“Hatırlamak, geçmişi olduğu gibi geri çağırmak değil; onu bugünün ışığında yeniden kurmaktır.”
— Walter Benjamin
Bazı sesler vardır, insana yaşını unutturur. Bazılarıysa tam tersine, yaşını hatırlatmakla kalmaz; hangi yaşta neye inandığını, kim olmayı hayâl ettiğini, neyi kaybettiğini de fısıldar. Müziğin insana yaptığı tam olarak budur: Bir zaman çizelgesi tutar ama takvimle değil, duyguyla ölçer. Yıllar geçer, yüz değişir, şehir değişir, hatta insan kendini inkâr edecek kadar dönüşür; fakat bir şarkı başlar ve insan bütün savunmalarını bir anda indirir.
Gençlere bazen içimden şunu söylemek geliyor: Bu yaşlarda ne dinlediğinize dikkat edin. Çünkü sanmayın ki müzik sadece bu ânın fonudur. Gün gelir, aynaya baktığınızda artık genç olmadığınızı kabul ettiğiniz bir sabah, yine dönüp dolaşıp o şarkılara gideceksiniz. O sesler, o melodiler, o kelimeler sizi terk etmeyecek. Siz onlardan kaçsanız bile, onlar sizi bekleyecek.
İnsan ömrü tuhaf bir muhasebedir. Çocuklukla başlar, gençlikte borca girer, olgunlukta hesap vermeye çalışır. Herkes bir yerinden vurulur bu hayatta; kimi aşktan, kimi ideallerden, kimi hayal kırıklığından. Ama neredeyse herkes, kendi gençliğinden vurulur. Çünkü gençlik, insanın henüz kendine yalan söylemediği tek zamandır. Müziğin orada bıraktığı iz, silinmez.
Bir şarkı dinlerken birden zihnimde bir ışık çaktı. O anın özel bir sebebi yoktu; ne bir doğum günüydü ne de bir yıldönümü. Sadece bir ses vardı. Ama o ses, yıllardır kapalı duran bir kapıyı açtı. Anladım ki müzik, geçmişin hatırlanması değil; geçmişin hâlâ yaşamasıydı.
Bazı sanatçılar vardır, yaşlanmaz. Daha doğrusu, onların yaşlanmaması bizim sayemizdedir. Onları dinlemeye devam ettiğimiz sürece, onlar hep genç kalır. Ve biz de onlarla birlikte, içimizde bir yeri genç tutarız. Dünya değişir, piyasalar değişir, modalar değişir; ama bazı sesler zamanın dışında kalır.
Düşündüm: Kim var benim yaşlarımda hâlâ dinlenmeyen? Kim yok hâlâ kulaklarımızda? Dünya sahnesinden kimler geçti… Kimler gelip kimler gitti. Ama bazıları var ki, sadece bir dönemi temsil etmez; bir ruh hâlini taşır. Onlar dinlenmez, hatırlanır. Hatırlanmakla da kalmaz, insanın içine yerleşir.
Batı müziğinde kimi sesler vardır; ilk duyduğunuzda etkiler, yıllar sonra dinlediğinizde ise sizi susturur. Çünkü artık o şarkıyı dinleyen kulakla, o şarkıyı anlayan kalp aynı değildir. Aradan geçen yıllar, o şarkıya yeni anlamlar ekler. Bir zamanlar ritmine kapıldığınız bir parça, yıllar sonra size kaybettiklerinizi anlatır.
Doğduğunuz coğrafya ne olursa olsun, müzik insanın pasaportudur. Sınırları geçer, lisanları aşar. Bir dönem Elvis’in sesiyle dünyaya bakarsınız; başka bir dönemde Ray Charles’ın kör ama derin görüşüyle. Bazı sesler vardır ki, sadece şarkı söylemez; insanı insana anlatır.
Türkiye’de ise müzik, biraz da kaderle ilgilidir. Çünkü bu topraklarda şarkılar sadece aşkı anlatmaz; göçü, umudu, kırgınlığı, yalnızlığı da taşır. Bazı isimler vardır ki, onları dinlemek bir tercihten çok, bir aidiyettir. Onlar çalınca susarsınız. Çünkü kelimeler artık size ait değildir; onlar sizden önce söylenmiştir.
Gençken dinlediğiniz müzik, kimliğinizin sessiz mimarıdır. O yıllarda fark etmezsiniz; zannedersiniz ki sadece kulağınıza hoş geleni seçiyorsunuzdur. Oysa siz, ileride nasıl bir yalnızlık yaşayacağınızı, neye üzülüp neye direneceğinizi de seçiyorsunuzdur.
Yıllar sonra bir plâkçıda, tozlu rafların arasında dolaşırken bir albüme rastlamak bazen bir şehrin ortasında eski bir dostla karşılaşmaya benzer. Ne konuşacağınızı bilemezsiniz. Elinize alırsınız, bakarsınız, hatırlarsınız. O albüm, sadece müzik değildir; bir zamandır.
Kadıköy sokaklarında yürürken, vitrinde gördüğüm eski bir plak bana şunu düşündürdü: Bazı albümler, piyasaya sürülmek için değil; bir iz bırakmak için yapılır. Onlar ticarî değil, tarihîdir. Bir ülkenin, bir dönemin, bir hayâlin sesli belgesidir.
Gençlikte dinlenen müzik, geleceğe bırakılmış bir mektuptur. İnsan farkında olmadan kendine yazar o mektubu. Yıllar sonra açar, okur ve şaşırır: “Ben bunu mu dinliyordum?” Evet, bunu dinliyordun. Çünkü o zamanlar buna ihtiyacın vardı.
Bugün hâlâ bazı seslerin etrafında toplanıyorsak, bu nostalji değildir. Bu, bir sadâkattir. İnsan, kendini ilk defa anladığı yere sâdık kalır. İlk defa kendini güçlü, yalnız, âşık ya da umutlu hissettiği şarkıyı terk etmez.
Gençlere söylenecek en doğru söz belki de şudur: Hayat sizi çok yere savuracak. İnançlarınız değişecek, dostluklarınız azalacak, bazı cümlelerinizden utanacaksınız. Ama dinlediğiniz müzik, sizi ele verecek. Hangi şarkıyı seviyorsanız, hangi sesi kalbinize yaklaştırıyorsanız, aslında kim olduğunuzu da orada saklıyorsunuzdur.
Müzik, insanın kendine tuttuğu aynadır. Kimi o aynaya bakmaktan korkar, kimi her fırsatta döner bakar. Ama aynayı kırmak mümkün değildir. Çünkü ses, hafızanın en inatçı hâlidir.
Belki de bu yüzden, yıllar sonra hâlâ aynı şarkıları dinleriz. Çünkü insan, en çok kendine dönmek ister. Ve kendine giden yol, çoğu zaman bir melodiden geçer.
Ama bazı melodiler vardır ki sadece kişisel hafızaya değil, kolektif bir ruha açılır. İşte tam bu noktada, bu toprakların sesi devreye girer. Çünkü burada müzik, sadece dinlenen bir şey değildir; yaşanan, taşınan, kuşaktan kuşağa aktarılan bir hâle dönüşür.
Neşet Ertaş’ı dinlemek, bir sanatçıyı dinlemek değildir aslında. Bir halkın iç çekişine kulak vermektir. Onun okuduğu türküler; süslenmiş cümleler, gösterişli metaforlar taşımaz. Ama insanın en savunmasız yerine dokunur. Çünkü o ses, acıyı anlatmaz; acının içinden konuşur. Gençken dinlediğinizde bir türkü sanırsınız; yıllar geçip hayat yükünü omuzlarınıza aldığınızda, o türkünün aslında sizi anlattığını fark edersiniz.
Neşet Ertaş’ın türkülerinde insan, kaderiyle kavga etmez; onunla konuşur. Bu yüzden o türküler zamanla eskimez, aksine derinleşir. İnsan yaş aldıkça, o sözlerin neden bu kadar sade olduğunu anlar. Çünkü gerçek acı bağırmaz. Sadece durur ve bekler.
Barış Manço ise başka bir yerden dokunur insana. O, çocuklukla yetişkinlik arasında kurulmuş gizli bir köprüdür. Onun şarkılarıyla büyüyen biri, farkında olmadan hem masalla hem hayatla tanışır. Bir yandan eğlenirken, bir yandan ahlâk, vefa, merak ve dünyaya açık olma hâli yerleşir insana.
Barış Manço’nun okuduğu şarkılar, sadece bir dönemin popüler işleri değildir; bir kültür taşıyıcısıdır. Anadolu’yu alıp dünyaya anlatırken, dünyayı da alıp Anadolu’nun sofrasına oturtur. Bu yüzden onun sesi, ne sadece yereldir ne de tamamen evrensel; ikisinin arasında, insana ait bir yerde durur.
Yıllar sonra bir plakçıda, tozlu rafların arasında onun bir albümüne rastlamak, sadece müzikle değil; kendi çocukluğunuzla karşılaşmaktır. O an anlarsınız ki bazı şarkılar dinlenmek için değil, hatırlamak için vardır. İnsan, büyürken neyi dinlediyse, yaşlanırken de oraya döner.
Neşet Ertaş ve Barış Manço, iki ayrı uç gibi görünür. Biri bozkırın sesi, diğeri şehrin ve dünyanın. Ama ikisi de aynı yere çıkar: İnsana. Biri sazla, diğeri sahneyle konuşur; ama ikisi de insanın içindeki en eski yere seslenir.
Gençken bu sesleri duyan biri, belki farkında değildir. Ama yıllar sonra dönüp baktığında şunu anlar: Bazı sanatçılar dinlenmez; insanın içine yerleşir. Ve insan, ne kadar değişirse değişsin, içindeki o sesi susturamaz.
