Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
WhatsApp
Sosyal Medya

Bursa’nın işgalinin Mehmet Akif’e hissettirdikleri: Bülbül şiiri

Müslüm Işıklar yazdı: Mehmet Akif Ersoy, bu şiiri yazarken bülbülü rast gele mi seçti yoksa özellikle mi bilmiyorum. Kanaatim, bu şiirdeki bülbülün, kuşlar içinden seçilmiş rast gele bir kuş olmadığı yönünde.

Müslüm Işıklar yazdı: Mehmet Akif Ersoy, bu şiiri yazarken bülbülü

Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy, 8 Temmuz 1920 tarihinde başlayan Bursa ve çevresinin işgaliyle ilgili duygularını Bülbül şiirine yansıtmıştır. Akif, makus tarihimizi ve talihimizi anlatan şiirlerinden biri olan Bülbül’ü 1921’de yazmış.[1] Şiir, 1933’te de Mısır’da Arap alfabesi ile Gölgeler kitabında yayımlanmış.[2] Şiirin sonunda “Bu şiir yazılırken Yunan istilâsı altındaki topraklarımız hususiyle Bursa’ya dair elîm haberler geliyordu; tetkikine de imkân yoktu.” notunu düşen Akif, bugün şaheser denecek bu manzumu “Basri Bey oğlumuza” ithafıyla Hasan Basri Çantay’a armağan etmiştir.

Balıkesirli olan Çantay, Milli Mücadele’den sonra öğretmenlik ve şehit çocukların eğitimine katkı sağlamak amacıyla kurulan esirgeme kurumunda da idarecilik yapmış; daha sonra, bestekarlıktan yazarlığa kadar farklı alanlarda yaşam mücadelesi vermiş bir alimdir. O, aynı zamanda Kur’an müfessiridir. Çantay, Mehmet Akif Ersoy’u milli marş yazmaya ikna eden kişi olarak da bilinir. İlk mecliste Balıkesir (Karesi) mebusluğunda bulunmuştur.

Akif’in Türk milletindeki değerini izaha lüzum yok. O, bu ülkede her kesim tarafından milli şairliği kabul edilen biri. Hem halkın gönlünde hem de İstiklal Marşı’mızı yazarak resmiyette milli şairliğini kabul ettirmiştir. “Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli, Ebedi, yurdumun üstünde benim inlemeli.” derken sadece yaşadığı günün değil, kendinden sonra kıyamete kadar ki Türk yurdunun da imanını dua etmektedir. Ki onun dilinde Türk yurdu, İslam’ın yurdudur, ümmetin yurdudur. Onun hem İstiklal Marşı hem de Çanakkale Şehitlerine şiirlerindeki bu derdi, kaygısı ve mücadelesi küçüğünden büyüğüne her ferdin bildiği, aşina olduğu bir durumdur.

Aslında en bilinenlerinin başında bu iki şiiri gelse de o, birçok şiirinde bağımsızlığı işlemiştir. İşlediği şiirlerden biri de Bülbül’dür. Başlıkta da belirtildiği üzere, Bursa ve çevresinin işgalinin Akif’e hissettirdikleri, bu şiirde tezahür etmiştir.

Bütün dünyâya küskündüm, dün akşam pek bunalmıştım;

Nihayet, bir zaman kırlarda gezmiş, köyde kalmıştım.

Şehirden kaçmak isterken sular zaten kararmıştı,

Pek ıssız bir karanlık sonradan vâdiyi sarmıştı.

Işık yok, yolcu yok, ses yok, bütün hılkat kesilmiş lâl…

Bu istiğrâkı tek bir nefha olsun etmiyor ihlâl

Muhîtin hâli ‘insâniyyet’in timsâlidir, sandım;

Dönüp mâzîye tırmandım, ne hicranlar, neden andım![3]

Şiire başlarken şehirden uzaklaşma arzusunu dile getirir. Şehir hem edebiyatta hem de gündelik hayatta birçok insanın olumsuz olarak değerlendirdiği bir yerdir. “Şehirden uzaklaştığında sorunlardan da uzaklaşılır” düşüncesi hakimdir. Ancak gerçekte burada da karanlık sarmıştır. Yurdun birçok yerinin istikbalinin müphem oluşudur onu böyle düşündüren. Bu noktada maziye yoğunlaşarak oluşan ayrılıkları hatırlar.

Taşarken haşrolup beynimden artık bin müselsel yâd,

Zalâmın sinesinden fışkıran memdûd bir feryâd,

O müstağrak, o durgun vecdi nâgâh öyle coşturdu

Ki vâdiden bütün, yer yer, enînler çağlayıp durdu.

Ne muhrik nağmeler, yâ Rab, ne mevcâmevc demlerdi;

Ağaçlar, taşlar ürpermişti, gûya Sûr-i Mahşerdi!

Üstteki ikinci mısraya geçmişi yad ederek başlar. “Müselsel yâd” derken silsile halinde tarif ettiği anılara vurgu vardır. Belki de Türk’ün, İslam’ın sancaktarlığını yaptığı dönemlere özlem söz konusu. Adeta zincir gibi süren, aralıksız ilerleyen bahse konu dönemleri anar. Zihninde geçmişi hatırlar ve İslam topraklarının bu süreçteki beraberliği, belleğinde dolarak sanki bugünlere taşar. Bu mısrada içine girilen, gark olunan vakitsiz bir durumdan bahsedilir. Gezmek için çıktığı doğadan gelen mecazi bir sese yoğunlaşır. Vadiden gelen inilti seslerinin bir çağlayana benzetildiği görülür. Bunun neticesinde sanki mahşer yeri gibi tüm doğa ürpermiştir.

Eşin var, âşiyanın var, baharın var, ki beklerdin;

Kıyâmetler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin?

O zümrüd tahta kondun, bir semâvî saltanat kurdun;

Cihânın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun,

Bugün bir yemyeşil vâdi, yarın bir kıpkızıl gülşen,

Gezersin, hânmânın şen, için şen, kâinatın şen.

Hazansız bir zemin isterse, şâyed rûh-i ser-bâzın,

Ufuklar, bu’d-i mutlaklar bütün mahkûm-i pervâzın.

Üçüncü ve en uzun mısrada ise artık muhatabımız, şiire adını veren bülbüldür. Genel anlamda coğrafyanın, özelde de Bursa ve çevresinin içine düştüğü durum, bülbül üzerinden dile getirilir. Bülbül, genellikle Doğu edebiyatında aşkın, sevginin sembolüdür. Gül, narin bir kadını sembolize ederken bülbül onun aşkından yanan erkeğin timsalidir. Hatta gülün aşkından deliren bülbüle edebiyatta ve türkülerde bülbül-ü şeyda denir. Ancak burada bülbül, olumsuzluğa meyletmiştir. Her şey var iken bu kızılca kıyametin sebebi bülbülün üzerinden sorgulanır. Oysa gül gibi eşin, bahçen, baharın varken hırsına yenik düşüp ihtirasla dolu makama ulaşma arzusuyla saltanat kurmak da neyin nesi? Burada yurdun düştüğü durumdan sorumlu olanlara bir gönderme söz konusu.

Değil bir kayda, sığmazsın – kanadlandım mı – eb’âda;

Hayâtın en muhayyel gayedir ahrâra dünyâda,

Bir yandan insana gönderme söz konusuyken diğer yandan Türklüğün tarihine yapılan övgü vardır. Tıpkı Çanakkale Şehitlerine şiirindeki “Gömelim gel seni tarihe” desem, sığmazsın.” dizeleri gibi bir dizeyle devam eder. “Yazı, kâğıt bir yana, uzaklara bile sığmazsın” der.

Tarihin Osmanlı’ya, Türklüğe verdiği, söze sığmayacak büyüklükteki bir güçten bahseder. Esasında bu gücü tarihe kendi eklemiştir. Ki bugünden bakıldığında bu güç daha da anlaşılıyor. Akif’in bu duyguları naklettiği dönemlerden sonraki yakın tarihin akışına bakıldığında; Balkanlar, Kafkasya, Mezopotamya, Hicaz, Filistin, Kuzey Afrika, yani Doğu Akdeniz ve havzasının, kısaca Osmanlı’nın doğrudan toprağı olan veyahut etki sahasında bulunan tüm coğrafyaların durumu görüldüğünde bu kuvvet daha somut anlaşılıyor. Tarihe sığmayan tarih bahsinden sonra Akif, bugünün neden hal-i pürmelal oluşuyla bir nevi hesap sormaya başlıyor:

Neden öyleyse mâtemlerle eyyâmın perîşandır?

Niçin bir damlacık göğsünde bir umman hurûşandır?

Hayır, mâtem senin hakkın değil… Mâtem benim hakkım:

Asırlar var ki, aydınlık nedir, hiç bilmez âfâkım!

Tesellîden nasîbim yok, hazân ağlar bahârımda;

Bugün bir hânmansız serseriyim öz diyârımda!

 “Bugün bir hânmansız serseriyim öz diyârımda” dizesi, aslında içinde bulunulan ahvali o kadar başarılı anlatıyor ki sadece şiir bu dizeden ibaret olsaydı bile çok büyük anlamlar ifade ederdi. İnsan biraz kuvvetten düşünce dünyevi gözlerdeki itibarını umumiyetle yitirir. Sadece merhamet sahipleri, o hürmeti göstermeyi sürdürür. Devlet de insanın oluşturduğu topluluk ve toplumun meydana getirdiği bir kişilik olduğundan bir nevi insanın büyütülmüş şeklidir. Kuvveti yitirdiğin an, kendi yerinde başıboş duruma düşme ihtimali artar. Ki Akif de burada “Yurdumda evsiz (hânmansız) bir serseriyim” teşbihinde bulunur. Kim bilir Necip Fazıl, Sakarya şiirinde “Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya” derken belki de Akif’in bu duygusundan ilham almıştır.

Ne husrandır ki: Şark’ın ben vefâsız, kansız evlâdı,

Serâpâ Garba çiğnettim de çıktım hâk-i ecdâdı!

Hayâlimden geçerken şimdi, fikrim herc ü merc oldu,

SALÂHADDÎN-İ EYYÛBÎ’lerin, FATİH’lerin yurdu.

Ne zillettir ki: nâkûs inlesin beyninde OSMAN’ın;

Ezan sussun, fezâlardan silinsin yâdı Mevlâ’nın!

Ne hicrandır ki: en şevketli bir mâzi serâp olsun;

O kudretler, o satvetler harâb olsun, türâb olsun!

Çökük bir kubbe kalsın ma’bedinden YILDIRIM Hân’ın;

Şenâatlerle çiğnensin muazzam Kabri ORHAN’ın!

Milli Şairimiz, bu noktada içinde bulunulan durumdan sorumlu olan her unsurun bu sorumluluğunu adeta kendi üzerine alır. Yani bir anlamda toplum, devlet ve o günkü tüm etkenler ile şahsını özdeşleştirir. Bu özdeşlik üstünden tarihimizin mirasçılarından bahseder. Bugünün insanı olarak vebalde kendisinin katkısı olduğunu nakleder. Osman Gazi’nin Bursa’daki türbesi dağıtılmış, Orhan Gazi’nin, Yıldırım Han’ın sandukaları tekmelenmiş, oralarda Yunan askeri, fotoğraflar çekilmişti.

Şiirde adları Bursa ile özdeşleşen ecdattan ismen bahsediliyor. Bunun dışında Müslüman dünyada isimleri fetihle, yani açtıkları kapılarla özdeşleşen atalar da Akif’in, karşısında mahcup olduğu, daha doğrusu hepimizin mahcup olacağı isimler olarak zikrediliyor. Bilindiği üzere Selahaddin Eyyubi, Kudüs’ü Haçlıların elinden almış ve yeniden Müslümanlara kazandırmıştı. Keza Sultan 2. Mehmed de İstanbul’u fethederek yeni bir çağı açmış, bu vesileyle Fatih ünvanını kazanmıştı.

Çözüm üretememek, değişen dünyaya karşı koyacak seviyeye ulaşamamak tüm ümmeti çaresiz durumda bırakıyordu.  Ecdada karşı hissedilen mahcubiyet sonucu Müslümanlar olarak bunun hak edildiğini anlatır.

Ne heybettir ki: vahdet-gâhı dînin devrilip, taş taş,

Sürünsün şimdi milyonlarca me’vâsız kalan dindaş!

Yıkılmış hânmânlar yerde işkenceyle kıvransın;

Serilmiş gövdeler, binlerce, yüz binlerce doğransın!

Dolaşsın, sonra, İslâm’ın harem-gâhında nâ-mahrem…

Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem!

Bülbül, her ne kadar Bursa işgali sırasında yazılsa da aslında yurdun genel durumunu anlatan bir şiirdir. Akif hem kendisine hem de İslam coğrafyasını bu durumda bırakan herkese kızgındır. Dizelerden dizelere atlarken “Biz bunu hak ettik.” der. Ne gavura söz söylemeye hak vardır ne bülbüle? Bu çaresizlik içerisinde kendi ile özdeşleştirdiği Müslümanlara kızar, perişan duruma düşen, düşmekten de çıkamayanlar olarak hepimiz bu durumu, yapamadıklarımızdan dolayı, hak ediyoruzdur.

BURSA VE BÜLBÜL

Mehmet Akif Ersoy, bu şiiri yazarken bülbülü rast gele mi seçti yoksa özellikle mi bilmiyorum. Kanaatim, bu şiirdeki bülbülün, kuşlar içinden seçilmiş rast gele bir kuş olmadığı yönünde. Bülbül, güzel ötüşü ile, bu ötüşünün verdiği huzurla bilinen bir kuştur. Yurdun bulunduğu bu durum, onun huzurunu kaçırmış ve bülbülü matem havasına bürümüştür. Bu anlamda güzel sesli bu kuş, vatanın geçmişindeki güzelliği ve huzuru, onun matemi ise bugünkü karanlığı tasvir eder.

Diğer taraftan, konuyla ilgili herhangi bir esere atıfta bulunamıyorum ama internet üzerinden yaptığım iptidai bir araştırmada, bülbül ile Bursa arasında özdeşleşmiş bir bağlantı bulunduğu intibaı oluştu. Bursa ile bülbülün arasında özel bir bağ olduğu söylenir. Bursalılar, bu güzel sesli kuşun sesine ayrı bir kıymet verir. Hatta “Bülbülün öttüğü yerde şenlik olur” sözünün (Kimine göreyse atasözü), Bursa’dan çıktığı bile rivayet edilir. 2023’te gösterime giren, Ata Demirer’in Bursa Bülbülü adlı bir filmi de bülbül ile Bursa bağlantısına dair bir başka unsur olarak dikkat çekiyor.

Sebebi ne olursa olsun Bülbül şiirindeki bülbül de kendisi de şehir de doğa da dün de bugün de özünü kaybetmiş olarak muazzam bir dille biçimlendirilmiştir. Şiirde bahsedilen değişimin aktörleri Müslümanlardır, doğanın dengesidir, hayattır, tarihtir, insanın yazgısıdır. Ancak hepsinin ortak noktası şudur ki hepsi de gördüğü günden geri kalmanın acısını yaşamaktadır.

BÜLBÜL ŞİİRİ SÖZLÜĞÜ

Hilkat: Yaratma, yaratılma, yaratılış, halk edilme hali.

İstiğrâk: Bir şeyin içine girmek, dalmak, boğulmak, gark olma durumu.

Nefha: Güzel koku.

Timsâl: Örnek, simge, sembol.

Hicrân: Ayrılık. Doğrusu hecrdir. (Defter-i Galatat.)

Haşrolmak: Toplanmak, bir araya gelip cem olmak.

Müselsel: Silsile halinde, zincir biçiminde eklenme.

Yâd: Anma, hatırlama durumu.

Zalâm: Karanlık.

Memdûd: Uzatılmış olan, uzatılan, uzatarak okunan, imdat edilen.

Müstağrak: Batmış, dalmış. İçine girmek, gark olunmak.

Vecd: Kendinden geçme durumu.

Nâgâh: Aniden, apansız, zamansız, nagihan.

Enîn: İnleme, inilti.

Muhrik: İhrak eden, yakan, yakıcı, sûzân.

Mevcâmevc: Aralıksız devam eden, sürekli dalgalanan, dalgalı, dalga ile.

Sûr-i Mahşer: Haşrolunacak günde, mahşer gününde İsrafil tarafından okunacak boru. Bu ses ile oluşacak korku ve kaygı durumu anlatılmak isteniyor. Buradaki sûr; sad, vav ve re (صور) harfleriyle yazıldığından boru anlamındadır.

Âşiyan: Kuş yuvası.

Semâvî: Gökle ilgili olan.

Gülşen: Çiçek bahçesi, gül bahçesi. Gül, Farsça’da gül ağacının çiçeği anlamına gelir.

Hânmân (Hânümân): Ev, hane, yuva.

Hazan: Sonbahar.

Rûh-i ser-bâzın: Korkusuz ruh.

Bu’d-i mutlak (Bu’d-ı mücerret/mutlak): Belli ölçüyle kayıtlı olmayan ebat, uzay.

Mahkûm: Hüküm giyen, hükümlü.

Pervâz: Uçma, tayeran, uçuş anlamlarına gelir.

Eb’âd: Uzaklar, çok uzaklar.

Ahrâr: Köle olmayan kişiler, hürler, özgür şahıslar.

Eyyâm: Günü çoğulu, günler. Bu hali esasında galattır, aslı eyvâmdır. (Defter-i Galatât.)

Umman: Okyanus.

Hurûşan: Çağlayan, coşan. Bir diğer anlamı ise coşmaya paralel olarak bağırıp şamata eden, telaşlı.

Âfâk: Ufuklar.

Hâk-i ecdâd: Ataların hakkı.

Herc ü merc: Kargaşa durumu, karışıklık, altının üstüne gelmesi.

Nâkûs: Kilise çanı.

Yâd-ı Mevlâ: Allah’ı anmak.

Satvet: Karşıdakine boyun eğdiren güç; yenilmesi, sindirilmesi zor olan kuvvet.

Türâb: Toprak.

Ma’bed: İbadet edilen yer.

Şenâat: Fenalık, hainlik, kötülük, ayıplık, rezalet, maskaralık.

Vahdet-gâh: İnsanın yalnız kalacağı mekân, uzaklaşacağı yer.

Me’vâ: Sığınılacak nokta. Yurt, mesken, mahal, makam.

Harem-gâh: Haram olunan yer, herkesin giremeyeceği mahremiyet alanı.

Yararlanılan Sözlükler

  • Ferit Devellioğlu – Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lugat, Aydın Kitabevi Yay., Ankara, 1997.
  • Şemseddin Sami, Kamus-ı Türkî, Haz. Paşa Yavuzarslan, Ankara, 2023
  • Zuhal Kültüral, Galatat Sözlükleri, Simurg Yay., İstanbul, 2008.
  • Kubbealtı Lugatı Web Sözlüğü: https://lugatim.com/
  • Türk Dil Kurumu Web Sözlüğü: https://sozluk.gov.tr/

[1] Şiir, Ankara – Taceddin Dergâhı – 7 Mayıs 1337’de (1921) tamamlanmıştır. Kaynak: Mehmed Akif Ersoy, Safahat, Haz. M. Ertuğrul Düzdağ, Çağrı Yay., İstanbul, 2006, s. 457.

[2] Yasin Yavuz, Mehmet Âkif Ersoy’un “Bülbül” Adlı Şiirini Özdeşleyimci Kurama Göre Okuma Denemesi, Türk Dili Mart 2021 Yıl: 70 Sayı: 831, s. 70.

[3] Mehmed Akif Ersoy, age., s. 456-457.