Hiç unutmam, birkaç gün önce bir arkadaşım dostluk üzerine yazdığım bir cümleyi okuyunca şöyle bir serzenişte bulundu:
“Benim artık hiç dostum yok ve ben artık kimseye güvenmiyorum.”
“Neden böyle diyorsun?” dedim.
“Çok sevdiğim ve beni de çok sevdiğini düşündüğüm bir arkadaşım vardı; ona bir konuda ‘hayır’ dedim ve aramıza mesafe koydu.”
Dedim: “Hiç olmazsa gözün açılmış oldu bu vesileyle.
Dostluk öyle kolay mı? Hayır da dersin dostuna, hayır demesini de anlayışla karşılarsın. Ona bağırırsın da onu dize getirmek için şok etkisi yapacak laflar da edersin…
Dağ bir kazma darbesiyle yıkılacaksa ya içinden su fışkırtıp ovaları sulayacak ya da toz bulutu gibi dağılacak; ki dağılırsa o dağ değil, kumdan kaledir zaten.”
***
Sonra bir dostluk kaldı dimağlarda…
Bir başka arkadaşımla dostluk üzerine epey kafa yorduk bu vesileyle. Ki dostluğu yaşayamadığı için kitabını yazacak kadar bu duyguyla perçinlenmiş birinden söz ediyorum. “Şimdiki dostluk ilişkilerine baktığımızda gördüğün ne?” diye sorsalar, cevap vermekten imtina ederim.
Kimsenin dostluk anlayışını ve dostluk kavramına bakış açısını sorgulayacak değilim. Kimi gücü yettiği kadar dost, kimi boyunu aştığı kadar, kimi de serden geçtiği kadar…
İşin tuhafı, serden geçenlerin dostluğuna dikkat kesiliyorum… Kullanıldıklarını fark ediyorum. Kimse serden geçilecek bir dostluğu hak etmiyor demiyorum, yanlış anlaşılmasın.
Serden geçenlerin dostluğu genelde karşılık bulmuyor. Zaten onlar da karşılık bulsun diye serden geçmiyor. Ya kimi kimsesi yok, arada sırada başlarının okşanması hoşlarına gidiyor ya da dostluğun o değerli tarafını iliklerine kadar yaşamak istiyorlar. Değmeyeceğini bildikleri hâlde dostluklarına sâdık kalıyorlar. İkincisi umarım anlaşılmıştır; biraz çetrefilli oldu ama…
Dostluğu dibine kadar hak eden insanların bir kısmı da iyi dost olabilirler ama kendilerine başkasının dost olmasını kabul etmez, kimseyi o zahmete sokmak istemezler. Zaten o yüzden “dost olmayı dibine kadar hak etmiş” olurlar.
Dostluğun ne olduğunu anlatanlar vardır; kimisi tanımlar, kimisi bir kalıba koyar dostluğu. Esasında dostluğun herhangi bir tanımı yoktur. Şiir tarif edilir mi? Dostluk da tarif edilemez bana göre.
Yine de dost kelimesini tarif edenler olmuş. En dikkatimi çeken tarif şudur:
“Dost, onun yanında sesli düşünebildiğin kişidir!”
Uyar mı bilmem size? Bir başkasının yanında sesli düşünmek…
Kimisi de der ki: “Ben kendimleyken bile sesli düşünemiyorum…” Bu tarife göre dost bulmak imkânsız zaten.
Bulan var mı? Vardır elbet, imkânsızı zorlayan bulur.
Düşünsene; sesli düşüneceksin ve seni ayıplamayacak, yargılamayacak, sorgulamayacak! “Zor” dediğinizi duyar gibiyim. İnsan kendisini de ayıplıyor; evet, ama kendinden de kaçmıyor.
Dostun kusurunu da bilip başından ayrılmayacak kaç kişi var? Kimin kaç tane dostu var, kim kime dost; onları bilemeyiz, konumuz da o değil.
Biriyle aradaki perde kalkıyor mu? ”Bende beni ararken sende beni buldum” diyebiliyor muyuz? Konumu, makamı, unvanı ne olursa olsun, yanındayken kendimizi rahat hissediyor muyuz? Konuşurken otokontrol yapmak zorunda kalmadan rahatça; dokuz düşünüp bir değil de bir düşünüp dokuz konuşabiliyor muyuz?
Gerektiği zaman kapıyı çarpıp çıkabiliyor ve tilkinin hesabı, kürkçü dükkânına gerisin geri dönmeyi göze alabiliyor muyuz? İçimizin odalarından başkalarına kilitli olan anahtarını onun eline teslim edebiliyor muyuz? Teklifsiz miyiz onunla?
İhtiyaç hasıl olunca bin liramız varken beş yüzünü mü veriyoruz, yoksa yüz liramız varken yüzünü mü veriyoruz? Umarım buradaki rakam farkı doğru yorumlanır. Şair burada demek istiyor ki: “Fakirin beş lirası, zenginin yüz lirasından büyüktür.”
Dostlukta rakamlar da önemlidir. Maddiyat üzerine dostluk olmaz ama ihtiyacı olanı görmezden gelenden de dost olmaz.
Evlerde eşlerin, kardeşlerin bile birbirine dost olamadığı bir dünyada yaşadığımızın herkes farkında galiba. Bunun üzerine ne kadar yazarsan yaz, eksik kalır. Zaten insan da eksik olmasıyla kaimdir.
“Arkadaşlık da ‘pekey’ demekle kaimdir.” Dostluk ise “pekey”in epey üstündedir. Dostlukta beklenti yoktur. Beklenti yoktur ama Anadolu’da “mâhil” denilen bir kavram vardır; mâhil olana vermek esastır. “Nasılsa beklenti yoktur” diyerek çay diye yanıp tutuşanı görmezden gelmek abesle iştigal etmektir.
Suistimal yoktur dostlukta. En çetin kavgalardan sonra bile dost dostun yüzüne yapılan iyiliği vurmaz; başa kakma olayı yoktur. Aslında dostluğun yanı sıra insanın hası da kavgada belli olur. Sırlar saçılıyor mu ortaya, başa kakma var mı, bakılır.
Çöldeki dostlukla ormandaki dostluk aynı değildir. Şehirdeki ile köydeki de aynı değildir. Varlık ve yokluğun dostluğu da farklıdır. Hele zenginle fakirin dostluğu tam bir zulümdür; zengin verir, fakir itaat ve hizmet eder… Böyle değilse, tam tersiyse tadından yenmez o dostluğun! Düşünsene; zengin veriyor ve verdiği fiyattan (ya da fikirden) zerre hizmet talep etmiyor.
Uzaktaki insanların dostluğu da biraz kavi olur; onlar beklentiye girmezler.
Dost seçilmez, kendiliğinden olur. Ama ola ki dost seçecekseniz de yazının başında sözünü ettiğim cümleye kulak verin:
“Bize iyi insanların kötü yanlarını anlatmayacak insanlar lâzım ki onlara dost diyebilelim…”
(Fotoğraf: Enes Yasin Bay)
