Kalabalığın içinde, Boğaz’a doğru uzanan bir bahar akşamı…
İnce belli çay bardakları, küçük tabureler, masalar… Bir nefes almak için gelenler, günün yorgunluğunu atmak isteyenler, İstanbul’u ve Boğaz’ı merak eden gözler, sohbet edenler ve niceleri.
Kimi sıkıntıyla sarılır bardağa, kimi üşüdüğü için.
Ama herkesin elinde aynı ince cam vardır; sanki tutunmak ister gibi.
Tam o çay bahçesinin yanında bir hastane vardır.
Yukarıda yeni doğmuş bir bebeğin telaşı… Sıra sıra şekerlemeler, lohusa şerbetleri, kristal bardaklarda dolaşan umut. Birbirine sarılan insanlar, gözlerinde aynı sevinç: yeniden başlamak.
Aynı binanın bir alt katında ise başka bir başlangıç saklıdır.
Bir psikolog odası… Duvarında sisli, belirsiz bir tablo. Sanki insan, o tablonun içine girmek ister gibi.
Hiç tanımadığı birine insan ilk kez nasıl döker içini?
Masanın üzerindeki zigon sehpanın üstünde duran bir bardak suya uzanır eli.
“Boğazım gıcıklandı, biraz içebilir miyim?” der.
Oysa kuruyan boğazı değil, içidir.
Belki de o bardak suyla, içindeki sızıyı dindirmeye çalışır.
Başka bir yerde, başka bir rolde…
Yine bardaklar vardır. Kadehler, ışıklar ve geceler boyu uykusuz kalmış gencecik garsonlar…
Geleceklerini kurmaya çalışan eller, bir yandan o kadehleri parlatır.
Kırmamaya özen gösterirler; çünkü bazen bir cam, bir hayalden daha kolay kırılır.
Birisi çıkıp onlara dese ki:
“On yıl sonra yine bu kadehleri tutuyor olacaksın…”
Kim bilir, nasıl da şaşırırlar.
Ama bunu ne hayat söyler ne de Yüce Allah açık eder.
Çünkü söylenirse sırrı kalmaz, büyüsü bozulur.
İnsan, hazır olmadan bazı hakikatleri duyamaz.
Zaten bunlar masallarda olur.
Kimsenin elinde sihirli bir değnek yoktur.
Tohum saç, bitmezse toprak utansın;
hedefe varmayan mızrak utansın…
Bir de plastik kaplar vardır.
Kimi sevmez, kimi istemeden kullanır.
Zarif değildir, şık değildir.
Ama sabah işe yetişmeye çalışan, çocuğunu okula bırakan bir anne için bazen hayat kurtarır.
Hafiftir, pratiktir; yük olmaz.
Her şey gibi, onların da bir yeri vardır bu hayatta.
Ve uzak bir köyde…
Bisikletiyle dünyayı gezen bir yolcu, hiç tanımadığı bir kapıyı çalar.
İçeriden bir ses gelir:
“Buyur evladım.”
Bir kap uzatılır; içinde dolmalar, sarmalar…
“Yemeden gitme,” diyen bir ses sarar etrafını.
“Kendine iyi bak kuzum…”
İşte o an anlarsın:
Paylaşmak, insanın en eski dilidir.
Velhasıl…
Hayat bazen bir çay bardağında başlar, bir kadehte yorulur, bir plastik kapta taşınır, bir tas yemekle paylaşılır.
Gülümse.
Belki de rüyanda gördüğün o kır papatyalı, deniz kokulu sahil evi sandığın kadar uzak değildir.
Her şeyi Yaradan’a bırak.
Çünkü insan plan kurar, ama hükmü veren O’dur.
Masallara inanma demişler…
Ama sen yine de bir ihtimale inan.
Unutma:
İnsan, en çok kendini güçlü sandığı yerde sınanır.
(Fotoğraf: Enes Yasin Bay)
