Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
WhatsApp
Sosyal Medya

Medeniyetimizin defter-i âmâlinden bir cüz: Işık doğudan gelir

Alper Aslan yazdı: Cemil Meriç, 1916’da Hatay Reyhanlı’da doğdu. Balkan Savaşları sırasında Dimetoka’dan göçmüş bir ailenin çocuğuydu. Babası, Dimetoka’da hâkimlik yapan Mahmut Niyazi Bey, annesi Zeynep Ziynet Hanım’dır. Reyhanlı Rüştiyesinde İlkokulu bitirdikten sonra yeniden Antakya’ya gitti.

Alper Aslan yazdı: Cemil Meriç, 1916’da Hatay Reyhanlı’da doğdu. Balkan

Alper Aslan

İlk gençlik yıllarımdan beri onun ismine her rastladığımda, okuduğu kitabın üzerine olabildiğince eğilmekle kalmayıp, sayfaları neredeyse burnuna değecek kadar kaldırdığı o fotoğraf gelir gözlerimin önüne. Doğudan gelen ışığa pencere olmakla yetinmeyip kendisinde neşet eden ışığı da karanlık odalarımızı aydınlatmak için sarf eden bir mütefekkirin menekşeler, güller, lotuslar, şahdârûlar ortasında, bu abus ve can sıkıcı köhne dünyayı uyandırmak için, şatır ve handân, boy gösterişi…[1]  Adanmışlığı ölümsüzleştiren o sahnedeki gözlüklü adam gıpta ve hüzünle karışık duygu sarmalına sürükler beni. Derken yine gençlik yıllarımdan kulaklarımda bir ses yankılanır; “Çok okumaktan miyop olmuş. O ise inatla okumaya devam etmiş ve sonunda kör olmuş.” Tabii ki bu yanlış bir bilgi. Bilim, fiziki bir darbe, genetik faktörler veya ultraviyole ışık, lazer ışığı, demir kaynağının güçlü ışıkları gibi dış etkenler olmadıkça göz asli görevini yaptığı için bozulmaz diyor.

Fayda-zarar bağlamında ışığın kaynağı ve dozu çok önemli tabii ki. Ancak bizim konumuz ilim ışığı. Bu minvalde Mütefekkir Cemil Meriç’in yazımıza konu olan ‘Işık Doğudan Gelir’ isimli kitabı, kültür nakli ve kültürel sentez süreçlerini derinlemesine tahlil ederken, ansiklopediler ve onların temsil ettiği medeni bakiyelerin yanı sıra Doğu’nun maruz kaldığı üstenci oryantalist bakışın izlerini anlatır bizlere.

Kitabın kapsamlı analizine geçmeden Üstat Cemil Meriç’i kısaca tanıyalım.

Cemil Meriç, 1916’da Hatay Reyhanlı’da doğdu. Balkan Savaşları sırasında Dimetoka’dan göçmüş bir ailenin çocuğuydu. Babası, Dimetoka’da hâkimlik yapan Mahmut Niyazi Bey, annesi Zeynep Ziynet Hanım’dır. Reyhanlı Rüştiyesinde İlkokulu bitirdikten sonra yeniden Antakya’ya gitti. Fransız idaresindeki Hatay’da Fransız eğitim sistemi uygulayan Antakya Sultanisi’ inde okudu. Bu okulda iken gözlerinin 6 derece miyop olduğu anlaşıldı. İlk yazısı olan “Geç Kalmış Bir Muhasebe” başlıklı makalesi yerel Yenigün gazetesinde yayımlandı. 12. sınıftayken, milliyetçi tutumu, yayımlanan bir yazısı ve bu yazıda bazı hocalarını eleştirmesi yüzünden lise diplomasını alamadan okulu terk etmek zorunda kaldı. Lise öğrenimine devam etmek üzere İstanbul’daki Pertevniyal Lisesi’ne gitti.

Geçim sıkıntısı nedeniyle 1937’de İskenderun’a döndü. Haymaseki köyünde 9 ay kadar ilkokul öğretmenliği yaptıktan sonra aynı yıl İskenderun’da Tercüme Bürosu’na reis muavini oldu. İlkokul öğretmenliği ve Nahiye Müdürlüğü yaptı. 1940’da İstanbul Üniversitesine girip Fransızca Dili ve Edebiyatı öğrenimi gördü. Bu esnada İngilizce ve Arapçasını da bir miktar ilerletti. Mükemmel düzeyde Fransızca okuyup yazan Meriç, Elazığ’da (1942-45) ve İstanbul’da (1952-54) Fransızca öğretmenliği yaptı. 1941’den itibaren İnsan, Yücel, Gün, Ayın Bibliyografisi dergilerinde yazmaya başladı.

İstanbul Üniversitesinde 1946-63 yılları arasında okutmanlık yaptı. 1963’ten 74’ e kadar ise Sosyoloji Bölümünde ders okuttu. Her geçen yıl artan, 1955 yılında tamamen kör olmasına neden olan gözlerindeki miyopiye rağmen olağanüstü çalışma ve üretim temposunu hiçbir zaman düşürmedi. Bu esnada çeşitli mecralarda yazıları yayınlanmaya devam etti. Hisar Dergisinde ‘Fildişi Kuleden’ başlığıyla sürekli denemeler yazdı. 1974’te emekli olup yılların birikimini art arda kitaplaştırmaya başladı. 1984’te önce beyin kanaması, ardından felç geçirdi. 13 Haziran 1987’de vefat etti.[2]

Cemil Meriç, bir devletin yıkılışına, yıkılmış olan devletin küllerinden yepyeni bir devletin kuruluşuna tanıklık etti. Dolayısıyla Genç Cumhuriyetin ilk öğrencilerinden oldu. İçine doğduğu Birinci Dünya Savaşı esnasında da çok küçük oluşu nedeniyle tanıklığı noksan kalmış sanılmasın. Kendisinden bir önceki kuşakta gözlemlediği acıların izlerini ruhunda hissettiği her halinden anlaşılır.

Öğrenme arzusu, kavrama kabiliyeti, varlığı ve insanı anlamlandırma telaşına düşürür onu. Şahit olduğu acı manzaraların baş müsebbibi olan insanlara darılıp kitaplara sığınmakta bulur çareyi. Ayrıca Eğitim alıp da eğitilmeyen ve eğitmeye de hor bakan nicelerinin aksine, araştırmacı mizacını ve sanatçı ruhunu üretkenlik ile taçlandırarak aldığı eğitimin hakkını ziyadesiyle verdi. O, yazım işçiliğindeki titizliği bir yana, fedakârlığıla, bilgiye ve hikmete olan tutkusuyla gönüllerde taht kurdu. Ruhu şad olsun.

Esere dönecek olursak, Cemil Meriç bu çalışmasının gayesini kitap içerisinde kısaca şöyle özetler; “Tasavvurumuz şu: Bir bilgi ve aksiyon aleti inşa etmek, tarafsız bir sentezi dürüst tahlillere dayandırmak, ilmin bugüne kadar güç ve ümit olarak topladığı ne varsa, mümkün olduğu kadar geniş bir biçimde insanlığın ortak malı haline getirmek. Teşebbüsümüze ansiklopedi adını verdik. Bu isimle hem bir temayülü belirtmek istiyoruz hem de ilham aldığımız tarihi örnekleri. Bergson ‘yeniyi ancak eskinin yerini aldığı ölçüde kavrayabiliriz’ diyor. Biz de cesaret ve sorumluluğumuzun şuuru içinde böyle bir işe kalkışıyoruz.”  

Üstat her ne kadar bunun bir ansiklopedi çalışması olduğunu söylese de sıradan bir ansiklopedinin çok ötesinde bir şaheseri bizlerin istifadesine sunuyor. Evet, bu şaheser; içinde derin bilgileri barındıran bir hazine. Nedir bu geniş muhteva; Doğu’da ve Batı’da ansiklopediler bilgisi, Doğu’nun kozmolojik doktrinleri, Doğu’nun kütüphaneleri, Doğu’nun mabetleri, Kitab-ı Mukaddes’in tarih boyunca yaptığı seyirler, bilim-din ikilisi, Doğu ve Batı filozoflarına göre Aklın niteliği. Son olarak Akıl’dan Cinnete, hermetizmden çağdaş düşüncenin kutuplarından biri olan İbn Haldun’a kadar ufkumuza aydınlatan ışık huzmelerini birer birer yansıtır bizlere.

Neticede kitabın bir ansiklopedi türü olması hasebiyle biz dahi içerikteki ana başlıklara uygun olarak madde madde tahlil etmeye çalışalım.

Medeniyetlerin Defter-i Âmâli: Ansiklopediler

Işık Doğu’dan Gelir ’de ilk bölüm ansiklopedilere dair ayrıntılı bilgiler içerir. Bu bölüm, ansiklopedilerin zenginlik ve entelektüellik göstergesi olarak evlerin salonlarında sergilendikleri yıllarda kaleme alınmış. Bu bölümü okurken, kalın ciltli, parlak görünümlü kitapların dışlarına meftun olunduğu bir devirde, Üstadın bütün sıra dışılığıyla ansiklopedilerin içinde nasıl seyrü sefer ettiğine tanıklık ediyoruz.

Yazar ansiklopedileri “medeniyetlerin defteri âmâli” olarak tanımlar. Yazıda, Diderot’tan El Harizmi’ye, Piere Larousse’den Şemsettin Sami’ye, İkinci Dünya Savaşı’nda hazırlanan Fransız Ansiklopedisi’nden İslam Ansiklopedisi’ne kadar ansiklopedilerin tarihi gelişimini bulmak mümkün. Ayrıca, ‘İslam Dünyasında Yazılan Tek Ansiklopedi: İhvan-ı Safa Risaleleri’ alt başlığı altında kolay kolay bir arada bulamayacağımız birçok bilgi derli toplu bir şekilde bizlere aktarılır.

Batı’da ansiklopedi, Doğu’da kamus adıyla anılsalar da bilginin özünü verme çabasıyla oluşturulan bu devasa kitaplar ortak bir gayenin paydaşlarıdır. Her biri tek tek insanlığın bilgi seviyesinin yükselmesine vasıta olmuştur.

İslâm’da Kozmolojik Doktrinler

Işık Doğu’dan Gelir ’in ikinci bölümü, Hüseyin Nasır’ın İslam’ın Kozmolojik Doktrinleri adlı eseri hakkında kaleme alınmış. Düşüncenin tezatlarıyla var olduğuna ve şüpheyle başladığına inanan Cemil Meriç, zıt görüşleri göz ardı etmez hiçbir zaman. Ona göre İslam Dünyasında kozmos hakkındaki genel görüşleri tanımak aynı zamanda vahyin çağlar üstü özünden kaynaklı niteliklerini de tanımaktır. Hüseyin Nasır’ın araştırma ve görüşlerine değer vermesinin başlıca nedeni de bu inanışı olsa gerek. İslami kozmos inanışında “tevhit” temel unsurdur. Var olan her şey sonsuz birliğin birer parçasından ibarettir. İhvanı Safa Risalelerini, El Buruni’yi, İbn Sina’yı sık sık anmaktan geri durmayan Meriç, İslam’ın kozmolojik doktrinlerini bilimler üstü olarak algılar.

Muhteşem Bir Abide: Doğu Kütüphanesi

‘Doğu Kütüphanesi’ni okumak ve anlamak, Doğu milletlerinin yetiştirdiği aydınlar için Batılıların kendilerine bakış açılarının kavramasında oldukça önemli bir adımdır. Cemil Meriç, her ne kadar oryantalizmin kapitalist ve sömürgeci Batılıların bir aldatmacasından ibaret olduğunu düşünse de ilmî duyarlılığından ötürü bu alana sırtını dönmez. Cemil Meriç, ‘Doğu Kütüphanesi’ne dair kaleme aldığı yazılarda Batı’nın Doğu medeniyetine ilgi duymasının nedenleri irdeliyor. Meriç, iki ana kitabın bu ilgiye kaynaklık ettiğini ve beslediğini ileri sürer. Bunlar Galland’ın ‘Binbir Gece Tercümesi’ ve Herbelot’un ‘Doğu Kütüphanesi’dir.

Bible Yahut Kitab-ı Mukaddes

Bu kısım, Işık Doğudan Gelir ‘in en uzun bölümüdür. Cemil Meriç bu ana başlık altında kâğıda yansıyan vahyin izlerini sürer. Bu çerçevede, Kur’an, Tevrat ve İncilin insanlığın yollarını aydınlatan birer ışık kaynağı olduğunu dillendirir. Dünya düşünce tarihinin dinler tarihi ile şekillendiğine dair genel kanaati pekiştirdiğini söyleyebiliriz. Devamında doğuşundan günümüze kadar Bible kavramını izah ederken, Kitab-ı Mukaddesin geçirdiği evreleri uzun uzun anlatır.

Eski Ahit (Hz. Musa’nın öğretisi) ve Yeni Ahit (Hz. İsa’nın yolu) olarak sınıflandırıldığında ortak birçok yön olduğuna dikkatimizi çeker. Bunu yaparken Tevrat ve İncil’in onlarca versiyonu olduğunu gözler önüne serer. Metinde ilerledikçe Yahudi ve Hristiyanların kutsal kitaplarını nasıl bir tahrifata maruz bıraktıkları hususunda da derin malumat edinmiş oluyoruz.

Öte yandan Batı medeniyetini ayrıntılı bir şekilde anlamlandırabilmek, Batı edebiyatına nüfuz edebilmek için başvurulması gereken ilk kaynağın Bible yani Mukaddes Kitap olduğunu vurgulamaktan da geri durmaz.

Ex Oriente Lux

Ex Oriente Lux. “Bir söz ki şafaklara ve düşüncelere gebe. İlk defa kim söylemiş bu hikmeti? On ikinci asırda yaşayan ermiş Joachim de Flore, Calabria’daki manastırda Aziz Yuhanna İncil’ini okuduktan sonra mı?

Mayorka Adas’ındaki inzivagâhında Zohar’ın İbranice metnine eğilen Hurufi Ramon Llull mü?

Yoksa Floransa’nın pürhuzur tepelerinde Homeros’un veya Eflatun’un bir el yazmasını gözden geçiren Pic de la Mirandole mu?

Mücahitlere, hacılara yahut kâhin hükümdarlara yaraşan bu çağrı, ne zaman ve hangi dudaklardan döküldü acaba? Kaili (söyleyeni) bir kahraman mı, bir bilge mi, bir çılgın mı? Allah bilir…”

Üstat Cemil Meriç, kitaba adını veren bu bölüme Edouard Schure’dan yaptığı bu alıntı ile başlar. Işığın kaynağı olarak gördüğü Doğu’nun mensubu olmaktan duyduğu onuru sonraki satır aralarında da hissettirmeye devam eder.

Akıl mı Cinnet mi?

Yazar, Batının aklı nereye koyacağını bilmeyişinden yakınarak başlar bu bölüme. Şu çarpıcı tespiti yapar; “Bir zamanlar aklı tanrılaştıran hümanist Avrupa, oyuncağını sefil bir paçavra gibi tekmeliyor. Hakikati imanın dışında arayanlar karşılarında abesi buldular. Çağımız cinnet ve cinayet çağı.”

Her şeyin zıddı ile kaim olduğu dünya düzeninde izahlarını yaparken Cemil Meriç de zıtlıklara başvurur. Batı ve Doğu düşünce sistemlerinin akla dair kuramları üzerinde durarak insanlığın kâh aklı kâh cinneti göklere çıkarmasını anlamlandırmaya çalışır. Dünyayı akıllıların yönettiğini ve ne hale getirdiklerini düşünecek olursak cinneti övesimiz gelir. Mesela Sokrates, günün birinde akıllı olmaya kalktı. Baldıran zehrini içmeye mecbur bırakıldı.” Bununla birlikte insanlığı, yaratılıştaki aslını koruyabilmiş akılın yani sağduyunun kurtaracağını da vurgular.

Batı’da ve Doğu’da Hermetik Düşünce

Hermetizm, düşünce tarihinin en karanlık kelimelerinden biri.” Cümlesi ile başlar bölüm. Hermetizm’in daha çok Batıda simya ilmine ve kehanetlere kaynaklık edişinden, binlerce yıldır birçok Doğu-Batı külliyatına ilham oluşuna kadar birçok malumata yine bu başlık altında rastlıyoruz. Metinde ilerledikçe ‘karanlık’ tabirinin ‘karanlıkta kalmış’ anlamında kullanmış olabileceği kanaati de oluşuyor.

İslam’da Tercüme

Cemil Meriç İslam’da Tercüme adlı yazısına Arapçadan Yunancaya çevrilen eserleri anlatarak başlar. Zira Avrupa, içinde bulunduğu karanlıktan kurtulmak için Arapça öğrenmek zorundaydı. Bu zorunluluk sadece İbn Sina, İbn Rüşt ve Biruni gibi İslam dâhilerini okumak ihtiyacından değil, kendilerinden daha köklü medeniyetlerin düşünce hazinelerinden faydalanma ihtiyacından da kaynaklanıyordu.

Tercüme, sadece dilleri ve milletleri birbirine bağlayan bir köprü olarak kalmaz, aynı zamanda kültür ve medeniyetleri de taşınılabilir hale getirir. Bu bağlamda Batı medeniyeti, İslâm eserlerini tercüme ederken, İslâm medeniyeti de tercüme eserlere önem vermiştir. Özellikle Farsça, Latince, İbranice İslam’ın tercüme için başvurdukları diller olmuştur. Cemil Meriç, metin içerisinde bu husustaki temel tespitini şu cümlelerle ortaya koyuyor; “Elbette İslam kendisinden önceki irfanı zenginleştirmiş, Kur’an ve hadislerin gümrah meşalesiyle aydınlatmış, kendi dehasının menşurundan geçirerek cürufundan temizlemişti.”

İbn Haldun ve…

Cemil Meriç son bölüme, “Oryantalizmler, cömert bir tecessüsün insan düşüncesine kazandırdığı fetihler değil, çok defa kapitalizmin emellerini gerçekleştirmeye yarayan birer keşif koludur. (…) Kapitalizm sömürmek için tanır.” Cümleleri ile başlıyor. Batının İbn Haldun’a olan ilgisinin de bu minvalde olduğunu ortaya koyuyor. Avrupalıların İslâm düşüncesini önemsemek gibi bir dertleri olmadığını Doğunu ihtişamlı mazisini tanımak istediklerini vurguluyor. Bu çerçevede onlar için en değerli kaynakların başında ise İbn Haldun’un Tarih İlmi ve onun Mukaddimesi yer alıyor.

Üç büyük dinin dünyaya yayıldığı, ışığın doğduğu topraklar aynı zamanda insanlığın genetik belleğine sahip. Doğu, bu manadaki albenisiyle başta Batılılar olmak üzere bütün dünyanın ilgi odağı olmuştur. Bütün bu kıymetleri tam olarak tanımlamak ve gözler önüne sermek kolay bir iş değil. Cemil Meriç, nerdeyse tüm mesaisini bu büyülü hazinenin keşif ve paylaşımına harcamış.

Işık Doğudan Gelir’i okurken Batı’nın yüzlerce yıl sonra başaracağı zihinsel devrimi, Doğu dünyasının çoktan gerçekleştirdiğini, ama aynı devrimi kendi eliyle toprak altına gömdüğünü görmek her ne kadar bizleri derin üzüntülere sevk etse de Cemil Meriç’in sosyoloji külliyatının yalnız bir cüzü olan bu eseri özellikle Doğu’yu hor gören hâkim anlayışa fazlaca teslim olmuş çağdaşlarımızın mutlaka okumasını öneriyorum.

[1] Işık Doğudan Gelir s.200 Charles Lenient’in Erasmus’a yaptığı övgüden alıntı.

[2] Özgeçmişe ait bilgiler Vikipedi ve a.g.e. den derlenmiştir. Kendisi ve eserleri hakkında daha geniş bilgiler için bakınız.