonra geldi babam. Rahatlamış, yüzü gülüyor. Maliyeye gidip ihbar etmiş kendini. “Dün yüz çuval şeker aldım, aslında bugün alacaktım. Zamlı almam lazımken, ucuza aldım. Farkını ödemek istiyorum.”
Çocuk aklımla bile anlamamıştım, babamın aslında maliyeden değil, “utanmaktan” korktuğunu.
Daha önce okuduğum Peri Gazozu’na nazaran Cin Aynası’ında siyasi konulara daha fazla değinmiş yazar. Hatta hemen her bölüm, ya doğrudan ya da dolaylı olarak geçmişte yaşanan veya günümüzde süre giden siyasal olumsuzluklarla bir şekilde ilintili. Bu yaklaşımın ana eksenini ise faşizm eleştirisi oluşturuyor. Yazar, “Serseri bir babadan yenilen dayağın yanakta bıraktığı iz gibi izler bırakmaya çalışır vücudumuzda faşizm.” teşbihinden tutun, Auschwitz kampındaki canice uygulamalara kadar çok sayıda örnekle bu tanımlaması zor kavramı ete kemiğe büründürme çabasını kitabın sonuna kadar sürdürüyor. Tabii bu örneklerin birçoğu da coğrafyamızdan; bizden ve yakın geçmişimizden…
Şimdi, sözün burasında, yazılarını sohbet havasında yazan bu samimi insanın hoş görüsüne sığınarak bir monoloğa başlamak istiyorum. Konumuz, nicel değerlendirmeler ışığında cin aynasından yansımayanlar. Kafama takılan sorularla başlıyorum.

Kitapta, Deniz Gezmiş’in bahsi 9 kez geçiyor ancak Metin Yüksel, Mustafa Pehlivanoğlu yok.
Hırant Dink’in bahsi11 kez geçiyor ancak Muhsin Yazıcıoğlu yok.
Sivas/Madımak Oteli katliamı 8, Roboski Köyü kaçakçılarının başına gelen elim olayın bahsi 5 kez geçiyor ancak Pınarcık, Başbağlar, Hamzalı, Güçlükonak… Katliamları yok.
Che Guevera’nın bahsi 13 kez geçiyor ancak Aliya İzzetbegoviç, Malcolm X yok.
Yılmaz Güney’in bahsi18 kez geçiyor ancak Salih Mirzabeyoğlu yok.
Dersim olaylarının bahsi 5 kez geçiyor ancak İstiklal Mahkemelerince idama mahkum edilen binlerce mazlum yok.
Ali İsmail Korkmaz’ın bahsi16, Berkin Elvan’ın bahsi 5 kez geçiyor ancak Yasin Börü ve arkadaşları; Ahmet Dakak, Riyat Güneş, Hasan Gökguz, Turan Yavaş ve Cumali Güneş yok.
Azizi Nesin’in bahsi 10 kez geçiyor ancak Şule Yüksel Şenler, Ozan Arif yok.
Gezi Olaylarının bahsi 9 kez geçiyor ancak yıllarca süren başörtüsü zulmü ve katsayı mağdurları yok.
Neden?
Kitabında zaman zaman, şahidi olmadığın olaylar veya sonuçları hakkında tahminler yürüterek aşağıdaki gibi cümleler kuruyorsun; “Yusuf, Yozgat doğumludur. Çerkez oldukları söylenir. Annesi Mediha Hanım, oğlunu bir kez daha can gözüyle görebilmek için, kıbleye bakan yedi çeşmeden su içmiştir, akan suda yıkanmış, kâğıda yazdığı dileklerini gül ağacının dibine gömmüştür mutlaka…”
Hadi bir tahminde ben yürüteyim; 13 Aralık 1980 de idam edilebilmesi için yaşı büyütülen Erdal Eren’den bahsediliyor ancak eğer ilk baskı tarihinden sonra yaşanmasaydı, kitapta Eren Bülbül’den, öğretmen Aybüke Yalçın’dan ve 11 aylık bebeği ile birlikte şehit edilen asker eşi Nurcan Kaya’dan da bahsedilmeyecekti mutlaka.
Tahminim doğru mu? (Hoş, bunlar tahmin de değil. ‘mutlaka’ kesin yargı ifadesi değil mi?)
Tamam, zulmün coğrafyası, milliyeti olmaz. Aynı şekilde, hakkı savunmanı da dini, milliyeti, mekânı olmaz. Müsaade edersen, bu bağlamda konuyu biraz daha derinleştirmek ve yukardaki sorulardan birini genişletmek istiyorum.
Ernesto “Che” Guevara; Arjantinli Marksist devrimci, doktor, yazar, gerilla lideri, diplomat ve askerî teorisyen. Küba Devrimi’nin önemli bir figürü olarak popüler kültürde bir karşı kültürel isyan simgesi ve küresel bir sembol.
Aliya İzzetbegoviç; Yanı başımızda, hem de medeni Avrupa coğrafyasında, daha yakın bir tarihte, Birleşmiş Milletler Barış Gücü’nün ihmalleri/suikastı eşliğinde, Sırp ve Hırvat faşizmi marifeti ile yaklaşık dört yıl boyunca soykırıma maruz kalan, Kan bağımız, gönül bağımız, kültür bağımız olması bir yana, savunmasız ve mazlum Bosnalıların, Bilge Lideri.
Bu iki halk kahramandan ilkine verdiğin değeri yazdıklarından az çok anladım. İkincisinin edebiyatındaki yerini merak ediyorum?
Dur dur, sen cevaplarına başlamadan ben kendimce genel bir değerlendirme yapayım;
Dört kişiyiz. Kendimizi dört cephesinde dört pencere olan bir odaya hapsetmişiz. Her birimiz bir pencerenin önünden dış dünyayı seyrediyoruz. Bu pencerelerin birinden yalçın kayalıklardan müteşekkil heybetli dağlar görünüyor. Bir diğeri dipsiz bir uçuruma bakıyor. Birisinden dev dalgaların dövdüğü okyanus sahili izlenirken birisinden ise uçsuz bucaksız bir bozkır yansıyor. Her birimiz odamızın yegâne manzarasının gördüğümüz gibi olduğu konusunda ısrar ediyor ve diğerleri ile kıyasıya çekişiyoruz. Hiçbirimiz de “yanına gelip senin pencerenden bir de ben bakayım” veya “en iyisi, birlikte dışarı çıkıp etrafı kolaçan edelim” demiyoruz.
Ben geldim senin yanına. İki eserini okuyup pencerenden ve aynandan baktım. Faşizm kurbanlarının işkence izlerini ve kurşun yaralarını tenimde, ateş ve dumanla imtihanlarını ruhumda hissettim. Roboski’de parçalanan, varillere veya torbalara doldurulan bedenler kalbimi sızlattı. Şimdi, artık seni benim penceremin önüne davet etmeye hakkım olduğunu düşünüyorum. Buyur, bir de buradan yakalım/bakalım. Sonra da odamızın kapısını kırıp dışarı çıkalım. Ne dersin?
