Umudun ve dirilişin merkezi olan Anadolu aynı zamanda yalnız bir milletin son adresidir. Orta Asya’dan beri sürdürülen soylu kavganın kaçınılmaz sonucudur bu yalnızlık. Her halükârda, haklıdan yana tavır almak, tanımasa bile mazlumu kayırıp gerekirse onun yanında zalime karşı savaşmak bu milletin genlerinde var. Bunun çarpıcı örnekleri ve Müslüman olmadan önce de Türklerin bu asil tavra sahip olduğu tarih okumalarında sık sık karşımıza çıkıyor. Ayrıca fetret dönemi denen yüzyılları kapsayan o meşum devrede, yeryüzündeki tüm topluluklarda yozlaşma ve azgınlaşma had safhaya çıkarken dahi Türk Milletinin bu süreci en az tahrifatla geçirdiği anlaşılıyor. Dönemin Türk topluluklarının kahır ekseriyetinin tek tanrı inancına sahip olması, tevhit çağrısına icabet hususunda her ne kadar bir avantaj olsa da kurt tabiatlı bu milletin ilk başlarda davetçilerin tahakkümüne boyun eğmediğine ve bir süre çatışmalar yaşandığına yine tarihi vesikalarda rastlıyoruz.
İnsan olmanın en temel hasletleri olan doğruluk ve merhameti, hak ve adaletten yana olmayı bayraklaştırarak binlerce yıldır nice burçlara dikmiş bir milletin ahfadı olmakla ne kadar onur duysak az. Bu çerçevede, ölüm kalım mücadelesinin son durağında, toprağı kana doyurarak yazılan destanlardan yansıyan müşahhas bir örneğin, Mehmed Çavuş’un hayatının anlatıldığı ‘Kurt Yalnızlığı’ adlı eseri ele alacağım.
Zafer Tekin, “İlgili olmak yetmez, bilgili de olmak lazım” düsturu ile bu konularda sayısız kaynakları incelemiş, özellikle yakın tarihimizle ilgili yoğun araştırmalar yapmış, yurt içinde ve yurt dışında çok sayıda sempozyum, panel ve çalıştaya katılmış araştırmacı bir yazar. Yazarın, yine yakın tarihimizi konu alan ‘İmparatorluğun Son Kurşunu Enver’ ve Plevne mücadelesinin anlatıldığı ‘Unutulmayanlar’ adıyla yayınlanmış olan eserleri olduğunu da peşinen dikkatlerinize sunalım.
Soylu bir kavgada hissesine kurt yalnızlığı düşen Mehmed Çavuş, resmî kayıtlara göre 1892 yılında Eskişehir’in Sivrihisar ilçesine bağlı Ayvalı Köyü’nde doğmuş ve yine aynı köyde 4 Eylül 1966 tarihinde vefat etmiş. Tarihçilerin “İmparatorluğun en uzun yüz yılı” dedikleri zaman diliminde yaşayan Mehmed Çavuş, resmi kayıtlara göre 2 Temmuz 1912’de mecburi askerlik görevini yapmak üzere askere alınmış ve ancak 1922’de biten İstiklal Harbinden sonra evine dönebilmiş. Balkan Savaşına, 1. Dünya Savaşına katılmak, bu kapsamda Sarıkamış Harekâtı ve Ermeni Tehcirinde bulunup bilahare Ruslara esir düşerek Sibirya’da esir hayatı yaşamak, maceralı bir kaçış yolculuğundan sonra esaret altındaki İstanbul’a dönüp ardından Anzavur Ayaklanması ve İstiklal Harbine katılmak gibi, bugün bakıldığında her birisi ayrı bir destan olan hadiseleri yaşamış olan Mehmed Çavuş, ortak bir kaderin yaşandığı o uzun yüzyılda milyonlarca vatan evladından sadece biridir.
Yazar, kitabına konu aldığı dönemin, farklı kesimlerce, karmaşa, çok başlılık ve vahim ihanetler olarak bugüne yansıtılan hadiselerini, üzerinde uzun uzadıya durmadan, özgün cümlelerle özetliyor. İttihat Terakki fırkası, İstanbul Hükümeti ve yeni kurulan Ankara hükümeti hususlarına değinirken her birinin içerisinde bulundukları şartlar ve ahvalin bilinciyle hareket ederek ustaca ve adilane bir denge gözetiyor. Bizler de bu satırları okurken o günün şartları altında ortaya konan tutumları ve neticelerini halen acımasızca bir eleştiri ve çatışma konusu yapmak yerine, çıkarmamız gereken derslere odaklanmamız gerektiği kanısına varıyoruz.
“İsmini bilen en son kişi öldükten sonra, hiç doğmamış olacaksın sözünün bana verdiği hüznün kattığı manaya göre, Mehmed Çavuş’un hayatı ve mücadelesi unutulmamalıydı. Bugün o ve onun gibi yüz binlercesinin, uğruna kanları ve canlarını verdikleri al bayrağımızın gölgesinde büyük bir huzur ve gururla yaşıyorsak, bu kahramanın adının da dünya var olduğu müddetçe yaşaması en büyük arzumdur,” diyen Zafer Tekin’in kaleme aldığı bu ibret vesikasının mümkün olduğunca çok kişi tarafından okunmasını sağlamak da benim arzumdur. Ayrıca söz konusu eserin, özellikle de yukarıdaki cümlelerin, ‘Ateşin Düştüğü Yer’ isimli kitabımı yazarken bana da ilham kaynağı olduğunu belirteyim.
Rus ve Batı Klasiklerinden daha ziyade bu ve buna benzer çalışmalara, öncelik verilerek, İlk Öğretimden Yüksek Öğretime kadar tüm eğitim öğretim düzeylerinde müfredatta yer verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Okullarımızda kronoloji ezberlemeye indirgenerek monoton ve sıkıcı bir hale getirilmiş olan Yakın Tarih Derslerimiz bu minvaldeki eserlerle yeniden zenginleştirilmelidir. Batının ütopik, uçan kaçan hayali kahramanları ve gerçek yüzü gizlenmiş tarihi figürleri yerine kendi ceddimizin insanüstü kahramanlıklarını ve olağan üstü mücadelelerini okumalı ve okutmalıyız. Tarihe mal olmuş meşhur önderlerimizi konu edinenlerin yanı sıra, Mehmed Çavuş’un çileli hayatının anlatıldığı söz konusu kitap gibi özgün eserler ile de okuma yelpazemizi genişletmeliyiz. Sinemadan tiyatroya, gündelik kıyafetlerden okul gereçlerine kadar kendi değerlerimizi nakşedip geçmişimizle bağımızı diri tutalım ki, inşa etmeye çalıştığımız gelecek sağlam temeller üzerine otursun. Vesselam…

